gizlihazinemizbeynimiz

Gizli Hazinemiz Beynimiz
Ümit Aydın Bostancı
Ümit Aydın Bostancı
•  05/04/2017

“Homines quod volunt credunt”; yani insanlar neye inanmak isterse ona inanır. Bu deyiş oldum olası bana insanlığın büyük ve yalan egosunun bir yansıması gibi gelir. İnsan dünyamızda yaşayan kendi algı sınırlarımız dahilindeki en gelişmiş canlı olduğu için evrende ne kadar küçük bir nokta olduğunu çoğu zaman unutur ve her şeyi kontrol edip planlayabilen bir güce sahip olduğunu düşünür. Acaba bu ne kadar doğru?

Bunun ne kadar gerçek olduğunu anlamak için öncelikle beynin nasıl çalıştığını ve “özgür irademizle” her gün verdiğimiz milyonlarca kararın arkasında nasıl bir mekanizma yattığını basitçe anlamak gerektiği kanısındayım. Konunun eğitimli bir uzmanı olmadığım için ulaşabildiğim kısıtlı bilgi ve bu bilgi üzerine kurguladığım yorumlarımla yazacağım bu yazıyı, akademik bir içerik değil, dünyasını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir gencin kendisiyle sohbeti gibi düşünülebilirsiniz.

incognito_kapak_low-665x1024

İnsan beyninin, nispeten büyükçe, alnın ön tarafına çıkıntı yapan ön lob diye bir bölümü olduğunu hatırlayacaksınızdır lise yıllarından. Bu kısım temelde verdiğimiz kararların bir kısmında devreye girerek bilinç seviyesinde doğru yanlış ayrımını yaptıran, soyut düşünüp insan olmamızı sağlayabilen, çoğu yeni yeteneği öğrenen, bir nevi insanın evriminde beynin kendini geliştirmesini sağlayan çok önemli bir parça. İnsanın, karar ve hareketlerinde bu bölümün baş rol oynadığını düşünebiliriz. Fakat, klinik araştırmalar gösteriyor ki farklı ön lob rahatsızlıkları olan kişiler neredeyse bunun farkında olmadan yıllarca yaşayabiliyor, hayatlarını idame ettirebiliyorlar. Bununla beraber, yeni bilgiler edinebilme konusunda çok yetenekli olamıyorlar (Incognito isimli kitaptan detaylarına bakabilirsiniz). Peki bu üstün ırk, nasıl olur da karar verirken beynin hayvanlardan farklılaşan ve onları üstün konumlandıran en yegane kısmının yokluğunda doğru karar verebiliyor?

İşte burada bundan sonra gizli hazine diyeceğim yepyeni bir dünyanın kapıları bizlere açılıyor. İnsan bir konuyu öğrenene kadar aktif olan beynin ön lobunun dışında çok daha içgüdüsel, bilinçaltı diye de tabir edilen bir mekanizma. Nice bilim adamlarının anlamaya çalıştığı, bugünkü teknoloji ile bile hâlâ 100% açıklanamayan bir gizem.

Bilim insanları, insanın karar mekanizmalarında en ilkel kodlamalarla nasıl bir sistem işlediğini anlamak için ciddi çaba harcıyorlar.

İnsanın günlük karar ve davranışlarının çok hatırı sayılabilir kısmı amigdala ve omurilikteki, onbinlerce yıl boyunca kodlanmış ve bizim ön lobumuzla üstüne ekleme yapılmış bir depodan geliyor aslında. Türkçesi ile eşimizi seçerken bir panter kadar, tehlikeli anlarda bir balık kadar, heyecanlanınca bir martı kadar içgüdüsel oluyoruz. Özellikle günlük rutinimizin parçası olan işlerde, beynin kapısı olan ön lobdan bilgi, bu gizli hazine kayıtlarına geçtikten sonra her sürecimiz otomatiğe bağlanıyor. Hayatımızın büyük kısmını da dünyayı paylaştığımız diğer canlılardan belki de çok farkımız olmadan omuriliğimizle geçiriyoruz. İnsan gibi kendini tepelerde görmeye alışmış bir fenomen için ne kadar acı bir gerçeklik değil mi?

Nörobilimle Hayatımızı ve İşimizi Nasıl Daha İyi Anlarız?

Bilim insanları, insanın karar mekanizmalarında en ilkel kodlamalarla nasıl bir sistem işlediğini anlamak için ciddi çaba harcıyorlar. NöroBilim adı verilen bu nispeten yeni disiplin, insanın dünyaya olan bakış açısını ve gizemli düşünme mekanizmalarının üzerindeki örtüyü zamanla çok daha fazla aralayacak. Böylece, insanın neyin güzel olduğuna kendisinin karar vermediğini, ortak bir güzel algısının beyninde zaten kodlu olduğunu, kendisinin ise sadece bir mecra olarak yüzbinlerce yıllık mirası dile getirdiğini anlayacak. Bunun güzel bir örneği yeni bir çalışmada ortaya çıktı. Deneklere karşı cinsten kişileri gösterdikleri çalışmada deneklerin beraber olmak isteyerek seçtikleri karşı cinsin tek bir ortak özelliği vardı. Bu da gözbebeklerinin mikroskobik olarak büyümüş olması, yani karşı cinsten deneği arzulamış oldukları gerçeğiydi. Peki denekler bu nanometrelik büyüme ve milisaniyelik kontakt süresini düşününce bunu nasıl anladı? Çok basit aslında ırkımız bugün dünyada ise nasıl çoğalması gerektiğine ilişkin doğru bilgileri çoktan bize kodladı ve biz bu mirasın sözcüsü olarak doğru kişiyi seçtik. Bu bilgiyi almış olmak umarım ilişki ve karşı cins etkilenmelerinizde sorun yaratmaz; zira ben öğrendikten sonra acaba benden hoşlandı mı diye rahatsız edici şekilde gözlerin içine içine bakmaya başladım. Öncelikle nörobilimi takip etmek ve güncel bilgileri edinmek özellikle benim gibi pazarlama dünyasında olan kişiler için bence çok değer yaratacak.

Nörobilimi takip etmek ve güncel bilgileri edinmek özellikle pazarlama dünyasında olan kişiler için değer yaratıyor.

İkincisi ise, bu otomatik mekanizmanın insanı rutin karar ve yaşam döngülerine meyil ettirmesi. Unutmamak gerekiyor ki, beyin için en önemli olan şey yaşamı idame ettirmek. Siz beyin olsanız sürekli yeni şeyler öğrenip risk almayı mı tercih ederdiniz, yoksa bildiğiniz güvenli işleri tekrar tekrar yaparak hayat sürenizi maksimize etmeyi mi? Cevap net olmalı: Otomatik yapılan, yüzyıllardır kodlanmış bir davranış biçimi insanının dünyadaki varlık süresini maksimize ediyorsa rutin döngülerde yaşamayı tercih ederiz. Hep aynı lokantada yemek yemek, araç sürüşünüzün aynı özellikte olması, aynı durumlarda benzer tepkiler vermek, korkunca kaçmak veya saldırmak… Örnekler çoğaltılabilir. Peki, ya yenilik?

İnovasyonun önündeki en büyük engel, o inovasyon fikrini yaratan beynin kendisi.

Ön lob sınırsız bir geçiş sağlayabilen bir kapı iken, biz yeni şeyleri öğrenmemeye de tam tersi bir dirençle kodlanmış olabilir miyiz? Bu sorunun cevabını bilmiyorum; ama eğer beyin bu şekilde çalışıyorsa, bir organizasyonu yöneten ve yürüten onlarca değerli beyinden çıkacak ortak aklın da bu şekilde çalışma meyili olması kaçınılmaz geliyor bana. Bu durumda inovasyon ve yeniliğin peşinde koşan benim gibi büyüme avcıları (growthhacker) ister istemez bu ırmaktan kafayı kaldırıp akıntıya karşı yüzmek zorunda kalıyor ki bu yüzden genelde aykırı tipler oluyoruz. Statükoyu içgüdüsel olarak korumak isteyecek, risk almayı tercih etme eğilimi düşük olacak. Bu girdaba girmemek için çok çabalamamız gerekiyor. Yani inovasyonun önündeki en büyük engel, o inovasyon fikrini yaratan beynin kendisi. Buyurun bu tezata gelin.

Sonuç olarak, dünyanın en büyük hazinesi olan beynimizin hiç keşfedilmemiş karanlık odalarında bir o kadar değerli bir miras var ve bunu anlamaya çalışarak karar mekanizmalarını içselleştirmek mümkün. Özellikle inovasyon işlerinde de bu karanlık odanın farkında olarak hızlı, riskli ve biraz da korkusuz olmak gerekiyor sanırım. Neticede insan neyi beğeneceğine kendi karar verdiğini düşünecek kadar saf ve egosu yüksek olmasına rağmen, birçok noktada onbinlerce yıllık mirası dile getirdiği gerçeğini de bir gün belki kabul edecek. Ama beyin doğru çalıştırılıp bir çaba ile yönlendirilebilirse, hayatta hayal bile edemeyeceğimiz bir çok kapı bizlere açılacak.

Paylaş Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedIn


Ümit Aydın Bostancı
Ümit Aydın Bostancı


Ümit Aydın Bostancı, Borusan Holding’de Benim Filom inovasyon şirketi bünyesinde pazarlama departmanında çalışmaktadır. Sualtının büyülü dünyasına âşık bir dalgıç, 30 yaşında 30 ülke gezmiş bir seyyah ve terk-i diyar eyleyince güzel sözlerle anılmayı hayat felsefesi benimsemiş bir hayalperesttir.





Like
8




Etiketler