doganinofkesini_cover

Kavurucu Sıcaklar, Dolu Fırtınaları, Ağaç Deviren Sağanaklar: Doğanın Öfkesini Dindirebilir Miyiz?
Mehmet Acarla
Mehmet Acarla
•  11/10/2018

Avustralya’da kış ortasında yaşanan beklenmedik kuraklık, Arktik ormanlarında yaşanan devasa yangınlar, Avrupa’da tüm zamanların ortalamasının üzerinde aşırı sıcak geçen yeni bir yaz ve Türkiye’de Karadeniz Bölgesini teslim alan sel felaketi…

12 yıl önce Al Gore’un anlatımıyla yayınlanan “An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek)” belgeselinde küresel ısınmanın “var olduğunun” çeşitli bilimsel kanıtlarla anlatılmaya çalışıldığını hatırlıyorum. Bu yıllarda iklim değişikliği yeni yeni ülkelerin çevre politikası projeksiyonlarında yer almaya başlamıştı. Bugün ise herhangi bir ispata gerek duymadan bu değişikliği haberlerde izliyoruz; yaşamlarımızın tam ortasında hissediyoruz.

İklim değişimini, yaşamlarımızın tam ortasında hissediyoruz.

Küresel iklim değişikliğine karşı en kırılgan bölgelerin başında Türkiye’nin de içinde bulunduğu Doğu Akdeniz havzası geliyor. Akdeniz iklimi etkilerinin kuzeye doğru ilerlediği ve Akdeniz bölgesinde yağış miktarının daha da azalacağı, şiddetli yağış, fırtına, sel ve taşkın gibi afetlerin artacağı yarı kurak bir iklime geçiş yapıyoruz.

Peki bu değişim önlenemez mi?

2016 yılında yürürlülüğe giren Paris Anlaşması’yla sanayileşme öncesi dönem seviyesine kıyasla küresel sıcaklık artışının 2 derecenin altında kalmasının sağlanması hedeflendi. Avrupa Birliği, ABD, Avustralya, Hindistan ve Çin’in dahil olduğu 179 ülke bu anlaşmayı onayladı. Yeni kirleticilerden biri olan Çin’den gelen sürpriz desteğe rağmen yeni ABD yönetiminin “küresel ısınma değil, diğer şirketlerin ABD menşeli şirketlerin üzerinden avantaj sağlamalarıyla ilişkili bir anlaşma” diyerek desteğini çekmesiyle anlaşmanın rafa kalkacağı yönünde bir endişe ortamı oluştu. İklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden biri olan Avrupa ise bu konuda elini taşın altına koymaya oldukça kararlı. Avrupa Birliği ülkeleri, özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı konusunda 2020 için koydukları hedefleri bir öte seviyeye taşıdılar. 2020’de son tüketimde yenilenebilir enerji kaynak payının yüzde 20 olması hedeflenirken, 2030’da bu seviye yüzde 32’ye çıkarıldı.

SIFIR KARBON EKONOMİSİNE DOĞRU

Karbon emisyonlarının fiyatlandırılması, sıkı araç emisyon standartları ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının artması bu mücadelenin önemli sac ayaklarından. Bir zamanlar yenilenebilir enerji kaynakları, ülkelerin elektrik üretim portföylerine marjinal bir katkı sağlarken, bugün küresel anlamda yeni devreye alınan enerji santrallerinin yüzde 70’ini oluşturuyor. Fosile dayalı kaynaklardan üretim yapan tesisler ve nükleer santrallerin fazlar halinde devreden çıkması için birçok ülkede tarihler belirlenmiş durumda. “Sıfır Karbon Ekonomisi”ne geçişin ilk aşamalarına tanık oluyoruz ve bu yoldan dönüş yok gibi görünüyor.

Sıfır karbon ekonomisine geçişten dönüş yok gibi görünüyor.

Yenilenebilir enerji… Her ne kadar tek seferde söylenmesi zor bir terim olsa da bu tesislerin doğasını aslında çok iyi anlatıyor. Yakıt kaynağı doğada sürekli olarak üretilebilen bu tesisler, doğalgaz ve petrol gibi sınırlı rezervli tesislerin yavaş yavaş yerini alıyor. Yenilenebilir enerji teknolojisinin gelişmesiyle düşen yatırım maliyetleri artık teşviksiz bir dünyada da bu tesislerin ekonomik olarak yapılmasını mümkün kılıyor. Yakıt maliyeti olmayan, rüzgâr enerji santralleri gibi “0 emisyonlu” bu tesisler için büyük bir kısıt olan kararsız üretimleri, yeni depolama teknolojilerinin gelişmesiyle bir engel olmaktan kalkıyor. Bu tesislerin de istenen zamanda istenen miktarda şebekeye enerji verebilmesinin, yani baz yük tesisi olmalarının yolu açılıyor.

Enerji sektörünün diğer önemli bir gündem maddesi de dağıtık yapıya geçiş. Dağıtık yapı, elektrik enerjisinin tüketildiği yerde üretilmesi ve enerji iletim kayıplarının önüne geçilmesini hedefliyor. Bugün örneğin Gaziantep’te bulunan Kartaldağı RES tesisimizin üretimi, İzmir’de bir sokağı aydınlatabiliyor. Tüm üretim tesisleri enerjisini ulusal şebekeye verdiği için nerede tüketildiğini bilmek mümkün değil. Üretilen enerji önce yüksek gerilim iletim sistemine, oradan alçak gerilim dağıtım sistemine geçerek birçok aşamada iletim kaybına uğruyor. Dağıtık üretimde örneğin mikro-gridlerde bir ilçenin elektriği o bölgedeki üretim tesislerinden doğrudan karşılanabilecek. Hatta evsel tüketicilerin kendi elektriğini üreterek fazlasını şebekeye verebileceği uygulamalar daha genele yayılacak.

Evsel tüketicilerin kendi elektriğini üreterek fazlasını şebekeye verebileceği uygulamalar yayılacak.

Elektrikli araçlar (binek araçlar, tırlar… v.s.) ve şarj istasyonları, 2030’un dünyasında yeni gerçekliğimiz olacak gibi görünüyor. Elektriğin taşıma sektörüne yaygınlaştırılması enerji talebini artıracaktır. Bu anlamda en önemli soru bu araçların elektriğinin hangi kaynaklardan sağlanacağıdır. Bu kaynak yenilenebilir enerji olmadığı sürece istenen sonuca çok büyük bir etkisi olmayacağı aşikar.

Enerji sektöründeki bu baş döndürücü değişim, yenilenebilir enerji teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik araştırma ve teknoloji geliştirme çalışmalarının bir sonucu. Kanımca yenilenebilir alanda yaşanan teknolojik sıçramayı diğer teknolojik gelişmelerden ayrıştıran özellik, iklim değişikliği ile mücadeleyi kazanabilmemiz için en önemli araçlardan biri olması. Yenilenebilir enerji artık “olsa iyi olur” değil, dünyanın sürdürülebilir kalkınması için “olmazsa olmazıdır.”

Paylaş Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedIn


Mehmet Acarla
Mehmet Acarla


Mehmet Acarla, Borusan EnBW Enerji Genel Müdürü. Amatör fotoğrafçı. Ancak insanlara tanınan özgür iklim sayesinde başarıya ulaşılacağına inanan, öğreneceği her yeni bilgiye aç, bildiğini herkesle paylaşmaya hevesli, hayatındaki akışı bahçesinde yetiştirdiği onlarca farklı türdeki sukulent, kaktüs ve diğer bitkide bulan bir doğa aşığı.





Like




Etiketler