Koro’dan Kobe’ye: Bir Yüksek Gümüş Madalya Hikayesi

12
Koro’dan Kobe’ye: Bir Yüksek Gümüş Madalya Hikayesi

Çok sesli koro ile tanışmam 2005 yılına dayanıyor. Aslında müzik ile kendimi bildim bileli hep haşır neşirdim. Küçük yaşta piyano derslerine başlamıştım, ilkokul ve ortaokulda da okul korosundaydım, ama üniversitede girdiğim müzik kulübünün çok sesli korosu bana bambaşka bir ufuk açtı. Mezuniyetimle birlikte yedi yıl kadar müziğe ara verdikten sonra, repertuvarı söylemesi çok keyifli pop-rock eserlerden oluşan yeni bir koro ile tekrar şarkı söylemeye başladım. Tam güzel bir proje için kolları sıvamıştık ki 2020’de pandemi başladı. Sonra her şey gibi müzik de çevrimiçi çalışmalara döndü. Ekran karşısında dersler devam etti ancak süreç tek başımıza çalışmaya dönünce, işte o zaman anladım koronun benim için anlamını: Çok seslilik! Birbirinden farklı ne kadar çok ses olursa olsun, uyum içindeki bu çok sesin nasıl da tek ses olduğunu, o tının yarattığı hissin insanları nasıl da büyüleyip birleştirdiğini…Derken pandemi koşullarının hafiflemesiyle birlikte çalışmalarımızı yeniden bir araya gelerek yapmaya başladık, ilk buluşmamızın heyecanı tarif edilemezdi! Tam olarak bu heyecanla yarım kalan projeyi hayata geçirmeye niyetlendik ancak koşullar yine el vermedi ve koronun dağıtılacağı haberini aldık.

Bu koro sayesinde tanışan, çok sesliliğin büyüsünden, beraber şarkı söylemekten vazgeçemeyen 20 kişi bir araya gelerek kendi koromuzu kurma ve şarkı söylemeye devam etme kararı aldık. Ekip hazırdı, bizi çalıştıracak bir koro şefine ihtiyacımız vardı sadece. Bunun için şimdiki şefimiz Haluk Polat’ın kapısını çaldık ve o da beraber çalışmayı kabul etti. 2024’te kurduğumuz K’Orient Koro’yu, halihazırda çalıştırdığı We Play Choral korolar ailesine dahil etti. O günden bugüne, belki de koroyu kurarken hiç hayal bile edemeyeceğimiz şekilde hem yurt içi hem yurt dışı 4 festivale, yüksek gümüş diploma ile döndüğümüz 2 uluslararası koro yarışmasına katılmamıza vesile oldu.

Bizi ortak amaçta birleştiren müzik sayesinde her hafta bir araya geliyoruz. Korodaki her bir üyenin farklı işleri, farklı uğraşıları var. Kabin memurundan diş hekimine, profesöründen emlakçısına dek farklı insanlar, farklı sesler, farklı renkler! Hepsi bir araya geliyor ve farklı partisyonlar ve farklı notlar söyleseler de tek şarkı, tek ses olarak duyuluyorlar. İşte işin büyüsü burada bence. Aslında birbirimizden o kadar farklıyız ki. Hep beraber o uyumu yakalamak için birbirimizi dinlememiz, birbirimizi duymamız gerekiyor. Ne bir ses öbürünün önüne geçmeye çalışıyor, ne de biri diğerinden daha yüksek duyulmaya çalışıyor. Çünkü koro olmak bunu gerektiriyor. Başkalarını dinlemek, aynı tonu yakalamak ve tek şarkıyı hep beraber söyleyip o şarkının duygusunu vermek.

Peki, koro maceramız Kobe’ye nasıl mı evrildi?

Ağustos ayında şefimiz tüm koroların olduğu ortak WhatsApp grubuna bir mesaj attı: “Ocak ortasında Japonya’da uluslararası koro yarışması var. Ben Japonya’ya gidiyorum, benimle gelen var mı?” Çok heyecanlandım. Japon kültürü, yemekleri, ülkenin kendisi her şeyiyle başlıbaşına ilgimi çeker zaten. Hele bir de koro ile yarışmaya katılmak, seyahat dışında bir amaç ile orada bulunma düşüncesi bende çok daha büyük heyecan yarattı. Hiç düşünmeden “evet” demek istedim ama aklıma takılan soru işaretleri vardı elbette. Seyahatin beş-altı gün gibi kısa süreli olması ve bunun iki gününün yolda geçecek olması, biletlerin pahalılığı, bu soruların en önde gelenleriydi. Bir süre bin tilki dolandı kafamda. Koro olarak durum değerlendirmesi yaparken içimizden biri bunun tamamını bir deneyim olarak görmemiz gerektiğini söyledi, baştan sona. İstanbul’da yapacağımız ilk provadan seyahate, Kobe’de yarışma için jüri karşısına çıkacağımız son ana kadar. Bu öyle çok yattı ki aklıma, dedim “Evet, bu bir deneyim, bambaşka bir ülkede bambaşka bir deneyim!”

Nitekim  öyle de oldu. Şefimiz, yarışmaya We Play Choral olarak, K’Orient ve Sinope Koro üyelerinden oluşan 28 kişilik karma bir grupla gitmeye karar verdi. Birkaçı ile 2025 Ekim’de Belgrad festivali hazırlıkları sırasında tanışmıştım ama çoğu ile daha önce beraber hiç şarkı söylememiştik. Yarışma parçaları hepimizin bildiği şarkılardı, buna rağmen tüm şarkıları baştan çalışıp yeniden öğrendik diyebilirim. Burada sadece şarkıları değil, tek koro olmayı da öğrendik. “Sizin koro”, “bizim koro” söylemleri tamamen bir kenara bırakıldı. Çünkü bunlar ekip ruhunu yaratmaya engel olabilirdi. Birbirimizi tanıdıkça, “aynı sesi” vermeye çalıştıkça birbirimize daha da yakınlaştık. İşte böyle başladı bizim Japonya yolculuğumuz. Ortak hedef: Japonya’ya gitmek, orada Türk ezgilerini seslendirmek, ülkemizi temsil etmek ve yarışmada güzel bir derece alarak ülkemize dönmek.

Peki nedir Kobe’nin özelliği? Belki işin magazinsel yanı olarak, dünyaca ünlü Kobe etini duymuşsunuzdur. Ama aslında Kobe’nin biraz hüzünlü bir hikayesi de var. Şehir, 1995 yılında yıkıcı, büyük bir deprem yaşamış ve zamanla yeniden inşa edilmiş. 2011 yılında Fukuşima bölgesinde yaşanan deprem ve tsunaminin ardından müziğin birleştirici ve iyileştirici gücünden destek alarak 2012 yılı itibariyle “Pray from Kobe” -yani Kobe’den dua et- konserleri yapılmaya başlanmış. Günümüzde ise dünyanın dört bir yanından gelen ekiplerin hem beraber şarkı söylediği hem de kendi eserlerini seslendirdiği “Sing from Kobe” -Kobe’den şarkılar söyle- uluslararası koro yarışmasının bir parçası olmuş. Bu yıl biz de o ekipler arasındaydık.

Gitmemize iki hafta kala bizi etkinliğin açılış konserine davet ettiler. Normalde yarışma ve dostluk konseri için hazırlanmıştık. Şefimiz şimdiye kadar katıldığı tüm yarışmalar içinde ilk kez açılışa davet aldığını ve bunun çok prestijli bir durum olduğunu söyledi. Bu da tabii ki hepimizi çok heyecanlandırdı. Hemen repertuvarımızdan açılış konseri için bir seçki oluşturduk. Haluk Şef’in düzenlemeleriyle Divane Aşık Gibi, Çayeli’nden Öteye ve Dere Geliyor parçalarına çalışmaya başladık. Konser programımızdan Japonya’daki büyükelçimizi ve başkonsolosumuzu da haberdar ettik. Nagoya Başkonsolosumuz Damla Gümüşkaya, açılış konserimize katılarak hem heyecanımıza ortak oldu hem de bizi onurlandırdı.

Açılış konseri sayesinde yarışma günü geldiğinde heyecanımız bir nebze dinmişti. Düzenlemeleri yine şefimize ait olan Ah Bir Ataş Ver, Dut Ağacı, Hayde ve Cevriye Hanım parçalarını seslendirdik. Türk ezgilerini çok sesli olarak Japonya’ya ve dünyanın dört bir yanından gelen dinleyicilere taşımanın heyecanı, sahne heyecanıyla birleşince ortaya harika bir performans çıktı.

Burada bir parantez açıp değerlendirmenin nasıl yapıldığını anlatmak isterim. Yarışmada çeşitli kategoriler bulunuyor: Yetişkin karma ses, çocuk, vokal grubu vb… Biz folklor kategorisinde yer aldık. Her koro kendi performansı üzerinden uluslararası kriterlere göre değerlendiriliyor, diğer korolarla kıyaslamalı ve sıralamalı bir yapı izlenmiyor. Dört kritere bakılıyor: Entonasyon-müzikalite-koronun özgünlüğü-sahne duruşu. Puan hesaplaması ise bu kriterler üzerinden, Bronz:0-10, Gümüş:11-20, Altın:21-30 puan aralığına göre yapılıyor. Jüride ise dünya genelinden seçilmiş üç koro şefi bulunuyor.

Yarışmaya 14 ülkeden 25 koro katılmıştı. Bunların çoğu müzik okulları ve konservatuvar öğrencilerinin oluşturduğu korolardı. Ödül töreninde koromuzu ve aldığımız puanı anons ettiklerinde sonuca inanamadık. Beklediğimizden çok daha iyi bir dereceyle, 20,33 puan alarak yüksek gümüş diploma ile ödüllendirildik. Tüm bu deneyimli kadroların arasında, asıl uğraşısı müzik olmayan bir ekip olarak, bu kadar kısa süre içinde yeni bir koro oluşturup elde ettiğimiz başarı ile gurur duyuyoruz.

Bambaşka diller konuşan insanlarla ortak dilimiz müzik sayesinde güzel bağlar, dostluklar kurduk. Cebimizde harika bir deneyim, elimizde yüksek gümüş diplomamız ile ülkemize gururla döndük. Hemen ardından “nice yarışmalara, nice ve hatta çok daha iyi sonuçlara” diyerek yeni projelerin hayalini kurmaya başladık. 

Özge Özdeş Çetinel
YAZAR HAKKINDA

Özge Özdeş Çetinel

Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri bölümünden mezun olmuştur. Müzik, dans ve yoga ile yaşayan bir gezgindir. Koroda şarkı söylemekten, yeni yerler görmek ve farklı kültürleri tanımaktan keyif alır.

Hayatı bardağın dolu tarafından görmeye odaklı yaşar. Yaşamın her anının bir deneyim, bir öğreti olduğuna ve öğrenmenin sürekliliğine inanır.