Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?

6
Kopenhag’dan aklımda kalanlar

İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer “iyi niyet beyanı” olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de düzenlenen Sosyal Sürdürülebilirlik Platformunun paylaşım toplantısına Borusan Grubu’nu temsilen katılma fırsatım oldu. Programın odağında insan hakları durum tespiti, sosyal sürdürülebilirlik uygulamaları ve Avrupa’daki düzenleyici dönüşümün şirketlerde nasıl karşılık bulduğu vardı. Bütün bu teknik başlıkların ötesinde ben Kopenhag’dan biraz farklı bir odakla döndüm. Not defterimde mevzuat maddeleri, örnek uygulamalar ve yeni kavramlar var. Ama bütün bunların yanında bence odaklanmamız gereken daha büyük bir soru var: “Sosyal sürdürülebilirlik sahada nasıl uygulanır?”

Son birkaç yıldır insan hakları, tedarik zinciri sorumluluğu, şikâyet ve telafi mekanizmaları, adil geçiş gibi konular iş dünyasında daha görünür hale geldi. Avrupa’daki mevzuat bunu hızlandırıyor; kalkınma odaklı bankalar, büyük fonlar ve müşteriler de benzer beklentiler koyuyor. Şirketler neyi açıklayacağını, hangi süreçleri kuracağını, hangi risklere bakacağını bu çerçeveler sayesinde artık daha net görüyor. Bunların hepsi önemli. Ama gelin dürüst olalım: İş artık bir politika yayımlamak, tedarikçiye davranış kuralları göndermek ya da birkaç denetim yapmakla sınırlanmıyor. Bunlar düzenli olarak yapılıyor. Politikalar yazılır, etik kodlar paylaşılır, eğitimler verilir. Peki ya sonra? Günlük iş yapışımız gerçekten değişiyor mu? Kendi operasyonumuzda bir şeyleri oturttuk diyelim; tedarikçimizin, müşterimizin, iş ortağımızın iş yapışına nasıl dokunacağız?

Kopenhag’da konuşulanlar bana bu soruları yeniden düşündürdü. Toplantıda özellikle dört konunun çok öne çıktığını söyleyebilirim: Hak sahiplerinin sesinin gerçekten duyulup duyulmadığı, tedarik zincirindeki çelişkiler, şikâyet ve telafi mekanizmalarının kâğıt üstünde kalıp kalmadığı ve yeni risklerin bu resmi nasıl değiştirdiği.

1) Hak sahibini merkeze koyduğumuzu söylüyoruz. Peki, onları gerçekten duyuyor muyuz?

Toplantıdaki en çarpıcı oturumlardan biri aşırı sıcaklık ve ısı stresi üzerine kurgulanan kısa çalıştaydı. Önümüze gerçekçi bir vaka koydular: Senaryoda Avrupa’da faaliyet gösteren bir inşaat şirketi bulunuyordu. İklim değişikliği kaynaklı sıcak hava dalgaları, aşırı ısıl stres ve UV ışınları nedeniyle şirketin saha çalışanları açısından ciddi sağlık riskleri oluşuyor. Gün ortasında sıcaklık yükseliyor, maruziyet artıyor, sağlık riski büyüyor. Cilt yanıklarından görme kaybına, hatta cilt kanseri ve aşırı sıcaklık kaynaklı kalp krizine kadar uzanan bir senaryodan bahsediliyor. Bizden bu duruma çözüm üretmemiz istendi. Herkes bir role büründü: finans uzmanı, insan kaynakları uzmanı, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, sendika temsilcisi ve çalışan.

Benim için bu çalıştayın en ilgi çekici tarafı çözüm listesi değil, masanın nasıl çalıştığıydı. Herkes kendi rolünün içinden konuştu. Finans uzmanı, maliyeti düşündü. İSG uzmanı riski anlattı. İnsan kaynakları uzmanı uygulamayı, sendika ise konunun temsil boyutunu ortaya serdi. Çalışan rolündeki kişi ise sustu. Rol tanımında kendisine söz verilmedikçe konuşmaması belirtilmişti. Bir süre sonra o sessizlik odadaki en güçlü şeye dönüştü. Çalışan için çözüm aradığımız bir masada çalışan fiziksel olarak vardı ama sesi yoktu.

Bence burada durup biraz düşünmek, belki özeleştiri yapmak gerekiyor. Biz insan hakları ve sosyal sürdürülebilirlik çalışmalarında zaman zaman bu noktada tökezleyebiliyoruz. Hak sahiplerini merkeze koyduğumuzu düşünüyoruz ama çoğu zaman onlar adına konuşuyor, onlar için risk tanımlıyor, onlar için çözüm üretiyoruz. Oysa özellikle ısı stresi gibi iklim etkilerinin çalışma hayatını doğrudan dönüştürdüğü konularda, hak sahibinin deneyimini gerçekten duymadan işe yarayan bir çözüm geliştirmek kolay değil. Bu nedenle insan hakları çalışmalarında hak sahipleri ile doğru ve şeffaf diyaloğu kurmak çok önemli.

2) Tedarikçiden standart bekliyoruz. Peki, o standardı taşıyabileceği ilişkiyi kuruyor muyuz?

Toplantıda aklımda en çok yer eden ikinci konu tedarik zinciri boyunca insan hakları taahhütlerini hayata geçirmenin önündeki çelişkilerdi. Çünkü kâğıt üzerinde çok düzenli görünen bir sistem, iş pratiklerine bakınca bambaşka bir şey söyleyebiliyor. Tedarikçiye insan hakları beklentileri iletiliyor, denetimler yapılıyor, kontrol listeleri çalışıyor, aksiyon planları isteniyor.  Fakat bazen; tedarikçiye çok uzun vadeli ödemeler yapılması, fiyat baskısının artırılması, bir yandan kalite beklentisini yükseltirken diğer yandan teslim sürelerinin sıkıştırılması gibi ticari gerçekler süreci zorlaştırabiliyor. Sonra da tedarikçinin beklenen standartları neden sürdüremediği sorgulanıyor.

Burada insanın aklına ister istemez şu soru takılıyor: Bu riskleri gerçekten kim yaratıyor? Biz bazen tedarikçinin yalnızca eksiklerine odaklanıyoruz. Oysa bazı durumlarda riskin kaynağı tedarikçinin kapasite eksikliği değil, satın alma davranışımız, ödeme pratiğimiz, yaratılan ticari baskı oluyor. Geç yapılan bir ödeme ya da olması gerekenin altında bir bütçe, tedarikçinin kendi çalışanları için asgari koşulları sağlama becerisini de etkiliyor. O yüzden soru her durumda “Tedarikçi neden dönüşmüyor” olmamalı. Bazen kendimize şunu sormamız gerekiyor: Tedarikçiden talep ettiğimiz standardı taşıyabileceği bir ilişkiyi kuruyor muyuz?

İşte benim için toplantının en kıymetli farkındalıklarından biri buydu. Çünkü burada konu dışarıya dönük beklentilerden çıkıp doğrudan şirketin kendi davranışına dönüyor. Denetim yapmak nispeten kolay. Kendi satın alma modelinin risk üretip üretmediğini sormak ise daha zor. Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler için de bunun çok tanıdık olduğunu düşünüyorum. Özellikle yoğun üretim, lojistik ve çok katmanlı tedarik zincirleri olan yapılarda, bir KOBİ tedarikçisinden yüksek standart beklemek ile o standardı taşıyabileceği ticari zemini kurmak arasında ciddi bir fark var.

3) Şikâyet hattı kurmak başka, ona güven duyulan bir mekanizma kurmak başka…

Toplantıda uzun uzun konuşulan bir diğer konu da şikâyet ve telafi mekanizmalarıydı. Buradan aklımda kalan şey, mekanizmanın “var olması” ile gerçekten “işe yaraması”  arasındaki fark oldu. Birçok kurumda etik hatlar, ihbar kanalları, bildirim mekanizmaları var. Ama bunların önemli bir kısmı tarihsel olarak suistimal, dolandırıcılık, çıkar çatışması ya da uyum ihlalleri için tasarlanmış yapılar. İnsan hakları ihlalleri, ayrımcılık, taciz, ücret, çalışma saatleri, işyeri ilişkileri ya da tedarik zincirinden gelen sosyal etki bildirimleri için aynı kanalı kullanmak ilk bakışta pratik görünebilir. Ama işin içine girdiğinizde bunun ciddi bir davranış değişikliği de gerektirdiğini görüyorsunuz.

Toplantıda bu konuda öne çıkan yaklaşım, hak sahibi açısından mümkün olduğunca tek ve erişilebilir bir başvuru yapısının daha anlamlı olduğu yönündeydi. Buna itiraz edemeyiz, hak sahibi için sistemin sade olması, nereye başvuracağını bilmesi, sürecin nasıl işleyeceğini şeffafça görmesi ve en önemlisi kendini güvende hissetmesi önemli. Öte yandan şirket perspektifinden baktığınızda işin zorluğu yine burada başlıyor. Çünkü etik hattın kapsamını genişletmek; hukuk, uyum, insan kaynakları, iç denetim, iş sağlığı güvenliği ve sürdürülebilirlik ekiplerinin aynı mekanizma etrafında gerçekten hizalanması demek. Hangi başvuru nereye düşecek, kim bakacak, gizlilik nasıl korunacak, telafi nasıl işletilecek, tekrar eden sorunlar nasıl izlenecek? Bunlar küçük tasarım soruları değil. Hattın kurulmuş olmasıyla çalışması arasında ciddi bir fark var. Bir diğer konu da hattı kullananlara soruyor muyuz? Gerçekten verimli çalışıyor mu? Erişimde sıkıntı yaşanıyor mu? Rahatlıkla paylaşım yapılabiliyor mu? Şirketlerin büyük çoğunluğunda şikâyet mekanizmaları mevcutken etkinliğini çalışanlarına sorarak ölçen şirketlerin oranı yalnızca %16’ymış… Oldukça çarpıcı.

4) “Yeni riskler geliyor” demek yetmiyor; onları sosyal sürdürülebilirliğe dahil etmek gerekiyor!

Kopenhag’daki sunumların önemli bir kısmı yeni risklere de odaklanıyordu. Özellikle yapay zekâ uygulamalarının kadınlar üzerindeki etkileri, işe alım ve performans sistemlerinde ayrımcılığı derinleştirme riski, bazı beceri gruplarını daha kırılgan hale getirmesi ve bazı çalışanlar için iş kaybı yaratabilmesine ilişkin paylaşılan araştırma sonuçları oldukça çarpıcıydı. Yapay zekâ çoğu zaman verimlilik ve hız üzerinden konuşuluyor. Ama işin sosyal tarafına baktığınızda önümüzde başka sorular açılıyor: Bu dönüşümde kim/kimler geride kalıyor, hangi işler daha hızlı değersizleşiyor, kim/kimler yeniden beceri kazanmak zorunda kalıyor, algoritmalar kimin aleyhine çalışıyor?

Benzer biçimde çatışma ve kırılganlık konusu da toplantının en ağır yerlerinden biriydi. Jeopolitik gerilimler, savaşlar, göç hareketleri ve yüksek riskli coğrafyalardaki faaliyetler, insan hakları tartışmasını çok daha zorlu bir zemine taşıyor. Burada “responsible exit” kavramı özellikle aklımda yer etti. Bir iş ilişkisinden çıkmak, bir pazardan çekilmek ya da bir tedarikçiyle satın alma anlaşmasını sonlandırmak ilk bakışta temiz ve hızlı bir kriz yönetimi gibi görünebiliyor. Ama insan hakları açısından baktığınızda tablo o kadar net değil. Ani bir çıkış kararı, orada çalışanlar, yerel topluluklar ya da zaten kırılgan durumda olan paydaşlar açısından yeni mağduriyetler yaratabiliyor. Kalmak ise başka riskler üretebiliyor. Yani durum “kalalım mı çıkalım mı” ikileminin çok daha ötesinde. Asıl sorular şöyle olmalı: Bu kararın kime-ne gibi bir etkisi olacak? Hangi koşullarda, hangi yöntemlerle biz bu geçiş kararını uygulayacağız? Nasıl bir geçiş ya da yönetim planı ile hareket edeceğiz?

Dönüş yolunda bavulumda ne var?

Ben bu toplantıdan dönerken şunu daha net söyleyebiliyorum: Sosyal sürdürülebilirlik hâlâ birçok yerde “iyi niyet işi” gibi görülüyor. Ama esasında doğrudan iş modeline, satın alma davranışına, saha yönetimine, yönetişim yapısına ve kriz anlarında verdiğimiz kararlara temas eden bir konu. İnsan hakları risklerini tedarikçiye havale etmeyen, kendi ticari davranışına da bakan; hak sahiplerini gerçekten duyan, şikâyet ve telafi mekanizmalarını güvenilir hale getiren; iklim, yapay zekâ ve çatışma kaynaklı yeni riskleri bu resmin parçası olarak gören bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.

Kopenhag’dan bu alanlarda çok değerli içgörüler edinerek, güçlü bir motivasyonla  döndüğümü söyleyebilirim. Borusan bünyesinde büyük bir hassasiyetle yürüttüğümüz insan hakları durum tespiti çalışmalarımızda da tam olarak bu bakış açısıyla hareket ediyoruz. Riskleri tanımlamak yetmiyor. Kendi kör noktalarımıza bakmak, değer zincirine daha yakından temas etmek, hak sahiplerini gerçekten duymak ve aksiyonları gerçek iş süreçlerine bağlamak gerekiyor.

Eğer bana “Kopenhag’dan aklında kalan tek bir cümle söyle” derseniz, sanırım cevabım şu olurdu: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav, konu sahaya değdiğinde başlıyor. Sınavdan başarıyla geçmeye hazırız.

Burcu Otman Bektaş
YAZAR HAKKINDA

Burcu Otman Bektaş

Burcu Otman Bektaş, Borusan Holding Sürdürülebilirlik Müdürü olarak görev almaktadır. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların iş hayatında güçlenmesi konularında da aktif olarak çalışmaktadır. Enerjik ve dinamik birisi olarak seyahat etmek ve farklı kültürleri deneyimlemekten keyif alır. Fırsat buldukça resim yapar.