Bu inceleme yazısı, filme ve kurgusuna dair spoiler içerir.
Kimileri suç temalı hikâyeleri sever, kimileri ise karmaşık aşk öykülerini. Park Chan-Wook kesinlikle her iki türün de tutkulu bir savunucusu ve 2022 yapımı neo-noir romantik gizem filmi “Decision to Leave”, onun eşsiz bir eseri olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle şiddet unsurunu insan psikolojisini, travmayı ve hisleri incelemenin bir yolu olarak kullanmasıyla tanınan yönetmen, bu yönüyle hem kendisini hem de filmlerini Kore kültürü bağlamında ilgi çekici kılıyor.
Kesin olan bir şey var ki, yönetmen “Hangi teknikleri kullanmak istersiniz?” sorusuna yalnızca “Evet” yanıtını vermiş gibi. Bu açıdan bakıldığında, Park Chan-Wook’un “Decision to Leave” filmi; sinematografi, kurgu, mizansen ve ses kullanımı açısından son derece zengin bir yapıya sahip, bu yönüyle izleyiciye büyük bir seyir keyfi sunuyor.
Park Chan-Wook, Alfred Hitchcock’un “Vertigo” filmini izleyene dek bir film analisti olmaya kararlıydı. Yönetmenin ondan büyük ölçüde etkilendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz; nitekim bu etkiyi filmlerinde, özellikle de modern bir film noir örneği olan “Decision to Leave”de görmek mümkün. Yine de, kendi kimliğini koruyup özgün tarzını yansıtarak Hitchcock’un gölgesinde kalmaktan kaçınmayı başarmış. Zihnimizde beliren pek çok soruya dönecek olursak Park’ın şu sözleri bu durumu destekler nitelikte: “Baştan sona asıl niyetim, kendinizi kaybolmuş hissettiğiniz, hangi yöne gideceğinizi bilemediğiniz ve her şeyin belirsiz olduğu, rüya benzeri bir dünya yaratmaktı.”
Filmin ilk birkaç dakikasının ardından, ekranda filmin adını içeren bir açılış yazısı belirir (Resim 1 ve 2). “Leave” (Ayrılma) kelimesinin, soluk bir yazı tipiyle beyaz bir arka plan üzerine yerleştirildiği görülür. Beyaz arka plan, boş ve yeni bir sayfaya kapı aralayan ayrılma eylemini simgeler. Bununla birlikte kelimenin soluk görünümü, bu eylemin hüznünü ve kişinin “ayrılırken” adımlarının aslında geriye doğru gittiğini hissettirir. Öte yandan, “Decision” (Karar) kelimesi ise koyu mavi bir arka plan üzerinde, keskin ve belirgin bir yazı tipiyle yer alır. Karar verme eylemi ayrılma sürecinin dışında diğer tüm hususların da nihai hükmünü temsil eder. Bu durum aynı zamanda, filmin başlığı üzerinden genel renk kompozisyonuna dair de bir ipucu sunar.


Song Seo-Rae rolü için yönetmenin aklındaki tek isim, aktris Tang Wei idi. Oyuncunun Çin kökenli olması, bu heyecan verici aşk hikâyesini daha da ilgi çekici kıldı. Karakterin dil kullanımı ve telaffuzu, Koreli izleyiciler ile diğer ülkelerdeki izleyiciler arasında duygusal bir nüans yaratıyor. Oyunculuk ve performansın izleyiciye nasıl yansıdığı, mizansenin en güçlü katmanlarından birini oluşturuyor.
Mizansen
Tamamen farklı kişiliklere sahip olsalar da, tüm karakterlerin bir şekilde bazı şeylere takıntılı olduklarını açıkça görüyoruz: Song sürekli dizi izleyip replikleri kendi kendine tekrar ediyor. Hae-jun daima çözülememiş davalarla ilgilenip onlar üzerine kafa yoruyor. Jeong-ahn hem kendisi ve eşi Hae-jun hem de evlilikleri konusunda mükemmeliyetçilik takıntısına sahip. Yeon-soo, Hae-jun hakkında konuşmaktan ve yeni bilgiler edinmekten kendini alamıyor. San-oh, kız arkadaşının konuştuğu tüm erkekleri öldürüyor; üstelik bunu yaparken, tekrar hapse girmek gibi en büyük korkusuyla yüzleşme riskini bile göze alıyor… Ve liste böyle uzayıp gidiyor…
Renk
Park; Soo-wan’ın sarı masaj aleti, Hae-jun’un göz damlası, kırmızı dondurma ve sarı lamba gibi belirli objeleri birer anlatı aracına dönüştürüyor. Song’un evinde sarı bir lamba, Jeong-ahn ve Hae-jun’un evinde ise altın rengi bir lamba görürüz. Song’un sarı lambası sürekli yanar; bu durum, Hae-jun tarafından gizlice izlendiği sırada aralarında doğan saplantılı hali çağrıştırır. Işık aynı zamanda Song ile Hae-jun arasındaki o “görünmez bağ”ı ve saplantı ilişkisini temsil eder. Hae-jun, aralarındaki ilişkiye dair kendi payına düşen kısmı sonlandırmak üzere kadının evine geldiğinde, kadın ona daha da büyük bir aşkla bağlanır (Resim 3). Sürekli yanan o sarı lamba, söz konusu çekimde sönmüştür; ancak ekranın sağ üçte birlik kısmındaki lambalar yanmaya devam eder. Hae-jun’un bu sahnedeki ayrılma eylemi, ilişkinin bir tarafını ve beraberinde o saplantı halini de kesip atar; böylece görünmez bağ artık ortadan kalkar. Öte yandan, Hae-jun’un arkasında kalan lambaların yanıyor olması, onun hislerinin tamamen yok olmadığını ve henüz alev almayı bekleyen kıvılcımların varlığını sürdürdüğü fikrini temsil eder.

Filmde ağırlıklı olarak mavi, kırmızı ve sarı renkler kullanılıyor. Mavi renk, filmin diegetik dünyası üzerinde bir filtre işlevi görerek monokromatik bir biçimde kullanılır. Geçmişe dönüş sahnelerinde (analepsis), diegetik dünyadaki karakterler sanki mavi filtreden (ve bu filtrenin, karakterlerin şimdiki zamanda hissettikleri tüm duyguları temsil eden niteliğinden) arınmışçasına duru bir görünüme bürünürler. Filmin mavi filtresi; diegesis içinde süzülen bir eylemsizlik, melankoli ve pasiflik hissinin yanı sıra, eyleme geçmeksizin yalnızca düşünme halini yansıtır. Bu kullanım aynı zamanda, Park Chan-Wook’un önceki filmlerindeki türlere özgü aşırılıkları törpüleme yönündeki temel amacını da, bir atalet hissi aşılayarak destekler.
Sinematografi
Park Chan-Wook sinematografiyi adeta bir uzuvuymuşçasına kullanır; öyle ki izleyici, anlatı içinde bu tekniğin eklem yerlerini fark etmez. Filmin 19. dakika 48. saniyesinde, yapım için hayati önem taşıyan ve aslında tüm filmin nihai sonucuna dair bir ipucu veren bir söze rastlarız. Sorgu odasında Song, Hae-jun’a şöyle der: “Konfüçyüs der ki; bilgeler suyu, hayırseverler ise dağları sever. Ben hayırsever değilim; ben denizi severim.” Bu replik, filmin olay örgüsünü özetler nitelikte. Song, bizzat öldürdüğü ilk kocasının aksine dağları sevmediğini ifade eder. Filmin son sahnesinde ise denizi sevmekle kalmayıp, onunla bir bütün haline geldiğini görürüz.
Ses
Filmde işitsel unsurların ön plana çıkarılması baskın bir özellik değildir. “Sis” (Mist) şarkısı bir leitmotif işlevi görür; film boyunca farklı karakterler tarafından defalarca çalınır ve tanınır. Bu şarkı aynı zamanda filmin atmosferini yansıtır ve film yoğun bir sisle sona erer. “Sis” şarkısı, hem izleyicinin hem de karakterlerin gizemi çözmesine yardımcı olur.
Filmin en son sahnesinde müzik sesi her zamankinden daha yüksektir. Hae-jun fırtınanın ve denizin ortasında çaresizlik içinde Song’un adını haykırır; ancak müziğin sesi, dalga sesleriyle birleşerek onun sesini bastırır. Song gerçekten de denizle bütünleşmiş, kendi kaderini bizzat tayin etmiş ve kendi sonunu yazmıştır. Mesele Hae-jun ya da onu kurtarma çabası değildir; bu durum, filmin hazırlık aşaması, arka plan hikâyesi ve Hae-jun’un sesinin bastırılmasıyla açıkça anlaşılır. Ayrıca sesi, sanki kumların altındaki Song bizmişiz gibi algılarız; dalga sesleri giderek yükselirken Hae-jun’un sesi giderek kısılır. Hae-jun onu “Sis” şarkısı sayesinde bulmuş, ancak sonunda yine sisin içinde kaybetmiştir. Böylece Song, sevdiğini söylediği o denize ulaşmış ve onunla bütünleşmiştir.
Park Chan-Wook imzalı “Decision to Leave”, izleyiciye sunulmuş bir armağan niteliğinde, kendi içinde pek çok anlam barındırıyor. Özellikle mizansen, renk kullanımı ve yoğun kurgu tercihleriyle film hem Kore hem de dünya sinemasının en değerli yapımlarından biri haline geldi. Filmin temposu ağırbaşlı ve dingin olsa da yönetmenin kullandığı teknikler izleyicinin filmden kopmasını engelleyen bir uyum yaratıyor. Örneğin, eliptik kurgu ve uyumsuz kırmızı renk kullanımı gibi unsurlar, izleyicinin vurgulanan nesneyi fark etmesini sağlarken; aynı zamanda Hae-jun’un yalnızlığını ve psikolojik sorunlarını kavramasına da olanak tanıyor. Öte yandan film çeşitli ve karmaşık unsurlardan oluşsa da olay örgüsünü takip etmek zor değil. Sinematografi, kurgu, mizansen ve ses kullanımı, anlatıyla bütünleşip onunla eriyerek birleşiyor. Anlatı, doğrudan bir zaman çizgisi veya akış izlemiyor; bu da bir süreksizliğe işaret ediyor. Film, günümüzde süreksizlik kurgusunun önemli ve değerli bir örneği olarak kabul ediliyor. Yönetmen Park Chan-Wook amacına ulaştı; böylece “Decision to Leave”, yönetmenin alışılageldik sert sinema dilinin ötesine geçerek, son derece incelikli bir aşk hikâyesi olarak izleyicilerin zihninde yer etti.







