İstiklal Caddesi’ni bir uçtan bir uca yürüyen, açık yeşil saçları vardı gençliğimin. Akşam üzeri konservatuardan çıkar, 5:15 vapuruna yetişir,
kendimi Beşiktaş’ta bulurdum. Martılara simit atan güzel insanlarla dolu, kısacık vapur yolculukları idi bunlar. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, kıçta ayakta dikilip, sigara içip, walkman dinleyen asi bir genci oynardım. Radyodan kaydettiğim kasetlerde Bach, Björk ve Prodigy aynı yüzde buluşurdu. İstanbul’un en belirgin renklerindendir müzik. Bir İstanbullu olarak bu susmak bilmeyen, uyumayan şehirde ses ve renklerin içinde herkes gibi kendi normalimi yaşıyordum. Gökte kırmızının binbir tonu boğazın mavi sularında soğurken, turistler ağızları açık, yüzlerce kare fotograf çekiyorlardı.

Şanslı olan bizler ise, her gün bu eşsiz güzelliklerden besleniyorduk. Her tür müzik ile ilgileniyordum; caz, elektronik, grunch, world, indie, barok, çağdaş. Sarı bir dolmuş ile 10 dakikada Taksim meydanındayım. Pierre Loti’den arkadaşlar ile buluşup, birkaç adım sonra da Gizli’de biterdik. Gizli Bahçe 90’lı yıllarda hepimizin ortak oturma odası idi. İki sebepten dolayı herkes burada buluşurdu: Direkt olmayan aydınlatma ve iyi müzik.

“Kayıp gençlik” teriminin yaşayan örnekleri olup, bir yandan da terimin o kadar da kötü bir anlam taşımadığını kanıtlamaya çalışıyorduk. Bira alabilmek için bastırdığımız sahte kimlikler. Cuma akşamları Ortaköy sahilde toplandığımız gençlik barları: Cousins, Pupas. Saatler süren ilk öpüşmeler. Sabah 4’e kadar oturup yazdığım deneysel elektronik müzikler. Arkadaş grubumuz ile geceleri elektronik müziğin himayesindeydik – Park orman, Kilyos, Seventh House, 14, Godet, Crystal. Gündüzleri ise okulda kafamızı Alman bestecilerin 300 sene önce yazıp çizdiklerine gömüyorduk.

İstanbul’un en belirgin renklerindendir müzik.

O yıllarda enstrümanım fagot ile halen aşk ve nefret arasında gidip gelen, dengesiz bir ilişki yaşıyorduk. Düzenli çalışmaya bir başlasam, sanki iyi bir fagotçu olacaktı benden. Etrafımdaki herkes kullanmadığım bir potansiyelden bahsediyordu. Tam olarak anlayamıyordum konuyu. Aklım başka bir yerlerde idi. İlgilendiğim onca farklı müzik türü ve sanatçı dururken, her gün bir odaya kapanıp tek bir enstrüman üzerinde, saatlerce bir eseri çalışmak bir ceza idi. Gençliğime verilmiş ağır bir ceza. Ayaklarımın prangalandığı bir kafesti o pembe konservatuar binası. Kıramadığım zincilerden gelen ağrılarım ve uzaklaşamadığım, kaçmadığım bir koridor hayatım vardı. Belki de çok erken yaşanan içsel bir savaştı bu.

Müzik, tüm güzellikleri bir yana, nasıl bu kadar acımasız ve sancılı bir yolu önüme sürüyordu, anlayamıyordum. Yetenek keşke göklerden inen, ağır işciliği gerektirmeyen bir mucize olsa, diye iç çekerdik konservatuarda. Hepimizin ortak hayal kırıklığıdır mesleğin gerçek formülünü öğrendiğimiz günler: %80 disiplinli çalışma + %10 doğal yetenek + %10 şans = Başarılı sanatçı

Yetenek keşke göklerden inen, ağır işciliği gerektirmeyen bir mucize olsa, diye iç çekerdik konservatuarda.

Bir gün fagot ile bir anlaşmaya vardık. Hadi deneyelim şu düzenli çalışmayı bir süreliğine diye karar aldık. Yolda bebek adımları ile yürümeye başlamıştım. 5 yıl önce boyu benden uzun olan canavar fagot, artık elimde çok da sırıtmıyordu. Parmaklarım hızlı pasajlarda kontrol sağlamaya, fa diyez, la bemol gibi rengi zor notalar hizaya girmeye başlamıştı. Değişimi bedensel olarak hissetmek kelimeler ile ifade edilemez derecede güçlü bir duyguydu. Beni göklere çıkaran, yeri gelince tekrar yerlere vuran bir duygu. Hoşuma gidiyordu bu kıvılcımları hissetmek. Birşeyler oluyordu hayatımda. İçi boş değildi günlerimin. Mucizevi bir gündü o, fagotçu adayı olmaktan çıkıp, bir fagotçu olduğumu hissettiğim. Yeterince iyi olmasa da, artık çalıyordum bu enstrümanı. O gün sigarayı bıraktım. Gece hayatını haftada bir güne indirdim. Artık hafta içleri arkadaşlarımın evinde sabahlara kadar takılmıyordum. Asi genç, sigara ve kulüpler olmadan da gayet marjinal bir hayat sürdürebilirdi. Bir kere elimde kimsenin ne oldugunu bilmediği dehşet bir enstrüman vardı. Sokakta yanımda sürüklediğim kocaman enstrüman çantasını görenler, durdurup sorarlardı;

“Çocuğum, keman mı var onun içinde?”
“Hayır, fagot bu.” diye cevap verirdim. 
“Fagot hangisi oluyordu?”
“Gitar gibi telli bir enstrüman. Gri metalden, ucunda sarı pembe püskülleri var. Uzak dogudan geliyor.”
“Ah tamam, tabi ya biliyorum. Güzel enstrüman o, ben çok severim sesini.”

İçimden pis pis gülüp yoluma devam ederdim. O bitmek bilmeyen, istikrar gerektiren, sırtımı kamçılayan, dudaklarımı uyuşturan, morartan, elime, boynuma kramp olan, acımasız, bir o kadar da bağımlılık yapan taşlı bir yol. Daha gidilecek çok yol vardı, ama yola çıkmıştık bir kere. İstanbul Konservatuarı’na başladığım 1994 yılından beri yaklaşık 30 yıldır fagot çalıyorum. Müziğin halen keşfedilecek milyarlarca sesi, yıldızlarla sayılamayacak kadar hikayesi ve sonsuzluktan uzun bir derinliği var. Hangi müzisyen boğulmadan ölmüştür ki o derinliklerde?

Müziğin halen keşfedilecek milyarlarca sesi, yıldızlarla sayılamayacak kadar hikayesi ve sonsuzluktan uzun bir derinliği var. Hangi müzisyen boğulmadan ölmüştür ki o derinliklerde?

Sene 2005… İş Bankası genç yetenekler yarışmasından haberim olduğunda, başvuruların bitmesine sadefece birkaç gün kalmıştı. Başvurumu gönderdiğimde çalmam gereken eserlerin çoğunu henüz bilmiyordum bile. Korku, heyecan, mutluluk, adeta bir motivasyon iksiri gibi beni daha da müziğe, fagota yönlendirmişti. Aylarca süren bir kamp hayatına girmiştim. Sabahları iki saat çalışıp, sonra derslere katılıyordum. Ardından akşam üzeri iki saat kadar daha çalışıp, Kadıköy’de kısa bir akşam yemeği molası verip, sonra okul kapanmadan tekrar iki saat çalışıyordum. Saat 21’de zombi gibi eve dönüyordum, haftasonları da dahil. Adrenalin ve motivasyon pozitif baharatlardı. Bir çeşit uyuşturucu gibi etkisi altına alıyorlardı beynimi. Yarışmadaki ciddi ortam çok hoşuma gitmişti. Bir sahne verilmişti bana. Çalıştığım, hazırladığım eserleri güzel bir salonda seslendirecektim. Belki üç beş kişilik bir jüri idi seyircim. Yine de olağanüstü derecede harika bir andı o dakikalarda koca salona hakim olmak.

Yarışmada çalarken sahneyi ne kadar benimsediğimi ve keyif aldığımı farkettim. O an yarışma bir yarışma olmaktan çıkmıştı. Ben, hazırladığım müziği seslendirmek için orada ayaktaydım. Salonun dört gözle dinleyen kulakları vardı. Dünyada bir tek ben nefes alıyordum o dakikalarda. Çünkü çalarak anlatacak samimi ve gerçek bir hikayem vardı. Notaların arasında gömülüydü yıllarca süren zorlu konservatuar yılları, haftanın yedi günü, saatlerce süren çalışmalarım. Sanki sahneye çıkınca bütün taşlar yerlerine oturdu.

Notaların arasında gömülüydü yıllarca süren zorlu konservatuar yılları, haftanın yedi günü, saatlerce süren çalışmalarım.

Birkaç hafta sonra eve gelen bir mektup ile Türkiye 1.si olduğumu öğrendim. Ne hissettiğimi halen hatırlıyorum. Demek buymuş emek ile kazanılan, diye düşündüm. Kullanmadığım potansiyeli kullanmıştım ilk kez. Aynı sene devlet opera bale orkestrasında çalısmaya başladım. Profesyonel bir kurumda daha 18 yaşındayken alınan bir kadrolu meslek sorumluluğu. Kafam karışıktı. Bir yanda İstanbul’un renkli hayatı, canlı konserler, festivaller, diğer yanda üç saat süren temsiller ve bitmek bilmeyen provalar. Fagota artık aşıktım. Ancak müzik yapmak için oturduğum sandalye bana uymamıştı. Kendime başka bir yol çizmem gerekiyordu. Yönümü değiştirmem, kendimi bulmam gerekiyordu.

Berlin Konservatuarı’na başvurdum ve kabul edildim. O yil Euro nerede ise 1,5 Lira’ya denk geliyordu. Üzerinden çok gecemese de, o zamanlar bu azıcık kur farkına çok yüksek bakılırdı. Berlin’de hem geçinip, hem okumak gözümü korkutuyordu. Asım Kocabıyık Vakfı’nın yurtdışı burs sayfasında kazandığım okulun adına rastladım. Heyecanla Taksim’deki Borusan ofisini aradım. Ankesörlü telefondan karşımdaki bayanı anlamaya çalışıyordum. Tabi
başvurabilirsiniz diyordu telefonun ucundaki ses. Pozitif bir sesti. Yağmurlu ve karanlık bir Kadıköy meydanına ışıktı o ses. Etrafı silip, beni kör eden parlak bir ışık, sarıvermişti tüm meydanı o ufacık telefon kulübesinden. Kulaklarım ısınmıştı. Tek istediğim hızla eve gidip, ilk biyografimi yazıp, kimliğimin bir fotokopisi ve Berlin’den gelen kabul mektubunu Borusan’a yetiştirmekti. Postaya vermeye korkmuştum evraklarımı. Birkaç hafta sonra bursiyer olarak seçildiğimi öğrendim. Hemen arkasından ikinci annem saydığım Zeynep Hamedi ile tanıştık. Halen hatırlarım, “Sana inanıyoruz Burak, çok güzel işler başaracaksın. Bizler de hep yanındayız.” demişti. Kullanmadığım potansiyeli artık tüm gücümle işlemeye hazırdım.

Almanya’ya yerleşmeden önce bir solo konserim oldu. Duo projem “Vintage Keys” ile İstanbul caz festivaline genç yetenek olarak seçilmiştik. Fransız Sokağı’nda, canlı fagot, barok müzik ve kendi yazdığım elektronik ritimleri birleştiren füzyon bir proje idi. Sıcak bir yaz akşamı, sokakta yüzlerce insan, bestelerim ile coşuyor, dans ediyordu. İşte rotayı bu yöne çeviriyoruz dedim fagotuma. Kendimiz olabileceğimiz, farklı müzik türlerini ve kültürleri birleştiren, sınıları silen, evrensel bir müziğin parçası olmak adına yola devam edecegiz.

Burak Özdemir

Burak Özdemir 2005 – 2008 yılları arası Asım Kocabıyık bursu ile Berlin Sanat Üniversitesi’nde master eğitimi gördü. 2008 – 2011 yıllarında, ikinci bir burs temin edilerek New York’taki Juilliard School’da doktora eğitimini tamamladı. Juilliard School’un tarihinde, bu yüksek programa kabul edilen ilk fagotçu olmayı başardı. Özdemir, 2009’da Lütfi Kırdar kongre sarayında  Borusan filarmoni orkestrası ile solist olarak Mozart fagot konçertosunu seslendirdi. 2008’de Dünyaca ünlü barok oda müziği grubu Musica Sequenza’yı kurdu. Özdemir, Dünya genelinde solo konserler vermekte, saygın festivaller, tiyatro kurumları ve konser salonlarından eser siparişleri almakta ve Deutsche Harmonia Mundi, Sony Music gibi büyük plak şirketleri için albüm kayıtları yapmaktadır. Özdemir, Sasha Waltz, Jordi Savall, William Christie, Edita Gruberova, Menahem Pressler ve Rolando Villazon gibi star sanatçılarla ortak çalışmakta ve özgün kültür projeleri ile Avrupa ve Amerika’da pek çok ödüle layık görülmüştür.

Beğen