<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bülent Demircioğlu, Borusan Turuncu sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://borusanturuncu.com/author/bulentdemircioglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://borusanturuncu.com/author/bulentdemircioglu/</link>
	<description>Yolu Borusan&#039;dan Geçen Hikâyeler</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 Nov 2024 08:30:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2022/12/cropped-turuncu-blog-06-32x32.png</url>
	<title>Bülent Demircioğlu, Borusan Turuncu sitesinin yazarı</title>
	<link>https://borusanturuncu.com/author/bulentdemircioglu/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Homo Sapiens Kapitalistmus Sürdürülebilirliğe Karşı</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/homo-sapiens-kapitalistmus-surdurulebilirlige-karsi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bülent Demircioğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jan 2020 13:42:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=2092</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanların, şirketlerin ve ülkelerin (burada siyasileri anlamak lazım) mevcut tutum ve davranışlarını gördükçe bir süredir aklıma şu sorular geliyor. Mevcut ekonomik sistem ile yani rekabetçi serbest piyasa ekonomisi ve yine insanlığın mevcut DNA şifreleri ile dünya üzerinde sürdürülebilirliği sağlamak gerçek anlamda mümkün mü? Yoksa bunlar çelişkili ve birbirlerine tamamen zıt süreçler mi? Biz boşuna mı [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/homo-sapiens-kapitalistmus-surdurulebilirlige-karsi/">Homo Sapiens Kapitalistmus Sürdürülebilirliğe Karşı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanların, şirketlerin ve ülkelerin (burada siyasileri anlamak lazım) mevcut tutum ve davranışlarını gördükçe bir süredir aklıma şu sorular geliyor. Mevcut ekonomik sistem ile yani rekabetçi serbest piyasa ekonomisi ve yine insanlığın mevcut DNA şifreleri ile dünya üzerinde sürdürülebilirliği sağlamak gerçek anlamda mümkün mü? Yoksa bunlar çelişkili ve birbirlerine tamamen zıt süreçler mi? Biz boşuna mı kürek çekiyoruz?</p>



<p>Burada ekolojik sistemin sürdürülebilirliğini kastediyorum. Zaten o olmaz ise yeryüzünde yaşam da olmayacak, ekonomik sistemin devamlılığı da söz konusu olmayacak. Tabii bu denkleme bir de dinlerin etkisini  dahil etmemiz gerekir. Bu veya buna benzer bir sorunun sorulduğuna dair literatürde  herhangi bir değerlendirme, yazı veya  araştırmaya da  rastlamadım.  Ülkemizdeki gazeteleri de  kavga siyaseti ve futbol dışında zaten hiç bir şey ilgilendirmiyor. Konunun parametrelerini biraz açayım.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Ekolojik sistem olmaz ise ne yeryüzünde yaşam ne de ekonomik sistemin devamlılığı söz konusu olur.</p></blockquote>



<p>Kapitalist ekonominin ana unsuru, olmazsa olmazı, tüketim ve tüketim artışıdır. Başta ekonomistler,  devlet yönetimleri, şirketler ve de vatandaşların odaklandığı en önemli parametre de ülke/ülkelerin gayrı safi milli hasıla artışı, başka bir deyişle milli gelir artışı, ülkenin, dünyanın  yıllık büyüme oranlarıdır. Hepimizin ömrü hayatımızda çokça şahit olduğu gibi bu temel göstergede bir negatif sapma olduğu anda (sıfır büyüme de buna dahildir), hele bir de bu durum birkaç çeyrekten uzun sürerse kriz çıkar, ülkede işsizlik, şirket iflasları, enflasyon, vergi artışları vs. olur, ülke fakirleşir.</p>



<p>Aynı durum şirketlerimiz için de geçerli. Her sene yıllık bütçelerimizde belli bir büyüme öngörmek durumundayız. Bu büyüme, ciro büyümesi olmasa bile mutlaka verimlilik ve/veya katma değer dolayısı ile kâr artışı şeklinde olmak zorundadır. Kötü yerel veya dünya konjonktürü durumunda kısa sürede kârsızlık  başlar, bunun neticesi  olarak  ciddi sıkıntılar baş gösterir. Kâr şirketlerin damarlarında akan ve ona hayat veren kan gibidir. Olmaz ise, önce  çalışan mutsuzluğu, sonra mali sorunlar birbirini takip eder.</p>



<p>Reel sektördeki bu sıkıntı süratle finans sektörü ve devlet maliyesine intikal eder. Serbest piyasa ekonomisinin bir diğer olmazsa olmazı, rekabet kavramı da bu büyüme/katma değeri artırma mecburiyetini zorunlu kılan diğer bir ana unsur. </p>



<h2><strong>KAPİTALİZMİN KASIRGASI</strong></h2>



<figure class="wp-block-image"><img width="750" height="505" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/avustralya-kanguru-yangin.jpg" alt="Avustralya’da yangından kaçmaya çalışan bir kanguru." class="wp-image-2103" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/avustralya-kanguru-yangin.jpg 750w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/avustralya-kanguru-yangin-300x202.jpg 300w" sizes="(max-width: 750px) 100vw, 750px" /><figcaption>Avustralya’da yangından kaçmaya çalışan bir kanguru.<br>Kaynak:&nbsp;<a href="https://www.nytimes.com/2019/12/31/world/australia/fires-red-skies-Mallacoota.html">Matthew Abbott, New York Times</a></figcaption></figure>



<p>Gelişmenin, refahın yaratıcısı ve motoru olan bu büyüme gereksinimi, (kâr edebilmek için) kapitalist sistemi bir noktadan sonra aynı bir kasırga gibi gitgide dönerek hızlanan ve sonunda ne olacağını kimsenin pek kestiremediği bir yapı haline getirmiştir.</p>



<p>Bu yapı kendini korumak için doğal olarak yanında pek çok ve de etik olmayan siyasi ve ticari sorunu da beraberinde getirmiştir. Bakınız enerji savaşları, bakınız giderek artan haksız  korumacılık, bakınız Enron olayı, Volkswagen’in karbon emisyonu hadisesi, bir dönem  Boeing’de, Siemens’te ortaya çıkan rüşvet skandalları, maliyet azaltmak için endüstriyel atıkların arıtılmadan çevreye salınması, denizlerin kirletilmesi, Amazon ormanlarının yakılması, dünyanın muhtelif bölgelerinde ortaya çıkan çöp dağları, Büyük Okyanus’taki dev plastik adası vs. Her gün dünyada yaşanan ama medyaya yansımayan irili ufaklı binlerce benzer olay… Kapitalizmin teorisyenleri de büyümeden kâr edebilen yeni bir ekonomik sistemi vaaz edebilmiş değillerdir. </p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" width="720" height="405" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/Okyanus-plastik.jpg" alt="Büyük Okyanus’taki dev plastik adası" class="wp-image-2104" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/Okyanus-plastik.jpg 720w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/Okyanus-plastik-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /><figcaption>Büyük Okyanus’taki dev plastik adası<br>Kaynak:&nbsp;&nbsp;<a href="https://sifiratik.co/2018/07/16/pasifik-okyanusunun-plastik-cop-yuzerek-gececek-adam/">Sıfır Atık</a></figcaption></figure>



<p>Ekonomik büyüme gereksiniminin motoru da insan DNA’sında mevcut. DNA’da bulunan  sahip olma güdüsü çoğu zaman ihtiras halini de alabiliyor. Bu sahip olma, başarıya sahip olma yani öznesel olabilir; bilimsel başarı, yönetimsel başarı, sanatsal veya sportif başarı, politikacıların iktidar olma başarısı olabilir veya nesnel yani iş dünyasında başarı ve varlığa sahip olma olabilir. Tüm bilimin ve medeniyetin gelişmesini sağlayan bu güdünün karanlık yüzü ise yukarıda bahsettiğim kapitalist kasırganın çekirdeğine enerji pompalaması ve döngüyü daha da hızlandırmasıdır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Sahip olma güdüsü kapitalist kasırganın döngüsünü hızlandırır.</p></blockquote>



<p>Dünyada üretilen ve tüketilen her şey tabiattan gelir. Enerji tabiattan (su, rüzgar, fosil yakıtlar, güneş vs), madenler tabiattan, su tabiattan. Biz sadece bilgi ve emek katarız. Büyüme ve paralelinde tüketim artışı demek, daha fazla tabii kaynağı tüketmek demek, daha fazla çevre zararı demek (açık madenler, ormanların yok edilmesi vs). Daha fazla üretmek ve tüketmek demek,  daha fazla endüstriyel atık demek, çevre ve hava kirliliği, çöp demektir. Sıfır atık, sıfır karbon emisyonuna ulaşmak, mevcut rekabetçi sistem içerisinde de nerede ise imkansız  görünmektedir.  Bilinen teknolojilerle buna ulaşmak aşırı maliyetli, bazı kimyasallar için ise henüz bilinen bir çözümü bile yoktur.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Dünyada üretilen ve tüketilen her şey tabiattan gelir. </p></blockquote>



<p>Güncel bir misal; son günlerde siyaset ve medyada termik santraller ile ilgili bir baca filtresi tartışması yaşıyoruz. Bir baca filtresi en fazla 8-10 milyon dolar. Bunda bile harcama yapıp, maliyeti artırıp rekabet gücünü düşürmemek için insan sağlığı aleyhine, tasarruf edilmeye çalışılıyor. İşin acı tarafı, esas konuşulmayan nokta, baca filtresinin sadece partikülleri tutacağı, zehirli baca gazlarına hiçbir etkisinin olmadığı. Bu gazları ortadan kaldırmak için santralin yanına nerede ise aynı maliyette bir kimya tesisi kurmak gerekir. Maliyeti en az 100 milyon dolar. Batı böyle arıtıyor. Gelişmekte olan ülkeler bunu nasıl yapacak? Tabii ki yapmayacak. Bizde olduğu gibi kimse adını bile anmayacak. Filtre taktık diye kendimizi kandıracağız.</p>



<h2><strong>DEĞİŞİM BİREYDE BAŞLAR</strong></h2>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" width="700" height="542" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/kus-plastik.jpg" alt="Uzak Pasifik adalarında plastikle beslenen Albatros kuşu" class="wp-image-2105" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/kus-plastik.jpg 700w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2020/01/kus-plastik-300x232.jpg 300w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /><figcaption>Uzak Pasifik adalarında plastikle beslenen Albatros kuşu Kaynak: <a href="http://chrisjordan.com/gallery/midway/#CF000313%2018x24">Chris Jordan</a></figcaption></figure>



<p>Diğer taraftan tüketim alışkanlıklarımızı biraz değiştirdiğimizi varsayalım ve şöyle bir dünya hayal edelim. Arabamızı 5 senede bir yerine, 7 senede bir değiştirelim; televizyonumuzu, cep telefonumuzu 3 sene daha fazla kullanalım; tişörtümüzü 2 değil 3 senede bir yenileyelim, elbisemizi 2 sene fazla kullanalım; ambalajlı ve işlenmiş gıda almayalım, manavdan, mahalle kasabından alışveriş edelim; ısrarla toplu taşıma kullanalım vs. Sıfır emisyon ve sıfır atık sertifikası olmayan hiçbir ürünü almayalım.</p>



<p>Son zamanlarda listeye kattığım bir başka husus da e-alışveriş yapmamak, dükkandan almak. Hiç dikkat ettiniz mi? E-alışveriş ne kadar büyük bir ambalaj malzemesi tüketimi ve atığa neden oluyor. Eminim yarısı geri kazanılamıyor ve çöp oluyor. Büyük bir karton kutu, metrelerce yapışkan ambalaj bandı, içinde köpük, baloncuklu naylon, onun içinde naylon torba, onun içinde pelür kağıdına sarılmış aldığımız ürün! Dükkandan alsak bir tek torbaya konacak, hatta hanımların çantalarına atabileceği bir şey.</p>



<p>Bunu tek tek, kapı kapı dağıtan lojistik şirketinin tüketimini, çevre kirliliğini, iadeler nedeniyle mükerrer ambalaj ve taşımaları saymıyorum bile. İnanılmaz bir tüketim savurganlığı! Kapitalizmin ruhuna tam uyumlu. Yukarıda bahsettiğim şekilde davranmak kişi olarak bize konforumuzdan  fazla bir şey kaybettirmez ama dünya üretimi yüzde 25 düşer, yüz binlerce şirket iflas eder, yüz milyonlarca insan işsiz kalır. Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere, bütün ülkeler krize girer. Öncelikle gelişmiş ülkelerde sosyal patlamalar olur.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Dünyanın değişmesinde hemfikiriz ama önce kendimizi değiştirmemiz gerektiğini anlamıyoruz.</p></blockquote>



<p>Ayrıca alıştığımız konfor alanının dışına çıkmaya insan psikolojisi ne kadar müsait emin değilim. Çoğumuzun ben yapmayayım, başkası yapsın diye düşüneceğini zannediyorum. Hepimiz dünyanın değişmesinde hemfikiriz ama bunun için önce kendimizin değişmesi gerektiğini anlamak istemiyoruz. Zaten buna hükümetler de  katiyen müsaade etmez, edemez. Her türlü vergi, KDV indirimi, ucuz kredi kampanyaları, devlet harcamalarını artırma gibi tedbirler ile tüketimi artırmaya gayret eder.</p>



<h2><strong>CİDDİ BİR GAYRET Mİ YOKSA POLYANACILIK MI?</strong></h2>



<p>Sürdürülebilirlik ile ilgili ciddi çalışmalar ve kampanyalar yapan sivil toplum örgütleri, politikacılar, programlarına alan politik partiler ve uygulamalar geliştiren özellikle Avrupa devletleri var. Bu gayretlerin başarılı olmasını yürekten diliyorum. Bu gayretler bir neticeye ulaşacak mı yoksa kapitalizm fırtınası içerisinde naif çabalar olarak mı kalacak bilmiyorum.  Sadece Avrupa’da bu gayret var. Diğer ülkelerin ise kararlı bir yaklaşımları yok. Sürdürülebilirlik tedbirlerinin rekabet güçlerini azalttığını düşünüyorlar. </p>



<p>Şirketler de aynı düşüncede. Kapitalist süreçte haklılar da. (Unutmamak lazım ki Batı 18. ve 19. yüzyılda büyük ölçüde insanı, 20. yüzyılın ilk yarısında da çevreyi sömürerek bu zenginliği sağladı!)  En büyük iki güçten biri ABD de Paris Çevre Anlaşmasından imzasını çekiyor. Çin imzalamadı bile. ABD’de politikacıların önemli bir kısmı karbon emisyonunun yarattığı sera etkisine ve küresel ısınmaya inanmıyor ve bunların geçici tabiat olayları olduğunu düşünüyor. </p>



<p>1970’li yıllarda bina inşaatlarında veya şehir şebekelerinde hesap yapılırken kişi başı günlük su kullanımı 40 litre kabul edilirdi. Bugün AB’de kişi başı su kullanımı 147 litre. Ülkemizde ise şaşırtıcı bir şekilde 189 litre. Bu konfor alanından kim nasıl vazgeçecek bilemiyorum. Bunda endüstri ve tarımın payının da olduğunu söylemeliyiz.</p>



<p>İlgili literatürde görüyoruz, dünyada birçok şirket, başta büyük uluslararası şirketler olmak üzere, sürdürülebilirlik programları yapıyor, projeler üretiyor. Bunları yayınlıyorlar ama pazarda söyledikleri ile yaptıkları birbirini  pek de tutmuyor. Bunları ne kadar inanarak yaptıkları, ne kadar moda trende uymak için yaptıkları, ne kadar pazarlama aracı olarak kullandıkları bende gerçek bir soru işareti. Greta Thunberg’i idolleştiriyoruz ama aslında hep beraber polyanacılık mı oynuyoruz, şüpheliyim.</p>



<h2><strong>KONTROLSÜZ SORUNLAR</strong></h2>



<p>Dikkate almamız gereken bir diğer husus da dünya nüfusunun kontrolsüz bir şekilde artması. Asrın başında 6.5 milyar olan nüfusun 2050’de 10 milyar olması bekleniyor. Dünyanın bu nüfusu beslemesinin ancak GDO’lu tarım ürünlerinin, suni gübrelemenin,  daha fazla tarım ilacının kullanılması  ile mümkün olabileceği söyleniyor. Bu tarz  genetik değişikliklerin ve tarımın uzun vadede ne gibi ekolojik felaketler yaratabileceğini de henüz bilemiyoruz. Nüfus artışının önemli bir kısmı gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerden geliyor. En önemli etkenlerden biri eğitimsizlik ile beraber inançların insanların hayatındaki çok önemli etkisi. Semavi dinlerin hepsi doğum kontrolünü yasaklıyor. <br></p>



<p>Birleşmiş Milletler’in dünyada gördüğü en büyük sorunlardan biri  hem ülkelerin kendi içerisinde (gelişmiş ülkeler de buna dahil) hem de ülkeler arasındaki gelir dağılımının hızla bozulması.  İnsanın en doğal hakkı olan beslenme ve barınma ihtiyacını teminde zorlanan, yaşamak için birincil önceliği bu olan ve giderek artan bu nüfusa  önce çevreyi koru demek, buna ikna etmek sadece hayal. Doğal olarak hayatta kalma içgüdüsü ile tabiattan ne koparabiliyorsa koparıp alacak, çevreyi de kirletecek, ormanı da kesecek, ısınmak için en  kötü kömürü de yakacak, kaçak elektrik de kullanacak.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Beslenme ve barınma ihtiyacını temin etmede zorlanan insanı çevreyi korumaya ikna etmek hayal.</p></blockquote>



<p>Gelir dağılımındaki bu bozulma aynı zamanda bilinen tüm değer yargılarını ters yüz etti. Artık kimse hikayedeki karıncaya öykünmüyor. Ağustos böceği, zenginler ve ünlüler rol model oldu. Bütün bir toplum benzer bir zihniyet içine girdiğinde, parasal açıdan kazançlı işlere, toplumsal açıdan kazançlı işlerden çok daha fazla değer verildiğinde, bunun yıkıcı sonuçlarını engellemek artık imkansızdır. Paranın ilahlaşması sonucu insanların çevreyi hiç ama hiç önemsemeyeceği maalesef gerçek. “Benden sonra tufan”, deyişi tam da bunun için söylenmiş.</p>



<p>Basit analizde karşımıza işte böyle bir sürdürülebilirlik tablosu çıkıyor. Benim değerlendirmemle  sistem sürdürülebilir gözükmüyor. Tabiat ana bir dizi felaket ile dengesini sağlar. Yeryüzünde hayat yeniden mi başlar? İnsanlık önce tabiatı sonra kendini mi yok eder? Mucize bir akıllanma ile sosyo-ekolojik sistemi yeniden mi kurar?</p>



<p>Bilmiyorum ama böyle gitmeyeceğini biliyorum. Siz ne dersiniz?</p>



<p>Sözün özü Stephen Hawking’den “Bana herkes, kainatta bizden daha gelişmiş medeniyetlerin olup olmadığını, soruyor. Kainatta milyarlarca galaksi ve gezegen mevcut, olma ihtimali çok ama ben belli bir medeniyet seviyesine geldiklerinde kendi kendilerini tahrip etmiş olduklarını düşünüyorum.”</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/homo-sapiens-kapitalistmus-surdurulebilirlige-karsi/">Homo Sapiens Kapitalistmus Sürdürülebilirliğe Karşı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetin Anahtarı: Merak Etmek</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/medeniyetin-anahtari-merak-etmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bülent Demircioğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jul 2018 22:27:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Boyu Öğrenme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=202</guid>

					<description><![CDATA[<p>Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden yola çıkarak neden “mutlu değiliz? neden gelişemiyoruz?”a dair bir sorgulama.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/medeniyetin-anahtari-merak-etmek/">Medeniyetin Anahtarı: Merak Etmek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>20. yüzyılın başında Dr. Abraham Maslow ve devamında onun öğrencileri tarafından yapılan araştırmalarda, insan ruhunun muhtelif ihtiyaçları olduğu ve bu ihtiyaçların giderilmesinin insan mutluluğu ve motivasyonunu arttırdığı gözlemlenmiş.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium"><img loading="lazy" width="300" height="212" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/maslow_ihtiyaclar_hiyerarsisi-300x212.jpg" alt="Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi" class="wp-image-204" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/maslow_ihtiyaclar_hiyerarsisi-300x212.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/maslow_ihtiyaclar_hiyerarsisi.jpg 697w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></figure></div>


<p>Bu ihtiyaçlar basit ihtiyaçlardan komplike ihtiyaçlara doğru yükselen bir piramit şeklindedir. Kısaca özetlememiz gerekirse birinci tür ihtiyaçlar biyolojik ihtiyaçlardır ve ilk sırada beslenme ve barınma ihtiyacı gelir. Halen dünyada açlık sınırında yaşayan insan ve topluluklar varsa da bu ihtiyacın son yüzyılda önemli ölçüde giderildiğini söyleyebiliriz. Bu gruptan ikinci ihtiyaç korunma ihtiyacıdır. İnsanın avcı toplayıcı yaşam tarzından tarım üretimine geçmelerinden sonra ağırlıklı olarak ortaya çıkmıştır. Tarımın doğası gereği çok sayıda tekil aile bir arada yaşamaya başlamış, önce kabileler (aşiretler), sonra kavimler meydana gelmiştir. Bu toplulukların hem dış tehlikelerden korunması hem kendi aralarındaki sorunların çözümü hem de ürünlerin korunması (hırsızlık, sel, yangın vs.’ye karşı maddi korunma) için kabile reisleri ortaya çıkmıştır. Topluluklar büyüdükçe, krallar ve devletler bu koruma görevini üstlenmiştir. Bugün dünyada orta çağda olduğundan çok daha az kıtlık, salgın ve savaşlardan dolayı ölümler oluyor. Kişinin maddi durumunun ve işinin korunması da bu korunma ihtiyacı kapsamına giriyor ki günümüzde sosyal devlet anlayışı, sendikalar ve kooperatifler bu görevi yerine getiriyorlar.</p>



<p>İkinci ihtiyaç grubu psikolojik ihtiyaçlardır. Bu gruptaki ilk ve sıralamadaki üçüncü ihtiyaç “sahip olma” ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç maddi olduğu kadar aile, arkadaşlık, sosyal çevre sahipliği gibi manevi ihtiyaçları da kapsar. İnsan ruhunun maddiyat konusundaki sınırsız doyumsuzluğu nedeniyle bu ihtiyaç insanlığın ekonomik zenginliğini yarattığı gibi yolsuzluklar, bitmeyen politik kavgalar, etnik grupların, mezheplerin ve devletlerin daha çok şeye sahip olmak, kendi aralarında üstünlük kurma çabaları ve tabii en kötüsü savaşlar ile insanlığın mahvına bile yol açabilir. Bu nedenle tüm semavi dinler, insanın nefsini kontrol etmesine, tevazuya, şükretmeye öğretilerinde büyük önem vermişlerdir.</p>



<p>Diğer psikolojik ihtiyaç, toplumda itibar görme ve mevki sahibi olma ihtiyacıdır. Buradan saygınlık, beğenilme anlaşılmaması gerektiğini özellikle belirtmek isterim. Parasal güç ve yönetimsel gücü ifade eder.</p>



<p>İlk iki grup ihtiyacın karşılanması, kısa süreli mutluluk ve motivasyon artışına yol açar, kısa sürede etkisini yitirir. Bunun neticesinde insan ruhu yeniden motive olmak için daha fazlasını talep edecektir. Daha iyi gıdalar, moda giysiler, spor arabalar, daha çok gelir, daha yüksek mevkiler vs. gibi. Modern pazarlama teknikleri tamamen insanın bu zaafının sömürülmesi üstüne kurulmuştur.</p>



<p>Üçüncü grup “gelişim” ihtiyaçlarıdır. İlki öğrenme, bilgilenme ve hayata anlam kazandırma ihtiyacıdır. Estetik ve sanat da bu gruba girer. İnsan ve toplumun gelişimini sağlayan, tüm bilimsel, teknik, sanatsal gelişimi sağlayan bu seviyedir. Medenileşmenin anasıdır.</p>



<p>Son seviye ise toplum tarafından sevilme, takdir edilme, saygı duyulma, örnek alınma ve topluma bir şeyler verme ihtiyacıdır.</p>



<p>“Gelişim” ihtiyaçlarının tatmini, hayatımıza anlam kazandırır, uzun süreli mutluluk ve motivasyon sağlar.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Gelişim ihtiyaçlarımızın tatmini, hayatımıza anlam, mutluluk ve motivasyon kazandırır.</p></blockquote>



<p>Söz konusu araştırmanın en önemli bulgularından biri, bir ihtiyaç seviyesinden bir üsttekine çıkabilmek için insan ruhunun, alt seviyenin tamamen tatmin olmasına gerek duymamasıdır. Alt seviye asgari bir düzeyde tatmin olmuşsa ruhumuzu rahatlıkla üst seviyeye taşıyabiliriz. Biri diğerine mâni değil.</p>



<p>Bütün bunlardan şu varsayımı yapabiliriz. Gelişmekte olan ülkelerin ve tabii ülkemizin esas sorunu, ruhumuzu bu “gelişim” ihtiyacı seviyesine taşıyamamaktır. Bugün Türkiye’de 10 bin dolar gelirimiz var, yollarımız, köprülerimiz, otomobil, beyaz eşya, çelik vs. fabrikalarımız, modern hastanelerimiz vs. vs. var. Senede 100 binden fazla BMW, Mercedes, Audi vs. alacak paramız var. Modernleştik mi? Evet.</p>



<p>Medenileştik mi? Hayır. Gelişmiş ülke statüsünde miyiz? Hayır. Mutlu muyuz? Hayır. Kaçımız şu tür şeyleri merak ediyor: Gökyüzü neden mavi görünür? Patlıcan neden meyvedir? Plüton neden artık gezegen sayılmıyor?</p>



<p>Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2018 bütçesi nedir? 10 yıllık bir perspektifte Avrupa şampiyonlar ligi ve UEFA liginde 1 puan almak veya 1 gol atmak için Fenerbahçe ve Galatasaray, Real Madrid ve Barselona’ya göre ne kadar para harcıyor? Bu sonuncusunu ben merak ettim ve araştırdım. Sonuç utanç verici. Biz önemli ölçüde, daha fazla harcıyoruz. Shakhtar, Monaco gibi yarışmacı takımlar ile olan menfi fark ise korkunç. Ama netice? Sıfır.</p>



<p>Kaçımız bunlar gibi günlük hayatımızdaki binlerce şeyin ve olayın nedenini merak ediyor, araştırıyor, öğreniyor? Toplum olarak asırlardır karnımızı doyurma, para kazanma ve mevki sahibi olma kısır döngüsünden bir türlü çıkamıyoruz. Orta gelir tuzağı denilen tam da bu. Biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarımızın tam tatmini tabiatımız gereği mümkün olmadığı için de bir türlü mutlu ve motive olamıyoruz. Ben biliyorum demenin gurur ve mutluluğunu yaşayamıyoruz. Bilgi hayata anlam kazandırır, karşılaştığımız olaylarda sebep sonuç ilişkisi kurabilmemizi sağlar.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Kaçımız günlük hayatımızdaki binlerce şeyin ve olayın nedenini merak ediyor, araştırıyor, öğreniyor?</p></blockquote>



<p>Merak etmeye, sorgulamaya, araştırmaya, öğrenmeye ve bunu alışkanlık haline getirmeye başladığımız gün toplum olarak bir kuantum sıçraması yapacağız. Bilgi toplumunun özü bu. O zaman, bilim ve teknolojimiz de gelişecek, Nobel ödülü ve Olimpiyat madalyası sayılarımız da katlanarak artacak, uluslararası üne sahip rock gruplarımız ve artistlerimiz de olacak, otel fiyatlarımız da her şey dahil 25 Euro’dan, her şey hariç 250 Euro’ya çıkacak. Her dünya kupasına da katılıyor olacağız.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Merak etmeye, sorgulamaya, araştırmaya başladığımız gün toplum olarak kuantum sıçraması yapacağız.</p></blockquote>



<p>Zihnimizde bu değişimi yapmak hem çok kolay hem çok zor. Başta skolastik ve sadece yarışmacı yetiştiren eğitim sistemimiz bu olgunun tam tersine çalışıyor. Alışkanlıklarımız, çevremiz, aileden gördüklerimiz, devlet yönetim tarzımız bu evrime karşı şuur altımızda görünmez duvarlar örüyor. Merak etmek, araştırmak, öğrenmek, doğrusunu ve iyisini yapmak yerine kolaycılık, palyatif çözümler, günü kurtarmak, sorunların çözümünü hep bir babadan beklemek (aile babamız, patronumuz, aşiret reisi, devlet baba) ve sızlanmak genel davranış biçimimiz.</p>



<p>Sigarayı bırakmak gibi, öncelikle eğitimli kesim bu sıçramayı beyninde kısa sürede yapabilir. Özellikle gençler, lütfen Facebook, Twitter ve Instagram’ın esiri olmayı bırakın ve her gün işimiz ile ilgili olsun veya olmasın bir şeyleri merak etmeye başlayın.<br></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/medeniyetin-anahtari-merak-etmek/">Medeniyetin Anahtarı: Merak Etmek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
