İnsanların, şirketlerin ve ülkelerin (burada siyasileri anlamak lazım) mevcut tutum ve davranışlarını gördükçe bir süredir aklıma şu sorular geliyor. Mevcut ekonomik sistem ile yani rekabetçi serbest piyasa ekonomisi ve yine insanlığın mevcut DNA şifreleri ile dünya üzerinde sürdürülebilirliği sağlamak gerçek anlamda mümkün mü? Yoksa bunlar çelişkili ve birbirlerine tamamen zıt süreçler mi? Biz boşuna mı kürek çekiyoruz?

Burada ekolojik sistemin sürdürülebilirliğini kastediyorum. Zaten o olmaz ise yeryüzünde yaşam da olmayacak, ekonomik sistemin devamlılığı da söz konusu olmayacak. Tabii bu denkleme bir de dinlerin etkisini dahil etmemiz gerekir. Bu veya buna benzer bir sorunun sorulduğuna dair literatürde herhangi bir değerlendirme, yazı veya araştırmaya da rastlamadım. Ülkemizdeki gazeteleri de kavga siyaseti ve futbol dışında zaten hiç bir şey ilgilendirmiyor. Konunun parametrelerini biraz açayım.

Ekolojik sistem olmaz ise ne yeryüzünde yaşam ne de ekonomik sistemin devamlılığı söz konusu olur.

Kapitalist ekonominin ana unsuru, olmazsa olmazı, tüketim ve tüketim artışıdır. Başta ekonomistler, devlet yönetimleri, şirketler ve de vatandaşların odaklandığı en önemli parametre de ülke/ülkelerin gayrı safi milli hasıla artışı, başka bir deyişle milli gelir artışı, ülkenin, dünyanın yıllık büyüme oranlarıdır. Hepimizin ömrü hayatımızda çokça şahit olduğu gibi bu temel göstergede bir negatif sapma olduğu anda (sıfır büyüme de buna dahildir), hele bir de bu durum birkaç çeyrekten uzun sürerse kriz çıkar, ülkede işsizlik, şirket iflasları, enflasyon, vergi artışları vs. olur, ülke fakirleşir.

Aynı durum şirketlerimiz için de geçerli. Her sene yıllık bütçelerimizde belli bir büyüme öngörmek durumundayız. Bu büyüme, ciro büyümesi olmasa bile mutlaka verimlilik ve/veya katma değer dolayısı ile kâr artışı şeklinde olmak zorundadır. Kötü yerel veya dünya konjonktürü durumunda kısa sürede kârsızlık başlar, bunun neticesi olarak ciddi sıkıntılar baş gösterir. Kâr şirketlerin damarlarında akan ve ona hayat veren kan gibidir. Olmaz ise, önce çalışan mutsuzluğu, sonra mali sorunlar birbirini takip eder.

Reel sektördeki bu sıkıntı süratle finans sektörü ve devlet maliyesine intikal eder. Serbest piyasa ekonomisinin bir diğer olmazsa olmazı, rekabet kavramı da bu büyüme/katma değeri artırma mecburiyetini zorunlu kılan diğer bir ana unsur.

KAPİTALİZMİN KASIRGASI

Avustralya’da yangından kaçmaya çalışan bir kanguru.
Kaynak: Matthew Abbott, New York Times

Gelişmenin, refahın yaratıcısı ve motoru olan bu büyüme gereksinimi, (kâr edebilmek için) kapitalist sistemi bir noktadan sonra aynı bir kasırga gibi gitgide dönerek hızlanan ve sonunda ne olacağını kimsenin pek kestiremediği bir yapı haline getirmiştir.

Bu yapı kendini korumak için doğal olarak yanında pek çok ve de etik olmayan siyasi ve ticari sorunu da beraberinde getirmiştir. Bakınız enerji savaşları, bakınız giderek artan haksız korumacılık, bakınız Enron olayı, Volkswagen’in karbon emisyonu hadisesi, bir dönem Boeing’de, Siemens’te ortaya çıkan rüşvet skandalları, maliyet azaltmak için endüstriyel atıkların arıtılmadan çevreye salınması, denizlerin kirletilmesi, Amazon ormanlarının yakılması, dünyanın muhtelif bölgelerinde ortaya çıkan çöp dağları, Büyük Okyanus’taki dev plastik adası vs. Her gün dünyada yaşanan ama medyaya yansımayan irili ufaklı binlerce benzer olay… Kapitalizmin teorisyenleri de büyümeden kâr edebilen yeni bir ekonomik sistemi vaaz edebilmiş değillerdir.

Büyük Okyanus’taki dev plastik adası
Kaynak:  Sıfır Atık

Ekonomik büyüme gereksiniminin motoru da insan DNA’sında mevcut. DNA’da bulunan sahip olma güdüsü çoğu zaman ihtiras halini de alabiliyor. Bu sahip olma, başarıya sahip olma yani öznesel olabilir; bilimsel başarı, yönetimsel başarı, sanatsal veya sportif başarı, politikacıların iktidar olma başarısı olabilir veya nesnel yani iş dünyasında başarı ve varlığa sahip olma olabilir. Tüm bilimin ve medeniyetin gelişmesini sağlayan bu güdünün karanlık yüzü ise yukarıda bahsettiğim kapitalist kasırganın çekirdeğine enerji pompalaması ve döngüyü daha da hızlandırmasıdır.

Sahip olma güdüsü kapitalist kasırganın döngüsünü hızlandırır.

Dünyada üretilen ve tüketilen her şey tabiattan gelir. Enerji tabiattan (su, rüzgar, fosil yakıtlar, güneş vs), madenler tabiattan, su tabiattan. Biz sadece bilgi ve emek katarız. Büyüme ve paralelinde tüketim artışı demek, daha fazla tabii kaynağı tüketmek demek, daha fazla çevre zararı demek (açık madenler, ormanların yok edilmesi vs). Daha fazla üretmek ve tüketmek demek, daha fazla endüstriyel atık demek, çevre ve hava kirliliği, çöp demektir. Sıfır atık, sıfır karbon emisyonuna ulaşmak, mevcut rekabetçi sistem içerisinde de nerede ise imkansız görünmektedir. Bilinen teknolojilerle buna ulaşmak aşırı maliyetli, bazı kimyasallar için ise henüz bilinen bir çözümü bile yoktur.

Dünyada üretilen ve tüketilen her şey tabiattan gelir.

Güncel bir misal; son günlerde siyaset ve medyada termik santraller ile ilgili bir baca filtresi tartışması yaşıyoruz. Bir baca filtresi en fazla 8-10 milyon dolar. Bunda bile harcama yapıp, maliyeti artırıp rekabet gücünü düşürmemek için insan sağlığı aleyhine, tasarruf edilmeye çalışılıyor. İşin acı tarafı, esas konuşulmayan nokta, baca filtresinin sadece partikülleri tutacağı, zehirli baca gazlarına hiçbir etkisinin olmadığı. Bu gazları ortadan kaldırmak için santralin yanına nerede ise aynı maliyette bir kimya tesisi kurmak gerekir. Maliyeti en az 100 milyon dolar. Batı böyle arıtıyor. Gelişmekte olan ülkeler bunu nasıl yapacak? Tabii ki yapmayacak. Bizde olduğu gibi kimse adını bile anmayacak. Filtre taktık diye kendimizi kandıracağız.

DEĞİŞİM BİREYDE BAŞLAR

Uzak Pasifik adalarında plastikle beslenen Albatros kuşu Kaynak: Chris Jordan

Diğer taraftan tüketim alışkanlıklarımızı biraz değiştirdiğimizi varsayalım ve şöyle bir dünya hayal edelim. Arabamızı 5 senede bir yerine, 7 senede bir değiştirelim; televizyonumuzu, cep telefonumuzu 3 sene daha fazla kullanalım; tişörtümüzü 2 değil 3 senede bir yenileyelim, elbisemizi 2 sene fazla kullanalım; ambalajlı ve işlenmiş gıda almayalım, manavdan, mahalle kasabından alışveriş edelim; ısrarla toplu taşıma kullanalım vs. Sıfır emisyon ve sıfır atık sertifikası olmayan hiçbir ürünü almayalım.

Son zamanlarda listeye kattığım bir başka husus da e-alışveriş yapmamak, dükkandan almak. Hiç dikkat ettiniz mi? E-alışveriş ne kadar büyük bir ambalaj malzemesi tüketimi ve atığa neden oluyor. Eminim yarısı geri kazanılamıyor ve çöp oluyor. Büyük bir karton kutu, metrelerce yapışkan ambalaj bandı, içinde köpük, baloncuklu naylon, onun içinde naylon torba, onun içinde pelür kağıdına sarılmış aldığımız ürün! Dükkandan alsak bir tek torbaya konacak, hatta hanımların çantalarına atabileceği bir şey.

Bunu tek tek, kapı kapı dağıtan lojistik şirketinin tüketimini, çevre kirliliğini, iadeler nedeniyle mükerrer ambalaj ve taşımaları saymıyorum bile. İnanılmaz bir tüketim savurganlığı! Kapitalizmin ruhuna tam uyumlu. Yukarıda bahsettiğim şekilde davranmak kişi olarak bize konforumuzdan fazla bir şey kaybettirmez ama dünya üretimi yüzde 25 düşer, yüz binlerce şirket iflas eder, yüz milyonlarca insan işsiz kalır. Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere, bütün ülkeler krize girer. Öncelikle gelişmiş ülkelerde sosyal patlamalar olur.

Dünyanın değişmesinde hemfikiriz ama önce kendimizi değiştirmemiz gerektiğini anlamıyoruz.

Ayrıca alıştığımız konfor alanının dışına çıkmaya insan psikolojisi ne kadar müsait emin değilim. Çoğumuzun ben yapmayayım, başkası yapsın diye düşüneceğini zannediyorum. Hepimiz dünyanın değişmesinde hemfikiriz ama bunun için önce kendimizin değişmesi gerektiğini anlamak istemiyoruz. Zaten buna hükümetler de katiyen müsaade etmez, edemez. Her türlü vergi, KDV indirimi, ucuz kredi kampanyaları, devlet harcamalarını artırma gibi tedbirler ile tüketimi artırmaya gayret eder.

CİDDİ BİR GAYRET Mİ YOKSA POLYANACILIK MI?

Sürdürülebilirlik ile ilgili ciddi çalışmalar ve kampanyalar yapan sivil toplum örgütleri, politikacılar, programlarına alan politik partiler ve uygulamalar geliştiren özellikle Avrupa devletleri var. Bu gayretlerin başarılı olmasını yürekten diliyorum. Bu gayretler bir neticeye ulaşacak mı yoksa kapitalizm fırtınası içerisinde naif çabalar olarak mı kalacak bilmiyorum. Sadece Avrupa’da bu gayret var. Diğer ülkelerin ise kararlı bir yaklaşımları yok. Sürdürülebilirlik tedbirlerinin rekabet güçlerini azalttığını düşünüyorlar.

Şirketler de aynı düşüncede. Kapitalist süreçte haklılar da. (Unutmamak lazım ki Batı 18. ve 19. yüzyılda büyük ölçüde insanı, 20. yüzyılın ilk yarısında da çevreyi sömürerek bu zenginliği sağladı!) En büyük iki güçten biri ABD de Paris Çevre Anlaşmasından imzasını çekiyor. Çin imzalamadı bile. ABD’de politikacıların önemli bir kısmı karbon emisyonunun yarattığı sera etkisine ve küresel ısınmaya inanmıyor ve bunların geçici tabiat olayları olduğunu düşünüyor.

1970’li yıllarda bina inşaatlarında veya şehir şebekelerinde hesap yapılırken kişi başı günlük su kullanımı 40 litre kabul edilirdi. Bugün AB’de kişi başı su kullanımı 147 litre. Ülkemizde ise şaşırtıcı bir şekilde 189 litre. Bu konfor alanından kim nasıl vazgeçecek bilemiyorum. Bunda endüstri ve tarımın payının da olduğunu söylemeliyiz.

İlgili literatürde görüyoruz, dünyada birçok şirket, başta büyük uluslararası şirketler olmak üzere, sürdürülebilirlik programları yapıyor, projeler üretiyor. Bunları yayınlıyorlar ama pazarda söyledikleri ile yaptıkları birbirini pek de tutmuyor. Bunları ne kadar inanarak yaptıkları, ne kadar moda trende uymak için yaptıkları, ne kadar pazarlama aracı olarak kullandıkları bende gerçek bir soru işareti. Greta Thunberg’i idolleştiriyoruz ama aslında hep beraber polyanacılık mı oynuyoruz, şüpheliyim.

KONTROLSÜZ SORUNLAR

Dikkate almamız gereken bir diğer husus da dünya nüfusunun kontrolsüz bir şekilde artması. Asrın başında 6.5 milyar olan nüfusun 2050’de 10 milyar olması bekleniyor. Dünyanın bu nüfusu beslemesinin ancak GDO’lu tarım ürünlerinin, suni gübrelemenin, daha fazla tarım ilacının kullanılması ile mümkün olabileceği söyleniyor. Bu tarz genetik değişikliklerin ve tarımın uzun vadede ne gibi ekolojik felaketler yaratabileceğini de henüz bilemiyoruz. Nüfus artışının önemli bir kısmı gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerden geliyor. En önemli etkenlerden biri eğitimsizlik ile beraber inançların insanların hayatındaki çok önemli etkisi. Semavi dinlerin hepsi doğum kontrolünü yasaklıyor.

Birleşmiş Milletler’in dünyada gördüğü en büyük sorunlardan biri hem ülkelerin kendi içerisinde (gelişmiş ülkeler de buna dahil) hem de ülkeler arasındaki gelir dağılımının hızla bozulması. İnsanın en doğal hakkı olan beslenme ve barınma ihtiyacını teminde zorlanan, yaşamak için birincil önceliği bu olan ve giderek artan bu nüfusa önce çevreyi koru demek, buna ikna etmek sadece hayal. Doğal olarak hayatta kalma içgüdüsü ile tabiattan ne koparabiliyorsa koparıp alacak, çevreyi de kirletecek, ormanı da kesecek, ısınmak için en kötü kömürü de yakacak, kaçak elektrik de kullanacak.

Beslenme ve barınma ihtiyacını temin etmede zorlanan insanı çevreyi korumaya ikna etmek hayal.

Gelir dağılımındaki bu bozulma aynı zamanda bilinen tüm değer yargılarını ters yüz etti. Artık kimse hikayedeki karıncaya öykünmüyor. Ağustos böceği, zenginler ve ünlüler rol model oldu. Bütün bir toplum benzer bir zihniyet içine girdiğinde, parasal açıdan kazançlı işlere, toplumsal açıdan kazançlı işlerden çok daha fazla değer verildiğinde, bunun yıkıcı sonuçlarını engellemek artık imkansızdır. Paranın ilahlaşması sonucu insanların çevreyi hiç ama hiç önemsemeyeceği maalesef gerçek. “Benden sonra tufan”, deyişi tam da bunun için söylenmiş.

Basit analizde karşımıza işte böyle bir sürdürülebilirlik tablosu çıkıyor. Benim değerlendirmemle sistem sürdürülebilir gözükmüyor. Tabiat ana bir dizi felaket ile dengesini sağlar. Yeryüzünde hayat yeniden mi başlar? İnsanlık önce tabiatı sonra kendini mi yok eder? Mucize bir akıllanma ile sosyo-ekolojik sistemi yeniden mi kurar?

Bilmiyorum ama böyle gitmeyeceğini biliyorum. Siz ne dersiniz?

Sözün özü Stephen Hawking’den “Bana herkes, kainatta bizden daha gelişmiş medeniyetlerin olup olmadığını, soruyor. Kainatta milyarlarca galaksi ve gezegen mevcut, olma ihtimali çok ama ben belli bir medeniyet seviyesine geldiklerinde kendi kendilerini tahrip etmiş olduklarını düşünüyorum.”

Bülent Demircioğlu

Bülent Demircioğlu, Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı. İyi bir futbol takipçisi, elektrogitar koleksiyoneri ve üzerine iki kitap yazacak kadar yelken tutkunudur.

Beğeni
1