<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Burcu Otman Bektaş, Borusan Turuncu sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://borusanturuncu.com/author/burcuotmanbektas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://borusanturuncu.com/author/burcuotmanbektas/</link>
	<description>Yolu Borusan&#039;dan Geçen Hikâyeler</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Jul 2026 12:24:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2022/12/cropped-turuncu-blog-06-32x32.png</url>
	<title>Burcu Otman Bektaş, Borusan Turuncu sitesinin yazarı</title>
	<link>https://borusanturuncu.com/author/burcuotmanbektas/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 08:54:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5216</guid>

					<description><![CDATA[<p>İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer &#8220;iyi niyet beyanı&#8221; olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/">Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer &#8220;iyi niyet beyanı&#8221; olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de düzenlenen Sosyal Sürdürülebilirlik Platformunun paylaşım toplantısına Borusan Grubu’nu temsilen katılma fırsatım oldu. Programın odağında insan hakları durum tespiti, sosyal sürdürülebilirlik uygulamaları ve Avrupa’daki düzenleyici dönüşümün şirketlerde nasıl karşılık bulduğu vardı. Bütün bu teknik başlıkların ötesinde ben Kopenhag’dan biraz farklı bir odakla döndüm. Not defterimde mevzuat maddeleri, örnek uygulamalar ve yeni kavramlar var. Ama bütün bunların yanında bence odaklanmamız gereken daha büyük bir soru var: “Sosyal sürdürülebilirlik sahada nasıl uygulanır?”</p>



<p>Son birkaç yıldır insan hakları, tedarik zinciri sorumluluğu, şikâyet ve telafi mekanizmaları, adil geçiş gibi konular iş dünyasında daha görünür hale geldi. Avrupa’daki mevzuat bunu hızlandırıyor; kalkınma odaklı bankalar, büyük fonlar ve müşteriler de benzer beklentiler koyuyor. Şirketler neyi açıklayacağını, hangi süreçleri kuracağını, hangi risklere bakacağını bu çerçeveler sayesinde artık daha net görüyor. Bunların hepsi önemli. Ama gelin dürüst olalım: İş artık bir politika yayımlamak, tedarikçiye davranış kuralları göndermek ya da birkaç denetim yapmakla sınırlanmıyor. Bunlar düzenli olarak yapılıyor. Politikalar yazılır, etik kodlar paylaşılır, eğitimler verilir. Peki ya sonra? Günlük iş yapışımız gerçekten değişiyor mu? Kendi operasyonumuzda bir şeyleri oturttuk diyelim; tedarikçimizin, müşterimizin, iş ortağımızın iş yapışına nasıl dokunacağız?</p>



<p>Kopenhag’da konuşulanlar bana bu soruları yeniden düşündürdü. Toplantıda özellikle dört konunun çok öne çıktığını söyleyebilirim: Hak sahiplerinin sesinin gerçekten duyulup duyulmadığı, tedarik zincirindeki çelişkiler, şikâyet ve telafi mekanizmalarının kâğıt üstünde kalıp kalmadığı ve yeni risklerin bu resmi nasıl değiştirdiği.</p>



<p><strong>1) Hak sahibini merkeze koyduğumuzu söylüyoruz. Peki, onları gerçekten duyuyor muyuz?</strong></p>



<p>Toplantıdaki en çarpıcı oturumlardan biri aşırı sıcaklık ve ısı stresi üzerine kurgulanan kısa çalıştaydı. Önümüze gerçekçi bir vaka koydular: Senaryoda Avrupa’da faaliyet gösteren bir inşaat şirketi bulunuyordu. İklim değişikliği kaynaklı sıcak hava dalgaları, aşırı ısıl stres ve UV ışınları nedeniyle şirketin saha çalışanları açısından ciddi sağlık riskleri oluşuyor. Gün ortasında sıcaklık yükseliyor, maruziyet artıyor, sağlık riski büyüyor. Cilt yanıklarından görme kaybına, hatta cilt kanseri ve aşırı sıcaklık kaynaklı kalp krizine kadar uzanan bir senaryodan bahsediliyor. Bizden bu duruma çözüm üretmemiz istendi. Herkes bir role büründü: finans uzmanı, insan kaynakları uzmanı, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, sendika temsilcisi ve çalışan.</p>



<p>Benim için bu çalıştayın en ilgi çekici tarafı çözüm listesi değil, masanın nasıl çalıştığıydı. Herkes kendi rolünün içinden konuştu. Finans uzmanı, maliyeti düşündü. İSG uzmanı riski anlattı. İnsan kaynakları uzmanı uygulamayı, sendika ise konunun temsil boyutunu ortaya serdi. Çalışan rolündeki kişi ise sustu. Rol tanımında kendisine söz verilmedikçe konuşmaması belirtilmişti. Bir süre sonra o sessizlik odadaki en güçlü şeye dönüştü. Çalışan için çözüm aradığımız bir masada çalışan fiziksel olarak vardı ama sesi yoktu.</p>



<p>Bence burada durup biraz düşünmek, belki özeleştiri yapmak gerekiyor. Biz insan hakları ve sosyal sürdürülebilirlik çalışmalarında zaman zaman bu noktada tökezleyebiliyoruz. Hak sahiplerini merkeze koyduğumuzu düşünüyoruz ama çoğu zaman onlar adına konuşuyor, onlar için risk tanımlıyor, onlar için çözüm üretiyoruz. Oysa özellikle ısı stresi gibi iklim etkilerinin çalışma hayatını doğrudan dönüştürdüğü konularda, hak sahibinin deneyimini gerçekten duymadan işe yarayan bir çözüm geliştirmek kolay değil. Bu nedenle insan hakları çalışmalarında hak sahipleri ile doğru ve şeffaf diyaloğu kurmak çok önemli.</p>



<p><strong>2) Tedarikçiden standart bekliyoruz. Peki, o standardı taşıyabileceği ilişkiyi kuruyor muyuz?</strong></p>



<p>Toplantıda aklımda en çok yer eden ikinci konu tedarik zinciri boyunca insan hakları taahhütlerini hayata geçirmenin önündeki çelişkilerdi. Çünkü kâğıt üzerinde çok düzenli görünen bir sistem, iş pratiklerine bakınca bambaşka bir şey söyleyebiliyor. Tedarikçiye insan hakları beklentileri iletiliyor, denetimler yapılıyor, kontrol listeleri çalışıyor, aksiyon planları isteniyor.&nbsp; Fakat bazen; tedarikçiye çok uzun vadeli ödemeler yapılması, fiyat baskısının artırılması, bir yandan kalite beklentisini yükseltirken diğer yandan teslim sürelerinin sıkıştırılması gibi ticari gerçekler süreci zorlaştırabiliyor. Sonra da tedarikçinin beklenen standartları neden sürdüremediği sorgulanıyor.</p>



<p>Burada insanın aklına ister istemez şu soru takılıyor: Bu riskleri gerçekten kim yaratıyor? Biz bazen tedarikçinin yalnızca eksiklerine odaklanıyoruz. Oysa bazı durumlarda riskin kaynağı tedarikçinin kapasite eksikliği değil, satın alma davranışımız, ödeme pratiğimiz, yaratılan ticari baskı oluyor. Geç yapılan bir ödeme ya da olması gerekenin altında bir bütçe, tedarikçinin kendi çalışanları için asgari koşulları sağlama becerisini de etkiliyor. O yüzden soru her durumda “Tedarikçi neden dönüşmüyor” olmamalı. Bazen kendimize şunu sormamız gerekiyor: <strong>Tedarikçiden talep ettiğimiz standardı taşıyabileceği bir ilişkiyi kuruyor muyuz?</strong></p>



<p>İşte benim için toplantının en kıymetli farkındalıklarından biri buydu. Çünkü burada konu dışarıya dönük beklentilerden çıkıp doğrudan şirketin kendi davranışına dönüyor. Denetim yapmak nispeten kolay. Kendi satın alma modelinin risk üretip üretmediğini sormak ise daha zor. Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler için de bunun çok tanıdık olduğunu düşünüyorum. Özellikle yoğun üretim, lojistik ve çok katmanlı tedarik zincirleri olan yapılarda, bir KOBİ tedarikçisinden yüksek standart beklemek ile o standardı taşıyabileceği ticari zemini kurmak arasında ciddi bir fark var.</p>



<p><strong>3) Şikâyet hattı kurmak başka, ona güven duyulan bir mekanizma kurmak başka…</strong></p>



<p>Toplantıda uzun uzun konuşulan bir diğer konu da şikâyet ve telafi mekanizmalarıydı. Buradan aklımda kalan şey, mekanizmanın “var olması” ile gerçekten “işe yaraması” &nbsp;arasındaki fark oldu. Birçok kurumda etik hatlar, ihbar kanalları, bildirim mekanizmaları var. Ama bunların önemli bir kısmı tarihsel olarak suistimal, dolandırıcılık, çıkar çatışması ya da uyum ihlalleri için tasarlanmış yapılar. İnsan hakları ihlalleri, ayrımcılık, taciz, ücret, çalışma saatleri, işyeri ilişkileri ya da tedarik zincirinden gelen sosyal etki bildirimleri için aynı kanalı kullanmak ilk bakışta pratik görünebilir. Ama işin içine girdiğinizde bunun ciddi bir davranış değişikliği de gerektirdiğini görüyorsunuz.</p>



<p>Toplantıda bu konuda öne çıkan yaklaşım, hak sahibi açısından mümkün olduğunca tek ve erişilebilir bir başvuru yapısının daha anlamlı olduğu yönündeydi. Buna itiraz edemeyiz, hak sahibi için sistemin sade olması, nereye başvuracağını bilmesi, sürecin nasıl işleyeceğini şeffafça görmesi ve en önemlisi kendini güvende hissetmesi önemli. Öte yandan şirket perspektifinden baktığınızda işin zorluğu yine burada başlıyor. Çünkü etik hattın kapsamını genişletmek; hukuk, uyum, insan kaynakları, iç denetim, iş sağlığı güvenliği ve sürdürülebilirlik ekiplerinin aynı mekanizma etrafında gerçekten hizalanması demek. Hangi başvuru nereye düşecek, kim bakacak, gizlilik nasıl korunacak, telafi nasıl işletilecek, tekrar eden sorunlar nasıl izlenecek? Bunlar küçük tasarım soruları değil. Hattın kurulmuş olmasıyla çalışması arasında ciddi bir fark var. Bir diğer konu da hattı kullananlara soruyor muyuz? Gerçekten verimli çalışıyor mu? Erişimde sıkıntı yaşanıyor mu? Rahatlıkla paylaşım yapılabiliyor mu? Şirketlerin büyük çoğunluğunda şikâyet mekanizmaları mevcutken etkinliğini çalışanlarına sorarak ölçen şirketlerin oranı yalnızca %16’ymış&#8230; Oldukça çarpıcı.</p>



<p><strong>4) “Yeni riskler geliyor” demek yetmiyor; onları sosyal sürdürülebilirliğe dahil etmek gerekiyor!</strong></p>



<p>Kopenhag’daki sunumların önemli bir kısmı yeni risklere de odaklanıyordu. Özellikle yapay zekâ uygulamalarının kadınlar üzerindeki etkileri, işe alım ve performans sistemlerinde ayrımcılığı derinleştirme riski, bazı beceri gruplarını daha kırılgan hale getirmesi ve bazı çalışanlar için iş kaybı yaratabilmesine ilişkin paylaşılan araştırma sonuçları oldukça çarpıcıydı. Yapay zekâ çoğu zaman verimlilik ve hız üzerinden konuşuluyor. Ama işin sosyal tarafına baktığınızda önümüzde başka sorular açılıyor: Bu dönüşümde kim/kimler geride kalıyor, hangi işler daha hızlı değersizleşiyor, kim/kimler yeniden beceri kazanmak zorunda kalıyor, algoritmalar kimin aleyhine çalışıyor?</p>



<p>Benzer biçimde çatışma ve kırılganlık konusu da toplantının en ağır yerlerinden biriydi. Jeopolitik gerilimler, savaşlar, göç hareketleri ve yüksek riskli coğrafyalardaki faaliyetler, insan hakları tartışmasını çok daha zorlu bir zemine taşıyor. Burada “responsible exit” kavramı özellikle aklımda yer etti. Bir iş ilişkisinden çıkmak, bir pazardan çekilmek ya da bir tedarikçiyle satın alma anlaşmasını sonlandırmak ilk bakışta temiz ve hızlı bir kriz yönetimi gibi görünebiliyor. Ama insan hakları açısından baktığınızda tablo o kadar net değil. Ani bir çıkış kararı, orada çalışanlar, yerel topluluklar ya da zaten kırılgan durumda olan paydaşlar açısından yeni mağduriyetler yaratabiliyor. Kalmak ise başka riskler üretebiliyor. Yani durum “kalalım mı çıkalım mı” ikileminin çok daha ötesinde. Asıl sorular şöyle olmalı: Bu kararın kime-ne gibi bir etkisi olacak? Hangi koşullarda, hangi yöntemlerle biz bu geçiş kararını uygulayacağız? Nasıl bir geçiş ya da yönetim planı ile hareket edeceğiz?</p>



<p><strong>Dönüş yolunda bavulumda ne var?</strong></p>



<p>Ben bu toplantıdan dönerken şunu daha net söyleyebiliyorum: Sosyal sürdürülebilirlik hâlâ birçok yerde “iyi niyet işi” gibi görülüyor. Ama esasında doğrudan iş modeline, satın alma davranışına, saha yönetimine, yönetişim yapısına ve kriz anlarında verdiğimiz kararlara temas eden bir konu. İnsan hakları risklerini tedarikçiye havale etmeyen, kendi ticari davranışına da bakan; hak sahiplerini gerçekten duyan, şikâyet ve telafi mekanizmalarını güvenilir hale getiren; iklim, yapay zekâ ve çatışma kaynaklı yeni riskleri bu resmin parçası olarak gören bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.</p>



<p>Kopenhag’dan bu alanlarda çok değerli içgörüler edinerek, güçlü bir motivasyonla &nbsp;döndüğümü söyleyebilirim. Borusan bünyesinde büyük bir hassasiyetle yürüttüğümüz insan hakları durum tespiti çalışmalarımızda da tam olarak bu bakış açısıyla hareket ediyoruz. Riskleri tanımlamak yetmiyor. Kendi kör noktalarımıza bakmak, değer zincirine daha yakından temas etmek, hak sahiplerini gerçekten duymak ve aksiyonları gerçek iş süreçlerine bağlamak gerekiyor.</p>



<p>Eğer bana &#8220;Kopenhag’dan aklında kalan tek bir cümle söyle&#8221; derseniz, sanırım cevabım şu olurdu: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav, konu sahaya değdiğinde başlıyor. Sınavdan başarıyla geçmeye hazırız.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/">Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:21:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5224</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sustainability commitments, published reports, and well-established management systems are no longer merely statements of good intentions. Yet, in this new phase of the global sustainability journey, one question has become increasingly important for businesses: How do we integrate the standards and policies we have on paper into everyday business practice? With this very question in [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/">Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sustainability commitments, published reports, and well-established management systems are no longer merely statements of good intentions. Yet, in this new phase of the global sustainability journey, one question has become increasingly important for businesses:</p>



<p>How do we integrate the standards and policies we have on paper into everyday business practice?</p>



<p>With this very question in mind, I had the opportunity to represent Borusan Group at the European Social Sustainability Platform meeting held at UN City in Copenhagen. The programme focused on human rights due diligence, social sustainability practices, and how the evolving regulatory landscape in Europe is being translated into corporate practice.</p>



<p>Beyond all these technical discussions, however, I returned from Copenhagen with a slightly different perspective.</p>



<p>My notebook is filled with regulatory developments, practical examples, and new concepts. But alongside all of that, I believe there is a much bigger question we should be asking ourselves:</p>



<p>How can social sustainability truly be put into practice?</p>



<p>Over the past few years, topics such as human rights, supply chain responsibility, grievance and remedy mechanisms, and just transition have become much more prominent in the business world. European legislation is accelerating this shift, while development finance institutions, major investors, and customers are setting similar expectations.</p>



<p>Today, companies have a much clearer understanding of what they need to disclose, which processes they should establish, and which risks they should assess. All of these developments are important.</p>



<p>But let&#8217;s be honest.</p>



<p>The challenge is no longer limited to publishing a policy, sending a supplier code of conduct, or conducting a few audits. These activities are already becoming standard practice. Policies are written, codes of ethics are shared, and training sessions are delivered.</p>



<p>But what happens next?</p>



<p>Are our day-to-day business practices really changing?</p>



<p>Even if we have managed to put our own operations in order, how do we influence the way our suppliers, customers, and business partners conduct their business?</p>



<p>The discussions in Copenhagen encouraged me to reflect on these questions once again.</p>



<p>Four themes, in particular, stood out throughout the meeting: whether rights holders are genuinely being heard; the contradictions within supply chains; whether grievance and remedy mechanisms remain only on paper; and how emerging risks are reshaping this entire picture.</p>



<p><strong>1. We say we put rights holders at the centre. But are we really listening to them?</strong></p>



<p>One of the most striking sessions during the meeting was a workshop built around heat stress and extreme temperatures.</p>



<p>We were presented with a realistic case study involving a construction company operating in Europe. Climate change-induced heatwaves, extreme heat stress, and increased exposure to ultraviolet radiation were creating serious health risks for workers on construction sites. As temperatures rose throughout the day, exposure increased, along with the associated health risks—from severe sunburn and vision loss to skin cancer and even heat-related heart attacks.</p>



<p>Our task was to develop solutions.</p>



<p>Everyone around the table assumed a different role: a finance professional, a human resources specialist, an occupational health and safety expert, a trade union representative, and an employee.</p>



<p>For me, the most interesting part of the workshop was not the list of solutions we developed, but the way the discussion unfolded.</p>



<p>Everyone spoke from the perspective of their assigned role. The finance professional focused on costs. The occupational health and safety expert explained the risks. Human resources discussed implementation. The union representative highlighted the importance of worker representation.</p>



<p>The employee remained silent.</p>



<p>According to the role description, the employee was not allowed to speak unless invited to do so.</p>



<p>After a while, that silence became the most powerful thing in the room.</p>



<p>We were sitting around a table trying to find solutions&nbsp;for employees, yet the employee was physically present without having a voice.</p>



<p>I believe this is a moment where we should pause and perhaps engage in a bit of self-reflection.</p>



<p>In our work on human rights and social sustainability, we sometimes stumble at exactly this point. We believe we are placing rights holders at the centre, yet too often we speak on their behalf, define their risks for them, and design solutions without truly hearing their perspectives.</p>



<p>However, particularly when it comes to issues such as heat stress—where climate change is directly transforming working conditions—it is difficult to develop effective solutions without first listening to the experiences of the people affected.</p>



<p>That is why establishing genuine and transparent dialogue with rights holders is such a fundamental part of human rights due diligence.</p>



<p><strong>2. We expect suppliers to meet certain standards. But are we building relationships that enable them to do so?</strong></p>



<p>Another topic that stayed with me was the contradictions involved in putting human rights commitments into practice throughout the supply chain.</p>



<p>On paper, the system appears well structured. Human rights expectations are communicated to suppliers, audits are conducted, checklists are completed, and corrective action plans are requested.</p>



<p>Yet when you look at day-to-day business practices, the picture can be quite different.</p>



<p>Long payment terms, increasing price pressure, rising quality expectations, and ever tighter delivery deadlines can all make it difficult for suppliers to maintain the very standards we expect them to meet.</p>



<p>This inevitably raises an important question:</p>



<p>Who is actually creating these risks?</p>



<p>Too often, we focus solely on the supplier&#8217;s shortcomings. Yet in some cases, the source of the risk is not the supplier&#8217;s lack of capacity, but our own procurement practices, payment terms, and commercial pressures.</p>



<p>A delayed payment or an unrealistic budget can directly affect a supplier&#8217;s ability to provide decent working conditions for its own employees.</p>



<p>Perhaps, then, the question should not always be:</p>



<p>&#8220;Why isn&#8217;t the supplier improving?&#8221;</p>



<p>Sometimes we need to ask ourselves instead:</p>



<p>&#8220;Are we building the kind of commercial relationship that enables suppliers to meet the standards we expect?&#8221;</p>



<p>For me, this was one of the most valuable insights from the meeting.</p>



<p>Because at this point, the conversation shifts away from expectations placed on others and turns back to the company&#8217;s own behaviour.</p>



<p>Conducting audits is relatively straightforward.</p>



<p>Questioning whether our own procurement model contributes to human rights risks is much more difficult.</p>



<p>I believe this is particularly relevant for companies operating in Türkiye.</p>



<p>In industries characterised by intensive manufacturing, logistics operations, and complex multi-tier supply chains, there is a significant difference between expecting SMEs to comply with high standards and creating the commercial conditions that actually allow them to do so.</p>



<p><strong>3. Having a grievance mechanism is one thing. Building a mechanism that people trust is another.</strong></p>



<p>Another topic discussed at length during the meeting was grievance and remedy mechanisms.</p>



<p>The key takeaway for me was the difference between&nbsp;having&nbsp;a mechanism and&nbsp;having one that actually works.</p>



<p>Many organisations today have ethics hotlines, whistleblowing channels, or reporting mechanisms in place. However, a large proportion of these systems were originally designed to deal with fraud, misconduct, conflicts of interest, or compliance violations.</p>



<p>Using the same channels for human rights issues—such as discrimination, harassment, wages, working hours, workplace relations, or social impacts arising in the supply chain—may initially seem practical.</p>



<p>But once you begin looking more closely, it becomes clear that this requires a significant shift in organisational behaviour.</p>



<p>One of the key messages shared during the meeting was that, from the perspective of rights holders, having&nbsp;one accessible and easy-to-use reporting mechanism&nbsp;is often the most meaningful approach.</p>



<p>This makes sense.</p>



<p>Rights holders need to know where they can raise concerns, understand how the process works, and, most importantly, feel safe throughout it.</p>



<p>From a company&#8217;s perspective, however, this is precisely where the challenge begins.</p>



<p>Expanding the scope of an ethics hotline means aligning legal, compliance, human resources, internal audit, occupational health and safety, and sustainability teams around a single mechanism.</p>



<p>Questions immediately arise.</p>



<p>Which reports should be handled by which function?</p>



<p>Who is responsible for reviewing each case?</p>



<p>How will confidentiality be protected?</p>



<p>How will remedy be provided?</p>



<p>How will recurring issues be monitored and addressed?</p>



<p>These are not minor design questions.</p>



<p>There is a considerable difference between establishing a reporting mechanism and ensuring that it actually functions effectively.</p>



<p>Another question also stayed with me:</p>



<p>Do we ever ask the people who use these mechanisms whether they actually work?</p>



<p>Can they access them easily?</p>



<p>Do they feel comfortable speaking up?</p>



<p>Do they trust the process?</p>



<p>Although grievance mechanisms exist in the vast majority of companies, only&nbsp;16%&nbsp;measure their effectiveness by asking employees about their experience.</p>



<p>I found that statistic particularly striking.</p>



<p>Because in the end, the effectiveness of a grievance mechanism is determined not by whether it exists, but by whether people trust it enough to use it.</p>



<p><strong>4. It Is Not Enough to Say &#8220;New Risks Are Emerging&#8221;—We Need to Integrate Them into Social Sustainability.</strong></p>



<p>A significant part of the discussions in Copenhagen focused on emerging risks.</p>



<p>In particular, the research findings presented on the impact of artificial intelligence on women, its potential to reinforce discrimination in recruitment and performance management systems, its disproportionate impact on certain groups of workers, and its potential to lead to job displacement were particularly thought-provoking.</p>



<p>Artificial intelligence is often discussed in terms of productivity and efficiency.</p>



<p>But when we look at its social dimension, a different set of questions emerges.</p>



<p>Who is being left behind in this transformation?</p>



<p>Which jobs are becoming obsolete more quickly?</p>



<p>Who will need to reskill?</p>



<p>Who may be disadvantaged by algorithmic decision-making?</p>



<p>These are no longer simply questions about technology.</p>



<p>They are increasingly becoming questions about social sustainability and human rights.</p>



<p>Another topic that left a strong impression on me was conflict and fragility.</p>



<p>Geopolitical tensions, armed conflicts, migration, and operations in high-risk regions are making discussions on human rights far more complex.</p>



<p>One concept that particularly stayed with me was&nbsp;responsible exit.</p>



<p>Ending a business relationship, withdrawing from a market, or terminating a supplier contract may, at first glance, appear to be a straightforward crisis management decision.</p>



<p>From a human rights perspective, however, the situation is far less straightforward.</p>



<p>A sudden exit may create new hardships for workers, local communities, or stakeholders who are already in vulnerable situations.</p>



<p>At the same time, remaining may create different kinds of risks.</p>



<p>The issue, therefore, is not simply whether a company should stay or leave.</p>



<p>The more important questions are:</p>



<p>Who will be affected by this decision?</p>



<p>What impacts will it have on different stakeholders?</p>



<p>Under what conditions and through which approach should this transition be managed?</p>



<p>What kind of transition or management plan should accompany such a decision?</p>



<p><strong>What Did I Bring Back from Copenhagen?</strong></p>



<p>As I travelled home, one thing became even clearer to me.</p>



<p>Social sustainability is still regarded in many places as an issue of good intentions.</p>



<p>In reality, however, it is directly connected to business models, procurement practices, operational management, governance structures, and the decisions companies make during times of uncertainty.</p>



<p>Human rights cannot simply be delegated to suppliers.</p>



<p>Companies also need to examine their own commercial practices.</p>



<p>They need to genuinely listen to rights holders, establish grievance and remedy mechanisms that people trust, and recognise climate change, artificial intelligence, and conflict-related risks as interconnected parts of the broader social sustainability agenda.</p>



<p>I returned from Copenhagen with valuable insights and renewed motivation on all of these issues.</p>



<p>This is precisely the perspective we are bringing to our Human Rights Due Diligence work at Borusan.</p>



<p>Identifying risks is not enough.</p>



<p>We also need to recognise our own blind spots, engage more closely with our value chain, genuinely listen to rights holders, and connect our actions to everyday business processes.</p>



<p>If you asked me to sum up my biggest takeaway from Copenhagen in a single sentence, it would be this:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>The real test of social sustainability begins when it reaches the ground—and we are committed to meeting that challenge.</p></blockquote>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/">Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Günü 2024: Plastiklere Karşı Mücadelede Harekete Geçme Zamanı</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/dunya-gunu-2024-plastiklere-karsi-mucadelede-harekete-gecme-zamani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Apr 2024 06:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gezegenimizin karşı karşıya olduğu çevresel tehditlere dikkat çekmek ve çözüm arayışlarını desteklemek amacıyla her yıl 22 Nisan Dünya Günü uluslararası bir etkinlik olarak düzenleniyor. Gelin bu günün neden Dünya Günü olarak kutlandığına biraz geçmişe gidip daha yakından bakalım. 28 Ocak 1968&#8217;de, Santa Barbara kıyılarında büyük çaplı bir petrol sızıntısı yaşandı. Bu olay, milyonlarca litre petrolün [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dunya-gunu-2024-plastiklere-karsi-mucadelede-harekete-gecme-zamani/">Dünya Günü 2024: Plastiklere Karşı Mücadelede Harekete Geçme Zamanı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gezegenimizin karşı karşıya olduğu çevresel tehditlere dikkat çekmek ve çözüm arayışlarını desteklemek amacıyla her yıl 22 Nisan Dünya Günü uluslararası bir etkinlik olarak düzenleniyor. Gelin bu günün neden Dünya Günü olarak kutlandığına biraz geçmişe gidip daha yakından bakalım. 28 Ocak 1968&#8217;de, Santa Barbara kıyılarında büyük çaplı bir petrol sızıntısı yaşandı. Bu olay, milyonlarca litre petrolün denize yayılması ve binlerce deniz canlısının yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı. Bu trajik olayın ardından, insanlar çevre konusundaki endişelerini dile getirmeye ve harekete geçmeye başladı. Böylece, yaşanan bu felaket çevresel kazalara ve özellikle büyük çaplı bu ve benzeri olaylara karşı kamuoyunda bir farkındalık oluşturdu. UNESCO&#8217;nun 1969&#8217;daki Dünya Konferansı&#8217;nda, gezegenimizin karşı karşıya olduğu iklim değişikliği ve çevre kirliliği gibi tehditlere dikkat çekmek için özel bir gün belirlenmesi önerildi. Bu öneri, 22 Nisan&#8217;ın Dünya Günü olarak kabul edilmesi ile kabul edilmiş oldu. İlk Dünya Günü etkinlikleri, çevreci Denis Hayes<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a>&#8216;in organizasyonu ve aktivist John McConnell<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a>&#8216;in önerisiyle ABD&#8217;de 1970 yılında gerçekleşti ve 20 milyondan fazla kişi bu etkinliklere katıldı. Bu etkinlikler, çevresel bilinçlenmeye önemli bir ivme kazandırdı ve daha sonraki yıllarda kabul edilen pek çok çevre koruma düzenlemesinin alt yapısının hazırladı.</p>



<p>1970 yılından bu yana, çevresel farkındalık ve çevresel aktivizmde dikkate değer ilerlemeler kaydedildiğini söylemek yanlış olmaz. Hükümetler, kurumlar, toplum ve bireyler tarafından iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve kirlilik gibi acil eylem gerektiren çevresel sorunları ele almak için önemli adımlar atıldı. Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalardan, fosil yakıtlardan uzaklaşma, yenilenebilir enerji girişimleri, gelişen pek çok çevre kanunu ve düzenlemeler, doğa koruma planları ve bu çabaları savunan temel inisiyatiflere kadar, gezegenimiz üzerindeki olumsuz etkilerin azaltılması yönünde kolektif bir eylemler bütününden bahsetmek mümkün.</p>



<p>Günümüzde aslında Dünya Günü, sadece çevresel sorunlara dikkat çekmekle kalmıyor, aynı zamanda gezegenimizin sürdürülebilirliği için toplumsal bilinçlenmeyi artırmaya da yardımcı olan bir araç. Dünya Günü her yıl, çevresel bir soruna odaklanan belirli bir tema ile kutlanıyor. 2024 Dünya Günü&#8217;nün teması ise &#8220;Gezegen ve Plastikler&#8221;. Bu tema, plastik kirliliğine dikkat çekmeyi, tek kullanımlık plastik tüketimini azaltmayı, hızlı moda anlayışına son verilmesini, plastik kullanımını azaltabilecek teknolojilere yatırım yapmayı ve 2040’a kadar plastik üretiminde %60 azaltımı amaçlayan, gerçekten Dünyamız için çok kıymetli ve önemli bir tema. Gezegen ve Plastikler teması, her yıl 380 milyon ton plastik üretilirken, üretilen plastiklerin sadece %9&#8217;unun geri dönüştürüldüğünü vurguluyor.</p>



<p>Okyanuslardan çöplüklere kadar plastik atıklar, hem karasal ekosisteme hem deniz ekosistemine, vahşi yaşama ve insan sağlığına kadar ciddi bir tehdit. Tek kullanımlık plastikler, plastik şişeler, poşetler, ambalajlar, hızlı giyim ürünleri kaynaklı tekstil atıkları gibi ürünler yaygın kullanımları ve kısa ömürleri nedeniyle bu soruna büyük katkıda bulunuyor. Bu plastik atıklar doğada yüzlerce belki binlerce yıl boyunca kalıyor. Bu noktada 16. İstanbul Bienali’ne de tema olan Pasifik Okyanusu’ndaki 7. Kıtayı hatırlatmak isterim. (Banu Tuna’nın 2019 yılında kaleme aldığı yazısından günümüze bu kıtanın yüzölçümü genişlemiş olabilir. <a href="https://sifiratik.gov.tr/kutuphane/haberler/turkiye-nin-iki-kati-olan-bu-dev-ada-hic-kimsenin-ve-herkesin" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Merak edenler yazıya buradan ulaşabilirler</a>.)</p>



<p>Plastik atıklara bu kadar vurgu yapmışken bireysel düzlemde neler yapabiliriz gelin tekrar birlikte hatırlayalım:</p>



<p>Atık oluşumunu önlemek için tek kullanımlık plastikleri azaltın: Tek kullanımlık plastiklerin kullanımını en aza indirmek, plastik kirliliğini önlemenin en etkili yollarından biridir. Mümkün oldukça tek kullanımlık plastik yerine yeniden kullanılabilen su şişeleri, alışveriş torbaları ve kaplar gibi alternatifleri tercih edin.</p>



<p>Doğru Geri Dönüşüm Yapın: Geri dönüşüm, plastik atıkların çöplüklere ve okyanuslara gitmesini azaltmaya yardımcı olur. Yerel geri dönüşüm yönergelerini takip edin, ayrıştırılmış atıkların semtinizden ne zaman toplandığını öğrenin ve geri dönüştürülebilir malzemeleri doğru şekilde temizleyip ayırarak toplama merkezlerine ulaştığından emin olun.</p>



<p>Düzenlemeleri Destekleyin: Tek kullanımlık plastiklerin üretimini ve kullanımını kısıtlayan politikaları destekleyin, plastik poşetlerin kullanımının veya pipetlerin yasaklanması gibi. Sürdürülebilir ambalajları teşvik eden ve plastik ürünlere alternatifler sunan girişimleri destekleyin.</p>



<p>Eğitim ve Farkındalığı Artırın: Plastik kirliliğinin çevresel etkileri ve plastik tüketiminin azaltılmasının önemi konusunda farkındalık yaratın. Arkadaşlarınızla sohbet ederken bu konudan bahsedin. Çocuklarınızı doğru atık yönetimi uygulamaları, geri dönüşümün ve tekrar kullanımın faydaları konusunda eğitin.</p>



<p>Şimdi benim bu küçük çabalarım 80 milyon tonluk atık adasına ne katkı sağlayacak dediğinizi duyabilir gibiyim. Bir basit örnek vermek istiyorum. Borusan grup şirketlerinde yalnızca bir yemekhanedeki çatal-bıçak ambalajlarını kaldırarak yaklaşık 2 ton atığın önüne geçtik. Küçük adımlar büyük etkiler yaratır. Atık çıkarmayarak, daha, sürdürülebilir alışkanlıklar edinerek ve değişim için mücadele ederek, bireyler plastik kirliliğiyle mücadelede kritik bir rol oynayabilirler ve gelecek nesiller için daha temiz, daha sağlıklı bir çevre oluşturabilirler. Birlikte, olumlu bir etki yaratabiliriz ve herkes için daha temiz ve daha sağlıklı bir gelecek inşa edebiliriz. Aslında Dünya Günü de bireyler olarak bize bunu hatırlatmak için burada..</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img width="581" height="308" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/04/dunya_gunu_2024_dunya_gunu_erkinlikleri_haritasi.png" alt="2024 Dünya Günü Etkinlikleri Haritası" class="wp-image-4698" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/04/dunya_gunu_2024_dunya_gunu_erkinlikleri_haritasi.png 581w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/04/dunya_gunu_2024_dunya_gunu_erkinlikleri_haritasi-300x159.png 300w" sizes="(max-width: 581px) 100vw, 581px" /><figcaption><em>Şekil 1: 2024 Dünya Günü Etkinlikleri Haritası (earthday.org)</em></figcaption></figure></div>


<p>Dünya Günü&#8217;nde dünyanın dört bir yanında binlerce etkinlik gerçekleştiriliyor. Bu etkinlikler hakkında bilgi almak için <a href="https://www.earthday.org/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">earthday.org</a> web sitesini ziyaret edebilirsiniz.</p>



<p>2024 Dünya Günü gelmişken hatırlanması gereken bir gerçek var: Kim olduğumuz, nerede olduğumuz veya ne iş yaptığımız fark etmeksizin, hepimiz gerçek, olumlu ve etkili değişiklikler yapma gücüne sabihiz. Bu sebeple, her yıl olduğu gibi bu yıl da earthday.org üzerinden, ‘Dünya Günü 2024 Kiti’ paylaşıldı. Bu kılavuz, 2024’ün teması olan Gezegen ve Plastikler çerçevesinde herkesin çevreci harekete katılması için pratik rehberlik ve uygulanabilir adımlar sunuyor. Dünya Günü hakkında daha fazla bilgi edinmek ve katılım yollarını öğrenmek için <a href="https://www.earthday.org/wp-content/uploads/2024/03/EarthDay-2024-Toolkit-March-12th-Update.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">&#8216;Dünya Günü 2024 Kiti’</a>ne göz atabilirsiniz.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p><p style="overflow:hidden;"><a id="_ftn1" href="#_ftnref1">[1]</a> Deniz Hayes kimdir: <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Denis_Hayes" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Denis_Hayes</a></p></p>



<p><p style="overflow:hidden;"><a id="_ftn2" href="#_ftnref2">[2]</a> John McConnell kimdir: <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/John_McConnell_(peace_activist)" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/John_McConnell_(peace_activist)</a></p></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dunya-gunu-2024-plastiklere-karsi-mucadelede-harekete-gecme-zamani/">Dünya Günü 2024: Plastiklere Karşı Mücadelede Harekete Geçme Zamanı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
