Rüzgar, insanlığın geliştirdiği ilk tasarımlardan biri olan yel değirmeni teknolojisine ilham olacak kadar kadim, yelkenli gemilerin kıtalararası ilerlemesini sağlayıp dünyada coğrafi keşiflerin önünü açarak bir çağı kapatacak kadar güçlü bir kaynak. Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin etkilerini çok yakından hissetmeye başladığımız günümüzde, yeni bir çağın eşiğinde, rüzgar gücünün yeniden başat aktörlerden biri olduğunu görüyoruz.

Aslında rüzgar enerjisine, güneş enerjisinin bir türevi demek de mümkün. Rüzgar gücünün asıl kaynağı güneş enerjisi. Güneşin, yer yüzünü farklı seviyelerde ısıtması nedeniyle oluşan sıcaklık farkları sonucunda sıcak ve soğuk havanın yer değiştirmesiyle rüzgar akımları oluşuyor. Bu akımlar, öyle büyük bir güç oluşturuyor ki yeri geldiğinde dev dalgalara neden olarak falezler oluşturarak kıyıları şekillendiriyor, ya da peri bacaları gibi önemli coğrafi oluşumların heykeltıraşı oluyor.

Rüzgar taşıdığı nem ya da kuru hava ile gezegenimizin iklimlerini etkiliyor. Rüzgar akımları yine dünyanın önemli döngülerine de hizmet ediyor. 9 milyon kilometre kare ile dünyanın en büyük çölü olan Sahra Çölü’den kalkan tozlar, yine güçlü rüzgarlarla taşınarak Atlantik okyanusunu geçip gezegenimizdeki en büyük yağmur ormanı olan Amazon’la buluşuyor. Kuruyan Çad Gölü tabanındaki mineral ve fosforca zengin mikroorganizmaları taşıyan bu tozlar, Atlantik Okyanusunda gezegenimizin en önemli oksijen kaynağı olan planktonları besliyor ve gübre açısından kısıtlı kaynağı olan Amazon Ormanlarını yeşertiyor. Bu yönüyle rüzgar yeryüzünün biyolojik çeşitliliğine önemli bir katkıda bulunuyor.

Rüzgarın sunduğu hareket enerjisinin gücünü, insanlık 5 bin yılı aşkın bir zamandır hasat ediyor. Yelkenli gemileri hareket ettirmek için ilk kez kullanılan yelkenlilerin Fenikeliler ve Mısırlılar tarafından kütüğün içi oyularak elde edilmiş sala bezin gerilmesiyle inşa edildiği düşünülüyor. Sonraları, ilk örneklerini Afganistan, İran ve Pakistan’da gördüğümüz yel değirmenleri sulama ve tahılların öğütülmesi için de kullanılmaya başlanmış.

Yel değirmenlerinin günümüzdeki muadilleri ise çoklukla “rüzgar gülü” olarak da adlandırılan rüzgar türbinleridir. İlk rüzgar türbinlerinin 1800’lerin sonunda Danimarka’da yapıldığını biliyoruz.

Ülkemiz rüzgar enerjisi ile 1990’lı yılların sonunda tanıştı. Son 15 yıldır özel sektörün artan yatırımlarının sağladığı ivmeyle rüzgar enerjisinin, 2007 yılı başında 240 MW güçten 9 bin MW’ı aşan kurulu güce ulaşan bir yolculuğu oldu.

Rüzgar hayatımla nasıl kesişti?

Çocukluğumda yazlarımın geçtiği sahil şehirlerinde denizden esen meltemin tuzlu kokusuna karışan hanımeli ve yasemin kokuları, hissettiğim hafif serinleme duygusu rüzgar adına ilk hatırladıklarım. Sonrasında üniversite yıllarında daha yakinen tanışma fırsatım oldu. 90’lı yıllarda yeni, gelecek vaat eden rüzgar ve güneş enerjisi çok ilgimi çekiyordu. Bitirme tezi zamanı gelince en yakın arkadaşımla konuları paylaşırken, o tarihte rüzgar enerjisinin kaynağı olan güneş enerjisine yönelmiştim. Sonrasında rüzgar ile yolum yeniden kesişti. Bu sefer rüzgar benim için bir tutku olan denizle birleşti, adı yelken oldu. Ve uzunca bir dönemdir de işimle kesişti, adı rüzgar türbini oldu.

Rüzgar türbinini yakından gördünüz mü?

Eminim birçoğunuz şehirlerarası seyahatlerinizde yolunuzun üzerinde rüzgar enerji tesisleriyle karşılaşmışsınızdır. Bu türbinlerin yakınına gidince kadar büyük bir yapı olduğunu anlamıyorsunuz. Bir rüzgar türbini binlerce parçadan oluşuyor. Arkasında büyük bir mühendislik ve dizayn çalışması var. Bazen “rüzgar çiftliği” olarak da adlandırılan rüzgar enerji santrallerinin de planlama, yapım ve işletme aşamalarında önemli bir mühendislik çalışması yürüyor. O tesisin yer alacağı bölgedeki tüm kısıtlar ayrı ayrı inceleniyor. Her bir türbini, mümkün olan en yüksek rüzgar verimini alacak ama doğal ve sosyal çevreye en az etkisi olabilecek alana yerleştirmek için mikro yerleştirme planları yapılıyor.

Ülkemiz rüzgar enerjisi ile 1990’lı yılların sonunda tanıştı. Son 15 yıldır özel sektörün artan yatırımlarının sağladığı ivmeyle rüzgar enerjisinin, 2007 yılı başında 240 MW güçten 9 bin MW’ı aşan kurulu güce ulaşan bir yolculuğu oldu. Ülkemizin ilk değerlendirilen rüzgar potansiyeli 48 bin MW olsa da yeni teknolojilerle bu rakamın 100 bin MW’tın çok üzerinde olacağı tahmin ediliyor. Rüzgar enerjisini potansiyelinin kullanımı açısından gençlik çağımızı yaşadığımız söylenebilir. Depolama ve hibrit teknolojilerinin de desteğiyle rüzgarın kesikli üretiminin de artık bir kısıt olmaktan çıktığı bir geleceği hep birlikte deneyimleyeceğiz.

Yenilenebilir enerjinin sürdürülebilir bir gelecek için ne kadar önemli olduğu aşikar. Bu konuda da herkesin elini taşın altına koyması ve yaşanabilir bir dünya için gerekenleri yapması elzem.

Bugün gelişen türbin teknolojisi ve türbin başı artan kapasiteler sayesinde, aynı kapasitedeki tesis daha az yer kaplamaya başlarken; tek bir türbinin yıllık üretimiyle bir kasabanın yıllık enerji ihtiyacı karşılanabiliyor. Deniz üstüne kurulan rüzgar çiftlikleri de engelsiz aldıkları rüzgarın gücünü enerjiye çeviriyor. Bir başka teknoloji olan yüzen rüzgar türbini ile sabitleme yapılamayacak lokasyonlarda da rüzgar enerjisinden faydalanılabiliyor. Kanatsız titreşimle hareket eden ya da dikey türbinler gibi farklı aerodinamik dizaynlarda tasarlanan türbinler gelecekte de bu enerji kaynağının hayatımızın tam merkezinde olacağının sinyallerini veriyor.

Bu dönemi gören tüm nesiller, insanlığın verdiği önemli bir sınava şahit oluyor. COVID-19 doğrudan insan sağlığını etkilediği için bu topyekun mücadeleyi eş zamanlı yaşadık. Salgın tehdidi insan etkisinin gezegenimizde nelere mal olabileceğini de gözler önüne serdi. Bu mücadeleyi sadece gezegenimizi kurtarma sınavı olarak da görmemek gerekir. Dünya bir şekilde var olmayı sürdürecektir. Bu sorun daha çok yeryüzünde değişen koşullara canlı yaşamın adapte olabilmesi sorunudur. Değişimi azaltmak, durdurmak hatta geriye çevirmek bugün atacağımız cesur adımlara bağlı. İşte rüzgar enerjisi de sağladığı “0” emisyonlu temiz ve yenilenebilir enerjiyle bu mücadelenin ana aktörlerinden biri.

Yenilenebilir enerjinin sürdürülebilir bir gelecek için ne kadar önemli olduğu aşikar. Bu konuda da herkesin elini taşın altına koyması ve yaşanabilir bir dünya için gerekenleri yapması elzem. Borusan Grubu olarak üzerine hassasiyetle eğildiğimiz sürdürülebilirlik konusunu sağlam temelleri olan bir stratejiyle yürütüyoruz. İ3 adını verdiğimiz iklim, insan ve inovasyon başlıklarında somut adımlar atıyor, koyduğumuz hedeflere ulaşabilmek için iddialı projeler ortaya koyuyoruz. Çünkü biliyoruz ki sürdürülebilirlik uzun bir yolculuk ve bu yolculuğa ne kadar erken çıkarsak hedefe o kadar çabuk ulaşırız.

Kutup rüzgarları, alizeler, batı rüzgarları, lodos, karayel ya da poyraz. Bazen bir meltem esintisi bazen bir fırtına. Rüzgar dün olduğu gibi bugün de gücüyle geleceğimize ışık tutmaya devam ediyor.

İTÜ Elektrik Mühendisliği mezunu, yenilenebilir enerjiye geçişin dünyanın sürdürülebilir dönüşümünün anahtarı olduğuna inanan, rüzgarı sadece enerji yatırımlarıyla değil yelkenliyle de takip eden, merak etmeyi hayatının merkezine koyan ve kendini sürekli öğrenme ve gelişime adamış, dinginliği denizde bulan bir doğa tutkunu

Beğen