Johann Wolfgang von Goethe (1749–1832) deyince çoğumuzun aklına sadece büyük bir yazar gelir ama o, sadece Alman edebiyatının değil, Avrupa düşünce tarihinin en evrensel zihinlerinden biridir. Şair, romancı ve oyun yazarı kimliğinin yanında bir siyasetçi ve doğa bilimci olarak da farklı alanları tek bir potada eritmeyi başarmıştır. Onun bu çok yönlü dehası, dünyayı birbirini dışlayan kompartımanlardan ziyade, büyük ve bütünsel bir sistem olarak görmesinden beslenir.
Frankfurt’un tarihi merkezinde bulunan Goethe Evi’nin (Goethe-Haus) kapısından içeri adım attığınızda, aslında bir müzeden çok, yaşayan bir hafıza mekanını ziyaret edersiniz. Pencerelerden içeri süzülen ışık, eski ahşap mobilyalara vururken ev, geçmişi sergileyen soğuk bir vitrin olmaktan çıkar; insanı, sanatı ve felsefeyi birleştiren canlı bir alan sunar. Orada durup çevrenizi incelerken şunu içten hissedersiniz: Mekanlar ve yapılar, duvarlardan ibaret değildir. Onları zamana karşı koruyan ve geleceğe taşıyan şey, içlerinde barındırdıkları “yaşayan hafıza” ve insan öyküleridir.
Goethe’nin düşünce mirasının zirve noktalarından biri olan Doğu-Batı Divanı adlıeseri, bu bakışın en güzel yansımasıdır. Goethe bu başyapıtında Doğu ve Batı kültürlerini karşı karşıya getirmek yerine, iki farklı dünyayı ortak bir insanlık deneyiminin zengin ifadeleri olarak ele alır. Farklılıklar onun nazarında birer ayrışma nedeni olamaz, aksine bütünü tamamlayan renklerdir .
İşte bu bütünsel bakış açısı, Frankfurt’taki o odada kitap raflarına bakarken, her gün değer/fikir ürettiğimiz, emek ortaya koyduğumuz kurumsal hayatı da farklı bir gözle okumamı sağladı. Modern dünyada, farklı dinamiklere sahip yapıların veya sektörlerin kendi içlerine kapanması en büyük meydan okumalardan biri. Oysa Goethe’nin yüzyıllar önce Doğu-Batı Divanı ile kurduğu o köprü, bize çok temel bir gerçeği hatırlatıyor: Farklılıkları kurallar ve mekanik süreçler gerçek anlamda bir araya getiremez. Gerçek bir bütünlük ancak ortak bir bağla, paylaşılan bir kültür diliyle ve birbirimizin hikayesine kulak vererek sağlanabilir.
Tıpkı Goethe’nin farklı dünyaları buluşturması gibi, Borusan da aslında üretim ile sanatı, teknikle estetiği aynı çatı altında bir araya getiriyor. Yolu Borusan’dan geçen, bu çatının altında üreten bir çalışan olarak, kurumumuzun o köklü kültür-sanat mirasını ve entelektüel vizyonunu her zaman çok kıymetli buluyorum. Bu kültürel birikim, bir prestij unsurundan çok daha fazlasını ifade ediyor; bizi birbirimizin sahadaki başarı hikayelerini duymaya, ortak hafızada buluşmaya davet eden bir ruh işlevi görüyor.
Goethe’nin Frankfurt’taki evinden dışarı adım attığınızda içinizde bir yankı kalır: “Burada doğdu, burada yaşadı ve kelimeleri buradan dünyaya açıldı.”
Bu cümle de işte asıl gücün köklerde saklı olduğunu bize fısıldıyor. Bizler de bugün kendi alanlarımızda üretirken geçmişin mirasını ve estetiğin birleştirici gücünü sadece birer anı olarak kenarda tutmuyoruz; aksine yarını şekillendiren bir kaldıraca dönüştürüyoruz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki; köklerindeki hikayeyi güçlü bir kurumsal hafızayla bugüne taşıma cesareti gösterenler, geleceğin ortak aklını da en güçlü ve en estetik zeminde inşa edecek olan gerçek vizyonerlerdir.







