Uzun zamandır bir arayış halindeydim. İnsan olarak biz neyiz, neden yaşıyoruz, bir gün doğuyor ve bir gün ölüyoruz; bu aradaki sürede ne oluyor sorularına sürekli cevaplar arıyordum. Kendime sürekli kalbimi ısıtan, beni neşelendiren, enerjiyle dolduran şey nedir diye soruyordum…

Tüm bu sorulara bir cevap aramak için çıktım anlatacağım yolculuğa. Hayatımın her alanında olanı daha iyi hale getirmek, güzelleşmek, güzelleştirmek ve biz olabilmek için çıktım… Elbette hepsinin cevabını bulduğumu söyleyemem, arayışım ve yolculuğum hala devam ediyor ve biliyorum ki var olduğum müddetçe de devam edecek. Ancak çıktığım bu yolculuk bana birçok şey öğretti, birçok soruma cevap oldu ve beraberinde hayatıma yeni sorular da getirdi.

Özellikle son dönemlerde yaşadığımız bu pandemi koşullarında bizlere umut verecek, içimizdeki yaşama sevincini harekete geçirecek hikayelere ihtiyacımız var. Tüm insanlığa iyi gelmek için çalışarak ve onların da bize iyi gelmesini sağlayarak bir arada olma duygusuna yeniden kavuşabiliriz. Yapma halinden olma haline geçmek yaratıcılığı da beraberinde getiriyor. Ben de bu yolculuğu bana iyi gelenin başkasına da iyi gelmesi umuduyla anlatıyorum…

Doğanın Çağrısı

Arkadaşımın, “İda’nın eteklerinde ateş başında, su kenarında, toprak ananın kucağında şarkı söyleyip, dans edip, masallar anlatalım mı?” çağrısını kalpten kabul etmemle başladı yolculuğum. Görevlerimin ötesinde sadece doğayla ve kendimle olabileceğim bir zamana ihtiyacım vardı. Kabul ettim, koyuldum yola ve farklı tutkuları olan yirmi can kadınla bir araya geldim.

Sadece kendim için değil, içinde bulunduğum ekosistemi de daha canlı hale getirebilmek istiyordum ve bunun yolu da kendimle temas etmekten geçiyordu. Kalbimin sesini duymak, zihnimi terbiye edebilmekten. Tüm bu duygularla çıktığım yol beni enfes bir doğanın içinde kurulu olan Kazdağları Hızır Kampa götürdü. Bu kamp, doğayı katletmeden uyum içinde kurulmuş; ağaçların sarıp sarmaladığı ahşap kulübelerin olduğu, telefonun, internetin çekmediği bir yer.

Burada beş gün boyunca doğayla iç içeydim. Bedenim ve ruhum sonunda uyum içindeydi. Burada, hiçbir canlıyı reddetmediğim gibi hiçbir duygumu da reddetmiyordum. Doğanın bilgeliğine teslim oldum ve artık kendimi özgür hissediyordum.

Çünkü burada her canlı ahenk içinde yaşıyordu; insanlar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar, nehir, dağlar ve rüzgar. Her şey konuşuyordu kendi dilinde. Hiçbir şey olmaya çalışmadan sadece var olmanın keyfini çıkararak. Asfalttan, betondan, standart yaşamdan, pırıl pırıl yüksek binalardan, suni telaştan uzak ve yıldızlara yakın bu kampa ben de uyum sağladım ve adeta kalbim yeniden doğru. Artık, hayal kurabiliyordum, en son ne zaman kurduğumu hatırlamadan. Dua edip şükrediyordum bu güzelliklerin varlığına ve ona dahil olma şansına. Her şey olması gerektiği yerde, olması gereken biçimdeydi ne fazla ne eksik…

Görmezden gelmeye çalıştığım, üzerini kapattığım karanlık yanlarıma baktım ateşin başında, içimdeki ses cesaret dedi, elimi tuttu. Bir çemberde ruhuma masallar anlatıldı, kendi kayıp yanlarımı fark ettim, elimden tuttum, tüm kabile kendimizi aramaya çıktık el ele.

Bir başka çemberde yasın kapısındaydık; zorlayıcı, paslı ve nemli bir kapı. Girmek istemediğim bir kapı. Ama yasın başka bir kapısı daha varmış bilmediğim. Meğer ne çok şey varmış kendimde beğenmediğim, uygun bulmadığım, bana yakışmaz, fedakar anne kimliğime yakışmaz, insanlar ne der, beğenilmez, onaylanmaz diye benliğimin gölgelerine attığım ve kapıyı sıkıca kapattığım, yok saydığım yanlarım…

Yunus’un sözleriyle ‘Bir ben vardır bende, benden içeri’ diyerek kadınların birbirine desteği ile araladık o kapıyı, yaralarımızı sardık, yaralar sarılamadığında sevginin de yaşayamayacağını fark ettik… Aşk ile yasın kardeş olduklarını yaşayarak anladık. Doğanın bilgeliğinde yaşamın sürekliliğini gördüm, neşe içinde. Hava, toprak, su ve ateş her birini bedenen ve ruhen deneyimlemek kendime daha fazla şefkat göstermemi sağladı. İnsan kendini her yanıyla kabul edip şefkat gösterebildiğinde, herkese aynı anlayışı gösterebilirmiş bunu gördüm.

Aslında kendimizi bulmak, ruh sesimizi duymak için ne çok uzaklara gitmeye ne de çok büyük paralar harcamaya gerek var. Önemli olan tek şey kalpten gelen sesinizi dinlemeniz, kendinizi kabullenip şefkat gösterebilmeniz belki de…

Hastalığına deva arayan insan köyün şamanına gitmiş. Şaman sormuş :

  • En son ne zaman sessizlikte oturdun?
  • En son ne zaman dans ettin?
  • En son ne zaman şarkı söyledin?
  • En son ne zaman bir hikaye dinledin?

Aslında ruhunuzu yoran size kendinizi unutturan birçok sorunun çözümü de bunlarda, kendinizle kalmak, kendinize vakit ayırmakta…

Bana gelince, çok zaman geçmişti, böylesi bir aidiyet hissetmeyeli; doğaya, ağaçlara, toprağa, bedenime, ruhuma ve tüm kız kardeşlerime. Bu yolculuktan bir taraflarım ölürken, başka yerlerden canlanarak çıktım. Kısacık bir seyahatin sonunda, kalbimden o dağlara bağlanmış olarak, ağaçların yeşilini, doğanın güzelliğini ve insanların her birini içimde taşıyarak döndüm evime. Hayat, ölüm, hayat enerjisiyle.

Vahşi yuvaya dönmenin mucizesi ve acısı şurada yatar: Uğrayabiliriz ama kalamayız.
En derinlerdeki ev ne kadar güzel olursa olsun, orada sonsuza kadar kalamayız.
Yeni hayat enerjisiyle aşılanmış olarak dünyevi hayatlarımıza geri döneriz.

Selcan DOĞAN

Borusan Otomotiv Avcılar’da Satış Takip Yetkili Uzmanı. Müzik, doğa, edebiyat aşığı. Çocuklara, masallara, dost meclislerine, çiçeklere, yazmaya, hikayelerle bir olmaya ve bütüne hizmet etmeye kendini adamış bir dünya yolcusu.

Beğen