Marmara’nın Umudu Pina!

1993

Sanırım biz insanların en büyük yanılgısı, yaşadığımız dünyayı, var olduğu günden beri aynı sanmamız. Oysa sadece 10 bin yıl önce ne Anadolu böyleydi ne çevremizdeki denizler. Hele 30 milyon yıl geriye gidersek, bırakın kıtaları, toprakları, denizi soluduğumuz hava bile aynı değildi. Kısa ömürlerimizde her şeyi anladığımızı sanan varlıklar olarak tabii ki 30 milyon yıl öncesini tam olarak kavrayamıyoruz.

Şimdi sizi 6 milyon yıl geriye götüreceğim. Yaklaşık 6 milyon yıl önce, kuraklık yüzünden Akdeniz’in Atlas Okyanusu ile irtibatı kesildi. Nehirler kurudu. Akdeniz’in bugünkü en derin yerinde büyük nehirlerin taşıdığı az miktarda su kaldı. O da aşırı buharlaşma nedeniyle çok yüksek tuzluluğa sahipti. Bugün deniz olarak gördüğümüz her yer, karaya dönüştü. Diyarbakır’dan çıkan bir deve hiçbir engelle karşılaşmadan Madrid’e kadar gidebilirdi. Bilimsel olarak Messiniyen Tuzluluk Krizi (MSC) olarak bilinen bu kâbus, yaklaşık 5,3 milyon yıl önce Zanclean Seliyle son buldu. Dünya yağışlı periyoda girince, Cebelitarık Boğazı açılarak Atlas Okyanusu’nun serin suları iki yıl boyunca bir şelale gibi Akdeniz’i doldurdu. Tuzluluk krizinin yaşandığı yıllarda Akdeniz, içinde yaşayan türlerinin büyük bir kısmını kaybetti. Ne güzelim orkinoslar, ne kılıç balıkları, ne palamutlar kaldı Akdeniz’de. Biri bitki, biri hayvan grubundan iki tür müstesna: Deniz çayırları ve pina!

“Pina da nereden çıktı? Nasıl bir şey?” dediğinizi duyar gibiyim. Haksız sayılmazsınız. Pina çok azımızın bildiği çok nadir ve harika bir canlı. Aslında dünyada sadece Cebelitarık Boğazı ile İstanbul Boğazı arasında yer alan denizlerde hemen kıyıdan başlayıp 60 m derinlere kadar yaşayabilen bir çift kabuklu. Ömrü yaklaşık 50 yıl ve boyu en fazla 120 cm kadar olan bir büyük midye. Vücudu üçgene benziyor. Üçgenin dar ucu deniz dibinde kumlara gömülü ve dibe “byssus” iplikçikleriyle tutunarak sabit yaşıyor. Diğer adı yelpaze midyesi (fan mussel). Çünkü eski demirci ocaklarını harlamaya yarayan körüklere benziyor aslında. Üçgenin geniş tarafıyla iki kabuğunu sürekli açıp kapayarak bir taraftan nefes alıyor bir taraftan suyu süzerek besleniyor. Ortalama bir pina saatte 6 litre deniz suyunu filtre ediyor. Bu esnada suyun içindeki oksijeni alıyor, yine suda bulunan plankton ve diğer parçacıkları süzerek onlarla besleniyor. Bu esnada suyu filtre edip temizliyor. Anlayacağınız bizim arıtmadan denize boca ettiğimiz atıklarla mücadele ediyor pina.

Küresel iklim değişimi sonucunda, deniz suyu sıcaklıklarının sürekli arttığını, sanırım artık bilmeyenimiz yok. İşte bu sıcaklık artışlarının tetiklediği bir hastalık yüzünden 2016 yılında başlayan toplu pina ölümleri sonucunda 2019 yılına gelindiğinde, Marmara Denizi haricinde tüm pina stokları topluca öldü! Diğer bir ifadeyle Cebelitarık Boğazı ile Çanakkale Boğazı arasında kalan denizlerdeki tüm pinaları topluca kaybettik. Deniz için bu kadar önemli ve hayati bir türün, bu kadar kısa sürede topluca kaybı bütün bilim dünyasında şok etkisi yarattı. Ancak Marmara Denizi’nin özel yapısı ve düşük tuzluluğu, pinada toplu ölümlere sebep olan hastalığın henüz bizde etkili olmamasına neden oluyor. Yani pinalar için Marmara son sığınak! Şimdi bütün dünya gözünü dikti bize bakıyor: “Tamamı bir ülkenin sınırları içindeki nadir denizlerden olan endemik pinaların korunması için Marmara Denizi’nde Türkiye nasıl önlemler alacak bakalım?” diye bekliyorlar.

Bu yüzden pina hemen koruma altına alındı. 2016’da başlayan toplu ölümlerden sonra Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) pinanın popülasyon statüsünü Kritik Düzeyde Tehlikede (CR) olarak değiştirdi. Yani pina yok oluşa sadece bir basamak uzakta. Bir sonraki aşama, doğada yok oluş!

İşin başka bir boyutu ise biz insan faktörü. Yediğimiz her lüfer veya hamsiyi, karidesi ya da tekiri avlamak için kullanılan ağlar pinalar için ölüm tuzağı. “Yaz gelse de gidip deniz kıyısında biraz dinlensek” diye tatili iple çeken yurdum insanı, plajda ne pinayı ne pinanın yaşam alanı olan deniz çayırlarını istemiyor. Denizci millet olalım diye çoğalttığımız her bir tekne için tonozlar atılıp uygun bağlama şamandıraları yapılmadığı için kıyısal alanı tekne demirleri kazıyarak pinalara zarar veriyor. Marmara Denizi çevresindeki yedi ilin bütün evsel ve endüstriyel atıklarıyla nehirler aracılığıyla Marmara’ya ulaşan tarım zehirleri denizi kirletirken pinanın yaşamını zorlaştırıyor. Yani derdimiz çok.

Malumu ilam olsa da Marmara’nın içler acısı halini bir kez daha vurgulayalım. İklim değişip sular ısınırken, Marmara’nın özel yapısı bilinirken gözümüz gibi korumamız gerekirdi değil mi? Üzgünüm, o gözler kör oldu ve 50 yıl boyunca bütün atıklarımız için Marmara’yı atık çukuru belledik. 2021 yılında müsilaj denen felaketle karşılaşınca da herkes bir başkasını suçlamaya başladı. Hiçbirimiz biraz önce çektiğimiz sifon sonucu klozetten uzaklaşan atıkların nereye gittiğini düşünmedik. Oysa yıllar önce çaresizlikten başlatılan derin deşarj, Marmara çevresinde “yeni normal” oldu. Atıkları Marmara Denizi’nin dip bölgelerinde Karadeniz’e doğru akan akıntılar alıp gidecek aldatmacasına inandık. Fizik kanunlarını hiçe saydık. Aklı ve bilimi öteledik. Belediye başkanları, partiler, hükümetler, bakanlar değişti. Atıkları arıtmadan denize boca etme alışkanlığı değişmedi. Sanki gül ektik, ısırgan otu bitti gibi şaşkın şaşkın “Aaaa bu müsilaj nereden çıktı!” diye sorup durduk.

Yani özetle pinaya yine kötü haber vereceğiz ama Marmara’nın derdi başından aşkın. 22 eylemden oluşan Marmara Denizi Eylem Planı tüm tarafların imzasıyla uygulamaya alınsa da halen denizin kirlilik yükünü azalttığımız söylenemez. 2024 yılına kadar Marmara Denizi çevresindeki tüm atık arıtma tesisleri ileri biyolojik arıtmaya döndürülmesi için karar alındı, bütçeler ayrıldı ve inşaatlar başladı. Ama henüz dönüşen, yeni açılan bir biyolojik arıtma tesisi yok. Başka bir ifadeyle müsilaj öncesi denize ne kadar atık gönderiyorsak aynı atıklar bugün de gitmeye devam ediyor.

Bir tarafta yaşam umudu Marmara’yla sınırlı kalmış pina, bir tarafta bütün ekosistemi müsilaj yüzünden altüst olmuş Marmara. Bir tarafta bizim arıtmadığımız atıkları filtre ederek temizleyen pinalar, bir tarafta onun iyileştirmesiyle restore olma umudu taşıyan bir deniz.

Eğer pinaları korursak, pinalar Marmara’nın iyileşmesine destek olacak. İçinizdeki sesin “Ne duruyoruz hemen koruyalım ama nasıl?” sorusu geçiyor muhtemelen. Bir türü korumak için önce onun yaşadığı habitatı, alanı korumak gerekiyor. Pina, deniz çayırlarıyla bütünleşik bir hayat sürüyor. Marmara kıyılarında deniz çayırlarının sağlıklı olduğu alanlarda pinalar da gayet sağlıklı. Yani pinayı korumak için deniz çayırlarını korumamız lazım. Ancak kirlilik ve kıyı dolguları başta olmak üzere deniz çayırı alanları tehdit altında. Başka bir tehdit de turizmden geliyor. Nerede bir çayır-çimen görse hemen çoraplarını çıkarıp çime basmak isteyen insan, plajda yüzerken ayağına deniz çayırı değdiğinde ürperip korkuyor. Sifonu çekmekten, denizi, toprağı, havayı, suyu kirletmekten korkmayan insan deniz çayırından korkuyor. Müşteri otelciye, otelci de belediyeye şikâyet ediyor deniz çayırlarını. Her yıl Marmara kıyılarında yaz sezonu başlamadan hummalı bir deniz çayırı sökme işi başlıyor. Oysa deniz çayırları da koruma altında!

Denizin dibini sadece turizm amacıyla kazımıyoruz ne yazık ki. Balıkçılıkta kullanılan ağlar sadece balıkları avlamıyor, denizin dibinde pina da dahil ne var ne yok her şeyi yukarı çıkarıyor. Kıyılarda sandal sefası için demirlenen teknelerin çapası her atılıp çekildiğinde pinalara ve deniz çayırlarına zarar veriyor. Dalış etkinliklerinden, yüzerken gördüğü pinayı söküp plajda kumda oynayan çocuğuna oyuncak diye getirenlere kadar oldukça geniş bir “pina zararlısı” mevcut. Sanırım pinayı korumanın o kadar da kolay ve basit olmadığı anlaşıldı bu kısa özetten.

Pinaları koruyabilmek için önce bütün kıyılarımızda pina yoğunluğu yüksek bölgeleri belirlemek, otelciden tatilciye, balıkçıya, dalgıca özetle tüm kıyı kullanıcılarına pinanın önemini öğretmek şart. Sonra başta kanun koyucular ve uygulayıcılar olmak üzere tüm tarafların bir araya gelerek bir koruma stratejisi oluşturması gerek. Bir taraftan da Marmara Denizi çevresinde yaşayan her bir insanı deniz ekosistemi, bu sistem içinde pinanın yeri ve müsilajla mücadelede bize nasıl yardım edeceğini bıkmadan usanmadan anlatmak lazım.

Biz bir gurup akademisyen (Prof. Dr. Mustafa SARI, Doç. Dr. Uğur KARADURMUŞ, Yl. Öğr. Tacan BENLİ) bu düşüncelerle bir araya gelerek “Marmara’nın Umudu Pina” projesini bu yüzden geliştirdik. Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi olarak yaktığımız bu umut ışığına hemen Borusan Holding ve ImpactHub İstanbul destek oldu. “Marmara’nın Umudu Pina” projesi ocak ayında başladı. Projenin üç ayağı var aslında. Zor ve zahmetli bir iş olan kıyısal alandaki pina sayımı işlemi yapılıyor öncelikle. Bir taraftan kıyı kullanıcıları pina, deniz ekosistemi, müsilaj bağlamında sürekli bilgilendiriliyor. Bir taraftan da tüm kıyı kullanıcısı paydaşlarla nasıl bir koruma stratejisi geliştirileceği tartışılmaya devam ediyor. Pina Elçileri adını verdiğimiz “Pina için ben de bir şey yapmak istiyorum” diyenler emekleriyle pinaya umut olmaya başladılar bile.

Yıllardır ülkemizde arzulanan bir iş birliği ortaya çıktı aslında. Bir tarafta üniversite, bir tarafta özel sektör ve sivil toplum kuruluşları, bir tarafta yerel ve ulusal kamu kurumları hep birlikte pinaları korumak için harekete geçti. Bir umut projesine dönüştü pina. Bu umudu paylaşmak, büyütmek, şimdilik Bandırma’dan yanan bu umut ışığını orta ateşine döndürmek için sıra sizde. 20 milyon yıldır yaşamını sürdüren pina için siz de www.umutpina.com.tr web sitesine girip, Pina Elçisi olarak pinaların korunmasına katkı sağlayabilirsiniz!

Prof. Dr. Mustafa Sarı
YAZAR HAKKINDA

Prof. Dr. Mustafa Sarı

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi’nde akademik çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Mustafa Sarı, Marmara Denizi Koruma Eylem Planı kapsamında Marmara Belediyeler Birliği bünyesinde kurulan Bilim ve Teknik Kurulu’nun üyesi. Uzun yıllar Van Gölü inci kefalinin korunmasıyla ilgili çalışmalar yaptıktan sonra geliştirdiği sorun temelli sosyal katılımcılık modeli doğa korumaya yeni bir perspektif getirdi. Son yıllarda Marmara Denizi balıkçılığının sürdürülebilirliğine odakalanan Sarı, Nisan 2021 tarihinden beri her hafta düzenli dalışlarla müsilajın ekolojik etkilerini takip edip görüntülüyor.