<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yaşam Boyu Öğrenme konulu içerikler - Borusan Turuncu</title>
	<atom:link href="https://borusanturuncu.com/borusan-x/yasam-boyu-ogrenme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://borusanturuncu.com/borusan-x/yasam-boyu-ogrenme/</link>
	<description>Yolu Borusan&#039;dan Geçen Hikâyeler</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 Nov 2024 08:30:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2022/12/cropped-turuncu-blog-06-32x32.png</url>
	<title>Yaşam Boyu Öğrenme konulu içerikler - Borusan Turuncu</title>
	<link>https://borusanturuncu.com/borusan-x/yasam-boyu-ogrenme/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yaşasın Otodidaktizm</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/yasasin-otodidaktizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burçin Geylanioğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2020 15:55:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Boyu Öğrenme]]></category>
		<category><![CDATA[otodidaktizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=2364</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hepimizin bildiği üzere yaklaşık dört aydır evdeyiz. Dünya genelinde pandemi olarak adlandırılan ülkemizde de hızla yayılan COVID-19 salgınından kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için evlerimize çekildik. Bireysel olarak birtakım önlemler aldık. Kendimizi, bir anda dış dünyadan soyutlayıp evlerimize sığınmakta bulduk çareyi. Dört ay önce şehir trafiği, iş ve sosyal seyahatler, kalabalık geziler, sosyal aktiviteler, okul gezileri, [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/yasasin-otodidaktizm/">Yaşasın Otodidaktizm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hepimizin bildiği üzere yaklaşık dört aydır evdeyiz. Dünya genelinde pandemi olarak adlandırılan ülkemizde de hızla yayılan COVID-19 salgınından kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için evlerimize çekildik. Bireysel olarak birtakım önlemler aldık. Kendimizi, bir anda dış dünyadan soyutlayıp evlerimize sığınmakta bulduk çareyi.</p>



<p>Dört ay önce şehir trafiği, iş ve sosyal seyahatler, kalabalık geziler, sosyal aktiviteler, okul gezileri, akraba gezmeleri ve daha sayamadığım dolu dolu bir temponun içerisindeydik. Evet, bu tempolu hayatımız bir anda hızlı giden bir arabanın aniden frene bastığında durduğu gibi durdu!  Daha önce hiç alışık olmadığımız, tecrübe etmediğimiz, fazlasıyla yavaş akan bir hayatın içerisinde bulduk kendimizi. Bir anda “Evde Kal” sloganıyla farklı bir yaşam tarzımız olmaya başladı.</p>



<p>İçinde bulunduğumuz şu durumu bugüne kadar sadece filmlerde izlemiştik halbuki…</p>



<p>Peki daha önce bilmediğimiz, tecrübe etmediğimiz ve görmediğimiz bir şeyle savaştığımız bu sıradışı dönemde neler yaptık?</p>



<p>Evimiz bize bu dönemde nasıl ev sahipliği yaptı? </p>



<p>Bazı odalar ofislere dönüştü, bazı mutfaklar pastaneye, bazı salonlar resim odasına, bazı odalar sınıflara, bazı odalar ise spor salonuna…</p>



<p>Eminim her birimiz bu keşif alanlarında kendimizi yeniden keşfettik.</p>



<p>Mutfaklarımızdan müthiş kokular aldık. Taş boyadık, yağlı boya çalışmaları yaptık, online spor ve sanat derslerine katıldık. Düşünmek, dinlenmek için çok fazla vaktimiz oldu. Düşüncelerimizi keşfedip, onları uygulama fırsatı bulduk. Yetenek ve becerilerimizin farkına vardık. Bu dönem birilerimiz için aydınlanma zamanı oldu. Belki de kendimizi sevme halimiz ortaya çıktı. Kendimize döndük, kendimizi dinledik. Yaşam dengemizi korumak adına birçok yeni hobimiz birçok yeni alışkanlıklarımız oldu. Farkındalığımız arttı. Kendimizi, ailemizi, aklınıza gelebilecek her şeyi gözlemleme fırsatımız oldu. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Bir tarafta ne yapacağımızı bilemez bir haldeyken bir tarafta yeni şeyler öğrenerek kendimizi keşfettik.</p></blockquote>



<p>Bütün bunları yaparken de an’dan keyif aldık. Bir tarafta ne yapacağımızı bilemez bir haldeyken bir tarafta yeni şeyler öğrenerek kendimizi keşfettik. Aslında “otodidakt” olduk bir nevi.</p>



<p>Fransız şair, roman ve oyun yazarı Alfred Mercier ne de güzel söylemiş.: “Zevkle öğrendiğimizi hiçbir zaman unutamayız.” </p>



<p>Evde ekmek yapmayı, taş boyamayı, pilates yapmayı, pizza yapmayı kendi kendimize öğrenmedik mi? Nasıl yapılır diye internetten araştırmadık mı? Eşimize, dostumuza ya da ailemize sormadık mı?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Zevkle öğrendiğimizi hiçbir zaman unutamayız.</p></blockquote>



<p>Peki nedir bu otodidakt? Otodidakt’ın kelime anlamı öz öğrenimli olarak geçer. Yani kendi kendine öğrenme anlamını taşır. Latince kendi anlamına gelen Autove öğretim anlamına gelen Didaktikos  kelimelerinden türemiştir.  Bir nevi kendi kendine öğrenme şeklidir.</p>



<p>Otodidaktizm ifadesi kaynaklarda geçen bilgiye göre ilk olarak 1160’lı yıllarda Endülüslü Filozof Abu Baker Ibn Tufayl’in felsefi içerikli romanı Hayy’da yer almaktadır. Söz konusu kitapta “insanı geliştiren toplum ya da onun sözleşmeleri değil, kendisidir” vurgusu dikkat çekiyor.  Marakeşli bir çocuğun kendi başına çeşitli aletler geliştirmesi ve doğa ile mücadelesi anlatılıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>İnsanı geliştiren toplum ya da onun sözleşmeleri değil, kendisidir.</p></blockquote>



<p>Tarihteki ünlü otodidaktların başında da Leanordo Da Vinci gelmektedir. Tam adı Leonardo di ser Piero da Vinci olan İtalyan kökenli sanatçı dönemin ünlü hezarfenlerinden (birden fazla alanda uzmanlaşan kişi) biriydi. Bu sıfatı almasına sebep olan ise; ressam, matematikçi,  mucit, heykeltıraş, mimar, bilim insanı, müzisyen, mühendis, yazar, anatomist, jeolog, astronom, botanist, tarihçi, edebiyatçı gibi özelliklere sahip olmasıydı. Her şeyi herhangi bir eğitim almadan öğrenmiştir.</p>



<p>Günümüzde Otodidaktizm Self- Learning (Kendi kendine Öğrenme) olarak geçiyor. Hayatımızın her aşamasında öğreniyoruz. Her gün yeni bir şeyler katıyoruz kendimize. Öğrenmeyi öğrenme hayatımız boyunca en kıymetli yetkinliğimiz olacak. Bu yetkinliği çocuklarımıza da öğrenme çağından itibaren yüklememiz gerek. Dünyaca ünlü eğitmen Sugata Mitra, Yeni Delhi’de çocukların kendi kendine öğrenme potansiyelinin fark edilmesi için “Duvardaki Delik” isimli küresel deneyini uygulamış. Deneyi izledikten sonra çocukların da  internet üzerinden kendi kendilerine her şeyi öğrenebildiğini göreceksiniz. </p>



<p>Öğrenmeye devam! </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/yasasin-otodidaktizm/">Yaşasın Otodidaktizm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baş Üstünde Yeri Var: Öğrenme ve Gelişim</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/bas-ustunde-yeri-var-ogrenme-ve-gelisim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Terzi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2020 11:25:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Boyu Öğrenme]]></category>
		<category><![CDATA[dijital eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[dijitalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[salgın hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[tedx]]></category>
		<category><![CDATA[veri bazlı analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=2356</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hatıralarımızdaki yerini uzun yıllar boyunca koruyacak bir dönemden geçiyoruz. Salgın hastalık gezegeni etkisi altına aldı, ofisler kısa süre içinde evlere taşındı, pandemi grafikleri döviz grafikleri kadar popüler oldu ve hatta nişan törenleri dokunmatik ekranları şenlendirdi. Sanırım bu noktadan sonra ancak terminatörün geri dönmesine şaşırırız. İş yapış yöntemlerimize ve işin doğrusuna dair sınırları hayli bulanıklaştıran pandemi [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/bas-ustunde-yeri-var-ogrenme-ve-gelisim/">Baş Üstünde Yeri Var: Öğrenme ve Gelişim</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hatıralarımızdaki yerini uzun yıllar boyunca koruyacak bir dönemden geçiyoruz. Salgın hastalık gezegeni etkisi altına aldı, ofisler kısa süre içinde evlere taşındı, pandemi grafikleri döviz grafikleri kadar popüler oldu ve hatta nişan törenleri dokunmatik ekranları şenlendirdi. Sanırım bu noktadan sonra ancak terminatörün geri dönmesine şaşırırız.</p>



<p>İş yapış yöntemlerimize ve işin doğrusuna dair sınırları hayli bulanıklaştıran pandemi kaynaklı mevcut durum, aynı zamanda dramatik bir değişimi tetiklemekle birlikte uyum sağlama becerimizi sınıyor. Bununla beraber, değişim ve uyum sağlama gibi dinamikler son dönemde kayda değer ölçüde yükselmiş olsalar da elbette bütünüyle yeni ve yabancı değiller. BMW Grup markalarının ülkemizdeki satış eğitimlerinden sorumlu eğitmeni ve bir otomobil tutkunu olarak, bu yazıda süregelen değişimin otomotiv sektöründe iş yeri öğrenimi üzerindeki etkilerinden ve değişime ayak uydurmakla kalmayarak kendi kendini rafine eden bir kurum içi eğitim döngüsü yaratmak adına aldığımız aksiyonlardan söz edeceğim.</p>



<p><strong>DİJİTAL EĞİTİM VS. YÜZ YÜZE EĞİTİM </strong></p>



<p>Fütüristler dijital dünyada yaşadığımızı söylüyorlar. Oysa dijital dünyaya efektif biçimde entegre olmuş analog bir dünyamız var. Son dönemde konu iş yeri öğrenimine geldiğinde bu iki kavramın kıyasıya yarıştırıldığını gözlemliyorum. Dijital eğitimin öğrenme ve gelişimi geleceğe taşıyacağına inananlar bir yanda, yüz yüze eğitimin yerini hiçbir şeyin tutmayacağını düşünenler bir yanda. The Revenge of Analog: Real Things and Why They Matter isimli kitabında, Kanadalı gazeteci David Sax analog ile dijitalin bu tarz yüzeysel kıyaslamalara tabi tutulmasını şöyle yorumluyor: Basite indirgenmiş bu ikiliği dijital dünyadan öğrendik. Bir, sıfır. Siyah, beyaz. Apple, Samsung. Ne var ki gerçek dünya siyah ya da beyaz değildir. Gri hiç değildir. Gerçek dünya alacadır, dokuludur. Gerçek dünyanın ilginç bir kokusu, kekremsi bir tadı vardır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Gerçek dünya siyah ya da beyaz değildir. Gri hiç değildir. Gerçek dünya alacadır.</p></blockquote>



<p>Yazarın vurgusuna paralel olarak, iş yeri öğreniminin bugününde en verimli, en faydalı yaklaşımın yüz yüze eğitim ile dijital eğitimi harmanlamak olduğuna inanıyorum. Kulağa çok basit gelse de buradaki doğru denge müfredata, hedef kitleye ve hatta eğitim grubundaki kişi sayısına göre değişkenlik gösteriyor. Dolayısıyla eğitimcinin burada kolektif bir yaklaşım benimsemesi ve aynı müfredatın üzerinden geçtiği her yeni eğitim grubunda doğru dengeyi rafine etmeye çabalaması gerekiyor.</p>



<p>Doğru denge faktörünü önemli bulduğumdan, bu başlığı kapatmadan önce konuyu biraz daha açmak ve örneklendirmek istiyorum. Yukarıda doğru dengenin müfredat ve hedef kitle gibi unsurlara bağlı olduğunu paylaşmıştım. Deutsche Telekom’un şirket belgelerinden uyarlanarak, Harvard Business Review’da yayımlanan bir tablo konuyu harika biçimde anlaşılır kılıyor. Şirket dijital formatlı eğitimleri hard becerilere dayanan, tekrar kullanılabilen, basit konular içeren ve kalabalık gruplara sunulan eğitimler için tercih ediyor. Yüz yüze eğitimin ağırlık kazandığı durumlarda ise soft becerilerin, belirli bir amaca yönelik içeriklerin, karmaşık konuların ve sıkça güncellenen dinamiklerin ön plana çıktığı görülüyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Yüz yüze eğitimlerde soft becerilerin, karmaşık konuların ve sıkça güncellenen dinamiklerin ön plana çıktığı görülüyor.</p></blockquote>



<p>Kendi işimi yaparken “dengeyi” Deutsche Telekom yaklaşımıyla bulmaya çalışıyorum. Örneğin BMW Satış Danışmanları için sunduğum ilk sertifika eğitiminin amaçlarından bir tanesi çalışanın temel satış ve ürün bilgileri/becerileriyle donatılması. Eğitimin müşteri süreçleriyle alakalı soft beceriler bölümünün tamamını yüz yüze işliyorum. Bu tercihin diğer sebepleri arasında otomobil satışı ortamının agresif biçimde değişkenlik gösterebilen dinamiklere sahip olması ve söz konusu müfredatın görece küçük gruplarla işlenmesi gibi etkenler var. Dijital eğitim tarafında ise ürün bilgisi gibi kısa ve tekrar kullanılabilen içeriklere odaklanıyorum. Hatta bu tarz içeriklerin kalabalık hedef kitlelere transferinde BMW Genius isimli ürün uzmanlarını mikro eğitmenler olarak görevlendiriyor ve “peer teaching” yönteminden faydalanıyorum. Öğrenme ve gelişim çarklarını döndüren ekibin eğitmenlerle sınırlı kalmaması adına başvurduğum ve olumlu geri bildirimler aldığım bir yöntem.</p>



<p><strong>HİKAYELERİN GÜCÜNDEN FAYDALANMAK</strong></p>



<p>Satış ve pazarlamanın büyük ustalarından düzenli olarak hikayelerin gücüne dair yazılar okuyor, sunumlar dinliyoruz. Hikaye anlatıcılığını bu yönüyle medyatik diyetisyenlerin tavsiyelerinden düşmeyen ilginç gıdalara benzetiyorum. Gerçekten de konu satışa geldiğinde hikayelerin satıcı ile alıcı arasındaki bağı güçlendirmek ve güven duygusu yaratmak gibi birçok faydası mevcut. Özellikle sunulan ürün ya da hizmet “premium” sınıfta yer alıyorsa, yani yalnızca rasyonel ihtiyaçları değil duygusal ihtiyaçları da besliyorsa, örneğin bir BMW otomobiliyse, tüketiciye sunulan değerin ifadesi açısından hikayeler harikulade sonuçlar veriyor. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Konu satışa geldiğinde hikayelerin satıcı ile alıcı arasındaki bağı güçlendirmek ve güven duygusu yaratmak gibi birçok faydası var.</p></blockquote>



<p>Peki bir eğitmen olarak hikayenin gücünden nasıl istifade ediyorum? Bu noktada akla ilk olarak eğitimdeki mesajların hikayelere dönüştürülerek anlatılması gelse de konuyu bundan biraz daha geniş biçimde ele almak gerekiyor. Dilerseniz parça parça ilerleyelim;</p>



<p>Her şeyden önce eğitim gruplarını hikayeler yaratmaya elverişli biçimde tasarlamak gerektiğini düşünüyorum. Kendimden örnek vermem gerekirse, yazının başında sözünü ettiğim ve BMW Satış Danışmanları’na sunduğum ilk sertifika eğitiminde yeni otomobil, kullanılmış otomobil ve kiralık otomobil gibi farklı fonksiyonlar yürüten çalışanları bir araya getirmeye gayret ediyorum. Bununla birlikte katılımcının görev yaptığı şehirden kıdemine kadar mümkün mertebe çeşitliliği amaçlıyorum. Böylece ortaya çıkan çok kültürlü ve çok fonksiyonlu öğrenme grubunun birbiriyle hikayeler paylaşma ve birbirinden öğrenme eğilimi güçleniyor.</p>



<p>Eğiticinin düzenli olarak farklı gruplarla tekrarladığı eğitimlerde paylaşılan hikayeleri, müfredatın mesajlarına entegre etmesini hayli kıymetli buluyor ve bu tekniğin sıkça faydasını görüyorum. Bu sayede mesajlar daha samimi, daha yalın ve daha bizden hale geliyor. Bir satış danışmanı, ofisindeki komşu masada görev yapan takım arkadaşının yıllar önce yaşadığı bir deneyimi eğitimde öğrendiğinde, eğiticinin mesajını “satın alma” ve uygulamaya geçirme verimi dramatik ölçüde yükseliyor. Hatta yine katılımcıların anlattığı kimi sarkastik korku hikayelerini “nasıl yapılmaz” formatlı olarak eğitimin bir parçasına dönüştürmek ve eğlence faktörünü güçlendirmek mümkün. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Sarkastik korku hikayelerini ‘nasıl yapılmaz’ formatlı olarak eğitimin bir parçasına dönüştürmek ve eğlence faktörünü güçlendirmek mümkün.</p></blockquote>



<p>Üretici tarafından tanımlanmış resmi talimatları esneterek müfredata dış kaynaklardan derlenmiş hikayeler entegre etmek, bu başlıkta vurgulamak istediğim son konu. Gündelik işleyiş açısından eğitim biriminden bağımsız olmalarına karşın pazarlama, ürün ve satış gibi farklı departmanların eğitim müfredatına iştirak etmesi için aksiyonlar alıyorum. İlgili departmanlardan bir misafir konuşmacı yahut ilgili departmanlara ait bir doküman çoğu zaman öğrenme ortamındaki havayı tazeliyor ve katılımcının bakış açısını zenginleştiriyor. Ayrıca eğitim mesajlarını güçlendirmek adına, özellikle molalardan sonra dikkatleri yeniden toplamaya ihtiyaç duyduğum anlarda, TEDx kayıtlarındaki hikayelerden faydalandığımı da eklemek isterim. </p>



<p><strong>EĞİTİMİN ETKİSİNİ ÖLÇMEK VE ÖĞRENMEYİ BİR KÜLTÜRE DÖNÜŞTÜRMEK</strong></p>



<p>İş yerinde öğrenimin yalnızca eğitmenin sorumluluğu olmaktan çıkması ve hızla değişen iş ortamında, iş yapma kültürünün ve performansı artırmanın bir parçasına dönüşmesi en büyük arzum. Bunun için hedef kitlemde yer alan satış danışmanlarının yöneticileriyle ara ara görüşmeye ve eğitim özelinde “before &amp; after” enstantaneleri yakalamaya gayret ediyorum. Satış eğitimi gibi soft becerilere dayalı eğitimlerin çıktılarını veri bazlı analiz etmek zor olsa da katılımcının eğitim sonrasında takım içindeki performansı çoğu zaman net bir tablo ortaya koyuyor. Her tablonun Mona Lisa olmaması kadar doğal bir şey yok. Bu yüzden, ihtiyaç duyulması halinde katılımcı, yönetici ve eğitmen üçgeninde mikro öğrenme aksiyonları alıyor ve tam olarak ihtiyaca odaklı “destekleyici gıdalar” sunuyorum. Böylece eğitim üretici tarafından tanımlanmış bir formalite olmaktan uzaklaşıp, gündelik hayata dokunan ve çalışma verimini/performansını artıran bir araç olmaya yaklaşıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Veri bazlı analiz yapmak zor olsa da katılımcının eğitim sonrasında takım içindeki performansı çoğu zaman net bir tablo ortaya koyuyor.</p></blockquote>



<p>Ölçme ve değerlendirme yaklaşımında da müfredat türü ve hedef kitle oldukça belirleyici. Satış eğitimlerinin resmi değerlendirmesinde yazılı sınav, mülakat ve “role play” adımları gerekli olurken; ürün eğitimi gibi daha “hard” formatlarda ise çoktan seçmeli sınavlar hatta online değerlendirmeler yeterli olabiliyor.</p>



<p>Hemen her eğitimimin sonunda olduğu gibi, bu yazının sonunda da iki büyük ustayı anmak istiyorum. Sayısız sözünden ve kitaplarından ilham aldığımız Jim Rohn bireysel motivasyona dayalı öğrenmeyle alakalı olarak şöyle demişti: “Resmi eğitimle geçinirsiniz, kendi kendinizi eğiterek servet sahibi olursunuz.” Bunu nasıl yapabileceğimiz ve nerede bulabileceğimize içinse Mahmut Hoca’ya kulak vermemiz gerekiyor;</p>



<p><em><strong>Mahmut Hoca</strong>: Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.</em></p>



<p><em><strong>Tulum Hayri:</strong> Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?</em></p>



<p><strong><em>Mahmut Hoca:</em></strong><em> Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.</em></p>



<p>Bilginin ve öğrenmenin baş üstünde tutulduğu sağlıklı günlere.   </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/bas-ustunde-yeri-var-ogrenme-ve-gelisim/">Baş Üstünde Yeri Var: Öğrenme ve Gelişim</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetin Anahtarı: Merak Etmek</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/medeniyetin-anahtari-merak-etmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bülent Demircioğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jul 2018 22:27:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Boyu Öğrenme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=202</guid>

					<description><![CDATA[<p>Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden yola çıkarak neden “mutlu değiliz? neden gelişemiyoruz?”a dair bir sorgulama.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/medeniyetin-anahtari-merak-etmek/">Medeniyetin Anahtarı: Merak Etmek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>20. yüzyılın başında Dr. Abraham Maslow ve devamında onun öğrencileri tarafından yapılan araştırmalarda, insan ruhunun muhtelif ihtiyaçları olduğu ve bu ihtiyaçların giderilmesinin insan mutluluğu ve motivasyonunu arttırdığı gözlemlenmiş.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium"><img width="300" height="212" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/maslow_ihtiyaclar_hiyerarsisi-300x212.jpg" alt="Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi" class="wp-image-204" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/maslow_ihtiyaclar_hiyerarsisi-300x212.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/maslow_ihtiyaclar_hiyerarsisi.jpg 697w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></figure></div>


<p>Bu ihtiyaçlar basit ihtiyaçlardan komplike ihtiyaçlara doğru yükselen bir piramit şeklindedir. Kısaca özetlememiz gerekirse birinci tür ihtiyaçlar biyolojik ihtiyaçlardır ve ilk sırada beslenme ve barınma ihtiyacı gelir. Halen dünyada açlık sınırında yaşayan insan ve topluluklar varsa da bu ihtiyacın son yüzyılda önemli ölçüde giderildiğini söyleyebiliriz. Bu gruptan ikinci ihtiyaç korunma ihtiyacıdır. İnsanın avcı toplayıcı yaşam tarzından tarım üretimine geçmelerinden sonra ağırlıklı olarak ortaya çıkmıştır. Tarımın doğası gereği çok sayıda tekil aile bir arada yaşamaya başlamış, önce kabileler (aşiretler), sonra kavimler meydana gelmiştir. Bu toplulukların hem dış tehlikelerden korunması hem kendi aralarındaki sorunların çözümü hem de ürünlerin korunması (hırsızlık, sel, yangın vs.’ye karşı maddi korunma) için kabile reisleri ortaya çıkmıştır. Topluluklar büyüdükçe, krallar ve devletler bu koruma görevini üstlenmiştir. Bugün dünyada orta çağda olduğundan çok daha az kıtlık, salgın ve savaşlardan dolayı ölümler oluyor. Kişinin maddi durumunun ve işinin korunması da bu korunma ihtiyacı kapsamına giriyor ki günümüzde sosyal devlet anlayışı, sendikalar ve kooperatifler bu görevi yerine getiriyorlar.</p>



<p>İkinci ihtiyaç grubu psikolojik ihtiyaçlardır. Bu gruptaki ilk ve sıralamadaki üçüncü ihtiyaç “sahip olma” ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç maddi olduğu kadar aile, arkadaşlık, sosyal çevre sahipliği gibi manevi ihtiyaçları da kapsar. İnsan ruhunun maddiyat konusundaki sınırsız doyumsuzluğu nedeniyle bu ihtiyaç insanlığın ekonomik zenginliğini yarattığı gibi yolsuzluklar, bitmeyen politik kavgalar, etnik grupların, mezheplerin ve devletlerin daha çok şeye sahip olmak, kendi aralarında üstünlük kurma çabaları ve tabii en kötüsü savaşlar ile insanlığın mahvına bile yol açabilir. Bu nedenle tüm semavi dinler, insanın nefsini kontrol etmesine, tevazuya, şükretmeye öğretilerinde büyük önem vermişlerdir.</p>



<p>Diğer psikolojik ihtiyaç, toplumda itibar görme ve mevki sahibi olma ihtiyacıdır. Buradan saygınlık, beğenilme anlaşılmaması gerektiğini özellikle belirtmek isterim. Parasal güç ve yönetimsel gücü ifade eder.</p>



<p>İlk iki grup ihtiyacın karşılanması, kısa süreli mutluluk ve motivasyon artışına yol açar, kısa sürede etkisini yitirir. Bunun neticesinde insan ruhu yeniden motive olmak için daha fazlasını talep edecektir. Daha iyi gıdalar, moda giysiler, spor arabalar, daha çok gelir, daha yüksek mevkiler vs. gibi. Modern pazarlama teknikleri tamamen insanın bu zaafının sömürülmesi üstüne kurulmuştur.</p>



<p>Üçüncü grup “gelişim” ihtiyaçlarıdır. İlki öğrenme, bilgilenme ve hayata anlam kazandırma ihtiyacıdır. Estetik ve sanat da bu gruba girer. İnsan ve toplumun gelişimini sağlayan, tüm bilimsel, teknik, sanatsal gelişimi sağlayan bu seviyedir. Medenileşmenin anasıdır.</p>



<p>Son seviye ise toplum tarafından sevilme, takdir edilme, saygı duyulma, örnek alınma ve topluma bir şeyler verme ihtiyacıdır.</p>



<p>“Gelişim” ihtiyaçlarının tatmini, hayatımıza anlam kazandırır, uzun süreli mutluluk ve motivasyon sağlar.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Gelişim ihtiyaçlarımızın tatmini, hayatımıza anlam, mutluluk ve motivasyon kazandırır.</p></blockquote>



<p>Söz konusu araştırmanın en önemli bulgularından biri, bir ihtiyaç seviyesinden bir üsttekine çıkabilmek için insan ruhunun, alt seviyenin tamamen tatmin olmasına gerek duymamasıdır. Alt seviye asgari bir düzeyde tatmin olmuşsa ruhumuzu rahatlıkla üst seviyeye taşıyabiliriz. Biri diğerine mâni değil.</p>



<p>Bütün bunlardan şu varsayımı yapabiliriz. Gelişmekte olan ülkelerin ve tabii ülkemizin esas sorunu, ruhumuzu bu “gelişim” ihtiyacı seviyesine taşıyamamaktır. Bugün Türkiye’de 10 bin dolar gelirimiz var, yollarımız, köprülerimiz, otomobil, beyaz eşya, çelik vs. fabrikalarımız, modern hastanelerimiz vs. vs. var. Senede 100 binden fazla BMW, Mercedes, Audi vs. alacak paramız var. Modernleştik mi? Evet.</p>



<p>Medenileştik mi? Hayır. Gelişmiş ülke statüsünde miyiz? Hayır. Mutlu muyuz? Hayır. Kaçımız şu tür şeyleri merak ediyor: Gökyüzü neden mavi görünür? Patlıcan neden meyvedir? Plüton neden artık gezegen sayılmıyor?</p>



<p>Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2018 bütçesi nedir? 10 yıllık bir perspektifte Avrupa şampiyonlar ligi ve UEFA liginde 1 puan almak veya 1 gol atmak için Fenerbahçe ve Galatasaray, Real Madrid ve Barselona’ya göre ne kadar para harcıyor? Bu sonuncusunu ben merak ettim ve araştırdım. Sonuç utanç verici. Biz önemli ölçüde, daha fazla harcıyoruz. Shakhtar, Monaco gibi yarışmacı takımlar ile olan menfi fark ise korkunç. Ama netice? Sıfır.</p>



<p>Kaçımız bunlar gibi günlük hayatımızdaki binlerce şeyin ve olayın nedenini merak ediyor, araştırıyor, öğreniyor? Toplum olarak asırlardır karnımızı doyurma, para kazanma ve mevki sahibi olma kısır döngüsünden bir türlü çıkamıyoruz. Orta gelir tuzağı denilen tam da bu. Biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarımızın tam tatmini tabiatımız gereği mümkün olmadığı için de bir türlü mutlu ve motive olamıyoruz. Ben biliyorum demenin gurur ve mutluluğunu yaşayamıyoruz. Bilgi hayata anlam kazandırır, karşılaştığımız olaylarda sebep sonuç ilişkisi kurabilmemizi sağlar.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Kaçımız günlük hayatımızdaki binlerce şeyin ve olayın nedenini merak ediyor, araştırıyor, öğreniyor?</p></blockquote>



<p>Merak etmeye, sorgulamaya, araştırmaya, öğrenmeye ve bunu alışkanlık haline getirmeye başladığımız gün toplum olarak bir kuantum sıçraması yapacağız. Bilgi toplumunun özü bu. O zaman, bilim ve teknolojimiz de gelişecek, Nobel ödülü ve Olimpiyat madalyası sayılarımız da katlanarak artacak, uluslararası üne sahip rock gruplarımız ve artistlerimiz de olacak, otel fiyatlarımız da her şey dahil 25 Euro’dan, her şey hariç 250 Euro’ya çıkacak. Her dünya kupasına da katılıyor olacağız.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Merak etmeye, sorgulamaya, araştırmaya başladığımız gün toplum olarak kuantum sıçraması yapacağız.</p></blockquote>



<p>Zihnimizde bu değişimi yapmak hem çok kolay hem çok zor. Başta skolastik ve sadece yarışmacı yetiştiren eğitim sistemimiz bu olgunun tam tersine çalışıyor. Alışkanlıklarımız, çevremiz, aileden gördüklerimiz, devlet yönetim tarzımız bu evrime karşı şuur altımızda görünmez duvarlar örüyor. Merak etmek, araştırmak, öğrenmek, doğrusunu ve iyisini yapmak yerine kolaycılık, palyatif çözümler, günü kurtarmak, sorunların çözümünü hep bir babadan beklemek (aile babamız, patronumuz, aşiret reisi, devlet baba) ve sızlanmak genel davranış biçimimiz.</p>



<p>Sigarayı bırakmak gibi, öncelikle eğitimli kesim bu sıçramayı beyninde kısa sürede yapabilir. Özellikle gençler, lütfen Facebook, Twitter ve Instagram’ın esiri olmayı bırakın ve her gün işimiz ile ilgili olsun veya olmasın bir şeyleri merak etmeye başlayın.<br></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/medeniyetin-anahtari-merak-etmek/">Medeniyetin Anahtarı: Merak Etmek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
