<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Borusan Turuncu</title>
	<atom:link href="https://borusanturuncu.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://borusanturuncu.com/</link>
	<description>Yolu Borusan&#039;dan Geçen Hikâyeler</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jul 2026 12:54:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2022/12/cropped-turuncu-blog-06-32x32.png</url>
	<title>Borusan Turuncu</title>
	<link>https://borusanturuncu.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Goethe’nin Evi’nden Yaşayan Hafızaya: Bütünsel Bakabilmenin Estetiği</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/goethenin-evinden-yasayan-hafizaya-butunsel-bakabilmenin-estetigi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevhide Taçan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2026 12:54:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezi & Seyahat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5232</guid>

					<description><![CDATA[<p>Johann Wolfgang von Goethe (1749–1832) deyince çoğumuzun aklına sadece büyük bir yazar gelir ama o, sadece Alman edebiyatının değil, Avrupa düşünce tarihinin en evrensel zihinlerinden biridir. Şair, romancı ve oyun yazarı kimliğinin yanında bir siyasetçi ve doğa bilimci olarak da farklı alanları tek bir potada eritmeyi başarmıştır. Onun bu çok yönlü dehası, dünyayı birbirini dışlayan [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/goethenin-evinden-yasayan-hafizaya-butunsel-bakabilmenin-estetigi/">Goethe’nin Evi’nden Yaşayan Hafızaya: Bütünsel Bakabilmenin Estetiği</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Johann Wolfgang von Goethe (1749–1832) deyince çoğumuzun aklına sadece büyük bir yazar gelir ama o, sadece Alman edebiyatının değil, Avrupa düşünce tarihinin en evrensel zihinlerinden biridir. Şair, romancı ve oyun yazarı kimliğinin yanında bir siyasetçi ve doğa bilimci olarak da farklı alanları tek bir potada eritmeyi başarmıştır. Onun bu çok yönlü dehası, dünyayı birbirini dışlayan kompartımanlardan ziyade, büyük ve bütünsel bir sistem olarak görmesinden beslenir.</p>



<p>Frankfurt&#8217;un tarihi merkezinde bulunan Goethe Evi’nin (Goethe-Haus) kapısından içeri adım attığınızda, aslında bir müzeden çok, yaşayan bir hafıza mekanını ziyaret edersiniz. Pencerelerden içeri süzülen ışık, eski ahşap mobilyalara vururken ev, geçmişi sergileyen soğuk bir vitrin olmaktan çıkar; insanı, sanatı ve felsefeyi birleştiren canlı bir alan sunar. Orada durup çevrenizi incelerken şunu içten hissedersiniz: Mekanlar ve yapılar, duvarlardan ibaret değildir. Onları zamana karşı koruyan ve geleceğe taşıyan şey, içlerinde barındırdıkları &#8220;yaşayan hafıza&#8221; ve insan öyküleridir.</p>



<p>Goethe’nin düşünce mirasının zirve noktalarından biri olan <em>Doğu-Batı Divanı </em>adlıeseri, bu&nbsp; bakışın en güzel yansımasıdır. Goethe bu başyapıtında Doğu ve Batı kültürlerini karşı karşıya getirmek yerine, iki farklı dünyayı ortak bir insanlık deneyiminin zengin ifadeleri olarak ele alır. Farklılıklar onun nazarında birer ayrışma nedeni olamaz, aksine bütünü tamamlayan renklerdir .</p>



<p>İşte bu bütünsel bakış açısı, Frankfurt’taki o odada kitap raflarına bakarken, her gün &nbsp;değer/fikir ürettiğimiz, emek ortaya koyduğumuz kurumsal hayatı da farklı bir gözle okumamı sağladı. Modern dünyada, farklı dinamiklere sahip yapıların veya sektörlerin kendi içlerine kapanması en büyük meydan okumalardan biri. Oysa Goethe’nin yüzyıllar önce <em>Doğu-Batı Divanı</em> ile kurduğu o köprü, bize çok temel bir gerçeği hatırlatıyor: Farklılıkları kurallar ve mekanik süreçler gerçek anlamda bir araya getiremez. Gerçek bir bütünlük ancak ortak bir bağla, paylaşılan bir kültür diliyle ve birbirimizin hikayesine kulak vererek sağlanabilir.</p>



<p>Tıpkı Goethe’nin farklı dünyaları buluşturması gibi, Borusan da aslında üretim ile sanatı, teknikle estetiği aynı çatı altında bir araya getiriyor. Yolu Borusan’dan geçen, bu çatının altında üreten bir çalışan olarak, kurumumuzun o köklü kültür-sanat mirasını ve entelektüel vizyonunu her zaman çok kıymetli buluyorum. Bu kültürel birikim, bir prestij unsurundan çok daha fazlasını ifade ediyor; bizi birbirimizin sahadaki başarı hikayelerini duymaya, ortak hafızada buluşmaya davet eden bir ruh işlevi görüyor. &nbsp;</p>



<p>Goethe’nin Frankfurt’taki evinden dışarı adım attığınızda içinizde bir yankı kalır: &#8220;Burada doğdu, burada yaşadı ve kelimeleri buradan dünyaya açıldı.&#8221;</p>



<p>Bu cümle de işte asıl gücün köklerde saklı olduğunu bize fısıldıyor. Bizler de bugün kendi alanlarımızda üretirken geçmişin mirasını ve estetiğin birleştirici gücünü sadece birer anı olarak kenarda tutmuyoruz; aksine yarını şekillendiren bir kaldıraca dönüştürüyoruz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki; köklerindeki hikayeyi güçlü bir kurumsal hafızayla bugüne taşıma cesareti gösterenler, geleceğin ortak aklını da en güçlü &nbsp;ve en estetik zeminde inşa edecek olan gerçek vizyonerlerdir.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/goethenin-evinden-yasayan-hafizaya-butunsel-bakabilmenin-estetigi/">Goethe’nin Evi’nden Yaşayan Hafızaya: Bütünsel Bakabilmenin Estetiği</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 08:54:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5216</guid>

					<description><![CDATA[<p>İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer &#8220;iyi niyet beyanı&#8221; olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/">Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer &#8220;iyi niyet beyanı&#8221; olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de düzenlenen Sosyal Sürdürülebilirlik Platformunun paylaşım toplantısına Borusan Grubu’nu temsilen katılma fırsatım oldu. Programın odağında insan hakları durum tespiti, sosyal sürdürülebilirlik uygulamaları ve Avrupa’daki düzenleyici dönüşümün şirketlerde nasıl karşılık bulduğu vardı. Bütün bu teknik başlıkların ötesinde ben Kopenhag’dan biraz farklı bir odakla döndüm. Not defterimde mevzuat maddeleri, örnek uygulamalar ve yeni kavramlar var. Ama bütün bunların yanında bence odaklanmamız gereken daha büyük bir soru var: “Sosyal sürdürülebilirlik sahada nasıl uygulanır?”</p>



<p>Son birkaç yıldır insan hakları, tedarik zinciri sorumluluğu, şikâyet ve telafi mekanizmaları, adil geçiş gibi konular iş dünyasında daha görünür hale geldi. Avrupa’daki mevzuat bunu hızlandırıyor; kalkınma odaklı bankalar, büyük fonlar ve müşteriler de benzer beklentiler koyuyor. Şirketler neyi açıklayacağını, hangi süreçleri kuracağını, hangi risklere bakacağını bu çerçeveler sayesinde artık daha net görüyor. Bunların hepsi önemli. Ama gelin dürüst olalım: İş artık bir politika yayımlamak, tedarikçiye davranış kuralları göndermek ya da birkaç denetim yapmakla sınırlanmıyor. Bunlar düzenli olarak yapılıyor. Politikalar yazılır, etik kodlar paylaşılır, eğitimler verilir. Peki ya sonra? Günlük iş yapışımız gerçekten değişiyor mu? Kendi operasyonumuzda bir şeyleri oturttuk diyelim; tedarikçimizin, müşterimizin, iş ortağımızın iş yapışına nasıl dokunacağız?</p>



<p>Kopenhag’da konuşulanlar bana bu soruları yeniden düşündürdü. Toplantıda özellikle dört konunun çok öne çıktığını söyleyebilirim: Hak sahiplerinin sesinin gerçekten duyulup duyulmadığı, tedarik zincirindeki çelişkiler, şikâyet ve telafi mekanizmalarının kâğıt üstünde kalıp kalmadığı ve yeni risklerin bu resmi nasıl değiştirdiği.</p>



<p><strong>1) Hak sahibini merkeze koyduğumuzu söylüyoruz. Peki, onları gerçekten duyuyor muyuz?</strong></p>



<p>Toplantıdaki en çarpıcı oturumlardan biri aşırı sıcaklık ve ısı stresi üzerine kurgulanan kısa çalıştaydı. Önümüze gerçekçi bir vaka koydular: Senaryoda Avrupa’da faaliyet gösteren bir inşaat şirketi bulunuyordu. İklim değişikliği kaynaklı sıcak hava dalgaları, aşırı ısıl stres ve UV ışınları nedeniyle şirketin saha çalışanları açısından ciddi sağlık riskleri oluşuyor. Gün ortasında sıcaklık yükseliyor, maruziyet artıyor, sağlık riski büyüyor. Cilt yanıklarından görme kaybına, hatta cilt kanseri ve aşırı sıcaklık kaynaklı kalp krizine kadar uzanan bir senaryodan bahsediliyor. Bizden bu duruma çözüm üretmemiz istendi. Herkes bir role büründü: finans uzmanı, insan kaynakları uzmanı, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, sendika temsilcisi ve çalışan.</p>



<p>Benim için bu çalıştayın en ilgi çekici tarafı çözüm listesi değil, masanın nasıl çalıştığıydı. Herkes kendi rolünün içinden konuştu. Finans uzmanı, maliyeti düşündü. İSG uzmanı riski anlattı. İnsan kaynakları uzmanı uygulamayı, sendika ise konunun temsil boyutunu ortaya serdi. Çalışan rolündeki kişi ise sustu. Rol tanımında kendisine söz verilmedikçe konuşmaması belirtilmişti. Bir süre sonra o sessizlik odadaki en güçlü şeye dönüştü. Çalışan için çözüm aradığımız bir masada çalışan fiziksel olarak vardı ama sesi yoktu.</p>



<p>Bence burada durup biraz düşünmek, belki özeleştiri yapmak gerekiyor. Biz insan hakları ve sosyal sürdürülebilirlik çalışmalarında zaman zaman bu noktada tökezleyebiliyoruz. Hak sahiplerini merkeze koyduğumuzu düşünüyoruz ama çoğu zaman onlar adına konuşuyor, onlar için risk tanımlıyor, onlar için çözüm üretiyoruz. Oysa özellikle ısı stresi gibi iklim etkilerinin çalışma hayatını doğrudan dönüştürdüğü konularda, hak sahibinin deneyimini gerçekten duymadan işe yarayan bir çözüm geliştirmek kolay değil. Bu nedenle insan hakları çalışmalarında hak sahipleri ile doğru ve şeffaf diyaloğu kurmak çok önemli.</p>



<p><strong>2) Tedarikçiden standart bekliyoruz. Peki, o standardı taşıyabileceği ilişkiyi kuruyor muyuz?</strong></p>



<p>Toplantıda aklımda en çok yer eden ikinci konu tedarik zinciri boyunca insan hakları taahhütlerini hayata geçirmenin önündeki çelişkilerdi. Çünkü kâğıt üzerinde çok düzenli görünen bir sistem, iş pratiklerine bakınca bambaşka bir şey söyleyebiliyor. Tedarikçiye insan hakları beklentileri iletiliyor, denetimler yapılıyor, kontrol listeleri çalışıyor, aksiyon planları isteniyor.&nbsp; Fakat bazen; tedarikçiye çok uzun vadeli ödemeler yapılması, fiyat baskısının artırılması, bir yandan kalite beklentisini yükseltirken diğer yandan teslim sürelerinin sıkıştırılması gibi ticari gerçekler süreci zorlaştırabiliyor. Sonra da tedarikçinin beklenen standartları neden sürdüremediği sorgulanıyor.</p>



<p>Burada insanın aklına ister istemez şu soru takılıyor: Bu riskleri gerçekten kim yaratıyor? Biz bazen tedarikçinin yalnızca eksiklerine odaklanıyoruz. Oysa bazı durumlarda riskin kaynağı tedarikçinin kapasite eksikliği değil, satın alma davranışımız, ödeme pratiğimiz, yaratılan ticari baskı oluyor. Geç yapılan bir ödeme ya da olması gerekenin altında bir bütçe, tedarikçinin kendi çalışanları için asgari koşulları sağlama becerisini de etkiliyor. O yüzden soru her durumda “Tedarikçi neden dönüşmüyor” olmamalı. Bazen kendimize şunu sormamız gerekiyor: <strong>Tedarikçiden talep ettiğimiz standardı taşıyabileceği bir ilişkiyi kuruyor muyuz?</strong></p>



<p>İşte benim için toplantının en kıymetli farkındalıklarından biri buydu. Çünkü burada konu dışarıya dönük beklentilerden çıkıp doğrudan şirketin kendi davranışına dönüyor. Denetim yapmak nispeten kolay. Kendi satın alma modelinin risk üretip üretmediğini sormak ise daha zor. Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler için de bunun çok tanıdık olduğunu düşünüyorum. Özellikle yoğun üretim, lojistik ve çok katmanlı tedarik zincirleri olan yapılarda, bir KOBİ tedarikçisinden yüksek standart beklemek ile o standardı taşıyabileceği ticari zemini kurmak arasında ciddi bir fark var.</p>



<p><strong>3) Şikâyet hattı kurmak başka, ona güven duyulan bir mekanizma kurmak başka…</strong></p>



<p>Toplantıda uzun uzun konuşulan bir diğer konu da şikâyet ve telafi mekanizmalarıydı. Buradan aklımda kalan şey, mekanizmanın “var olması” ile gerçekten “işe yaraması” &nbsp;arasındaki fark oldu. Birçok kurumda etik hatlar, ihbar kanalları, bildirim mekanizmaları var. Ama bunların önemli bir kısmı tarihsel olarak suistimal, dolandırıcılık, çıkar çatışması ya da uyum ihlalleri için tasarlanmış yapılar. İnsan hakları ihlalleri, ayrımcılık, taciz, ücret, çalışma saatleri, işyeri ilişkileri ya da tedarik zincirinden gelen sosyal etki bildirimleri için aynı kanalı kullanmak ilk bakışta pratik görünebilir. Ama işin içine girdiğinizde bunun ciddi bir davranış değişikliği de gerektirdiğini görüyorsunuz.</p>



<p>Toplantıda bu konuda öne çıkan yaklaşım, hak sahibi açısından mümkün olduğunca tek ve erişilebilir bir başvuru yapısının daha anlamlı olduğu yönündeydi. Buna itiraz edemeyiz, hak sahibi için sistemin sade olması, nereye başvuracağını bilmesi, sürecin nasıl işleyeceğini şeffafça görmesi ve en önemlisi kendini güvende hissetmesi önemli. Öte yandan şirket perspektifinden baktığınızda işin zorluğu yine burada başlıyor. Çünkü etik hattın kapsamını genişletmek; hukuk, uyum, insan kaynakları, iç denetim, iş sağlığı güvenliği ve sürdürülebilirlik ekiplerinin aynı mekanizma etrafında gerçekten hizalanması demek. Hangi başvuru nereye düşecek, kim bakacak, gizlilik nasıl korunacak, telafi nasıl işletilecek, tekrar eden sorunlar nasıl izlenecek? Bunlar küçük tasarım soruları değil. Hattın kurulmuş olmasıyla çalışması arasında ciddi bir fark var. Bir diğer konu da hattı kullananlara soruyor muyuz? Gerçekten verimli çalışıyor mu? Erişimde sıkıntı yaşanıyor mu? Rahatlıkla paylaşım yapılabiliyor mu? Şirketlerin büyük çoğunluğunda şikâyet mekanizmaları mevcutken etkinliğini çalışanlarına sorarak ölçen şirketlerin oranı yalnızca %16’ymış&#8230; Oldukça çarpıcı.</p>



<p><strong>4) “Yeni riskler geliyor” demek yetmiyor; onları sosyal sürdürülebilirliğe dahil etmek gerekiyor!</strong></p>



<p>Kopenhag’daki sunumların önemli bir kısmı yeni risklere de odaklanıyordu. Özellikle yapay zekâ uygulamalarının kadınlar üzerindeki etkileri, işe alım ve performans sistemlerinde ayrımcılığı derinleştirme riski, bazı beceri gruplarını daha kırılgan hale getirmesi ve bazı çalışanlar için iş kaybı yaratabilmesine ilişkin paylaşılan araştırma sonuçları oldukça çarpıcıydı. Yapay zekâ çoğu zaman verimlilik ve hız üzerinden konuşuluyor. Ama işin sosyal tarafına baktığınızda önümüzde başka sorular açılıyor: Bu dönüşümde kim/kimler geride kalıyor, hangi işler daha hızlı değersizleşiyor, kim/kimler yeniden beceri kazanmak zorunda kalıyor, algoritmalar kimin aleyhine çalışıyor?</p>



<p>Benzer biçimde çatışma ve kırılganlık konusu da toplantının en ağır yerlerinden biriydi. Jeopolitik gerilimler, savaşlar, göç hareketleri ve yüksek riskli coğrafyalardaki faaliyetler, insan hakları tartışmasını çok daha zorlu bir zemine taşıyor. Burada “responsible exit” kavramı özellikle aklımda yer etti. Bir iş ilişkisinden çıkmak, bir pazardan çekilmek ya da bir tedarikçiyle satın alma anlaşmasını sonlandırmak ilk bakışta temiz ve hızlı bir kriz yönetimi gibi görünebiliyor. Ama insan hakları açısından baktığınızda tablo o kadar net değil. Ani bir çıkış kararı, orada çalışanlar, yerel topluluklar ya da zaten kırılgan durumda olan paydaşlar açısından yeni mağduriyetler yaratabiliyor. Kalmak ise başka riskler üretebiliyor. Yani durum “kalalım mı çıkalım mı” ikileminin çok daha ötesinde. Asıl sorular şöyle olmalı: Bu kararın kime-ne gibi bir etkisi olacak? Hangi koşullarda, hangi yöntemlerle biz bu geçiş kararını uygulayacağız? Nasıl bir geçiş ya da yönetim planı ile hareket edeceğiz?</p>



<p><strong>Dönüş yolunda bavulumda ne var?</strong></p>



<p>Ben bu toplantıdan dönerken şunu daha net söyleyebiliyorum: Sosyal sürdürülebilirlik hâlâ birçok yerde “iyi niyet işi” gibi görülüyor. Ama esasında doğrudan iş modeline, satın alma davranışına, saha yönetimine, yönetişim yapısına ve kriz anlarında verdiğimiz kararlara temas eden bir konu. İnsan hakları risklerini tedarikçiye havale etmeyen, kendi ticari davranışına da bakan; hak sahiplerini gerçekten duyan, şikâyet ve telafi mekanizmalarını güvenilir hale getiren; iklim, yapay zekâ ve çatışma kaynaklı yeni riskleri bu resmin parçası olarak gören bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.</p>



<p>Kopenhag’dan bu alanlarda çok değerli içgörüler edinerek, güçlü bir motivasyonla &nbsp;döndüğümü söyleyebilirim. Borusan bünyesinde büyük bir hassasiyetle yürüttüğümüz insan hakları durum tespiti çalışmalarımızda da tam olarak bu bakış açısıyla hareket ediyoruz. Riskleri tanımlamak yetmiyor. Kendi kör noktalarımıza bakmak, değer zincirine daha yakından temas etmek, hak sahiplerini gerçekten duymak ve aksiyonları gerçek iş süreçlerine bağlamak gerekiyor.</p>



<p>Eğer bana &#8220;Kopenhag’dan aklında kalan tek bir cümle söyle&#8221; derseniz, sanırım cevabım şu olurdu: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav, konu sahaya değdiğinde başlıyor. Sınavdan başarıyla geçmeye hazırız.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/">Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:21:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5224</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sustainability commitments, published reports, and well-established management systems are no longer merely statements of good intentions. Yet, in this new phase of the global sustainability journey, one question has become increasingly important for businesses: How do we integrate the standards and policies we have on paper into everyday business practice? With this very question in [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/">Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sustainability commitments, published reports, and well-established management systems are no longer merely statements of good intentions. Yet, in this new phase of the global sustainability journey, one question has become increasingly important for businesses:</p>



<p>How do we integrate the standards and policies we have on paper into everyday business practice?</p>



<p>With this very question in mind, I had the opportunity to represent Borusan Group at the European Social Sustainability Platform meeting held at UN City in Copenhagen. The programme focused on human rights due diligence, social sustainability practices, and how the evolving regulatory landscape in Europe is being translated into corporate practice.</p>



<p>Beyond all these technical discussions, however, I returned from Copenhagen with a slightly different perspective.</p>



<p>My notebook is filled with regulatory developments, practical examples, and new concepts. But alongside all of that, I believe there is a much bigger question we should be asking ourselves:</p>



<p>How can social sustainability truly be put into practice?</p>



<p>Over the past few years, topics such as human rights, supply chain responsibility, grievance and remedy mechanisms, and just transition have become much more prominent in the business world. European legislation is accelerating this shift, while development finance institutions, major investors, and customers are setting similar expectations.</p>



<p>Today, companies have a much clearer understanding of what they need to disclose, which processes they should establish, and which risks they should assess. All of these developments are important.</p>



<p>But let&#8217;s be honest.</p>



<p>The challenge is no longer limited to publishing a policy, sending a supplier code of conduct, or conducting a few audits. These activities are already becoming standard practice. Policies are written, codes of ethics are shared, and training sessions are delivered.</p>



<p>But what happens next?</p>



<p>Are our day-to-day business practices really changing?</p>



<p>Even if we have managed to put our own operations in order, how do we influence the way our suppliers, customers, and business partners conduct their business?</p>



<p>The discussions in Copenhagen encouraged me to reflect on these questions once again.</p>



<p>Four themes, in particular, stood out throughout the meeting: whether rights holders are genuinely being heard; the contradictions within supply chains; whether grievance and remedy mechanisms remain only on paper; and how emerging risks are reshaping this entire picture.</p>



<p><strong>1. We say we put rights holders at the centre. But are we really listening to them?</strong></p>



<p>One of the most striking sessions during the meeting was a workshop built around heat stress and extreme temperatures.</p>



<p>We were presented with a realistic case study involving a construction company operating in Europe. Climate change-induced heatwaves, extreme heat stress, and increased exposure to ultraviolet radiation were creating serious health risks for workers on construction sites. As temperatures rose throughout the day, exposure increased, along with the associated health risks—from severe sunburn and vision loss to skin cancer and even heat-related heart attacks.</p>



<p>Our task was to develop solutions.</p>



<p>Everyone around the table assumed a different role: a finance professional, a human resources specialist, an occupational health and safety expert, a trade union representative, and an employee.</p>



<p>For me, the most interesting part of the workshop was not the list of solutions we developed, but the way the discussion unfolded.</p>



<p>Everyone spoke from the perspective of their assigned role. The finance professional focused on costs. The occupational health and safety expert explained the risks. Human resources discussed implementation. The union representative highlighted the importance of worker representation.</p>



<p>The employee remained silent.</p>



<p>According to the role description, the employee was not allowed to speak unless invited to do so.</p>



<p>After a while, that silence became the most powerful thing in the room.</p>



<p>We were sitting around a table trying to find solutions&nbsp;for employees, yet the employee was physically present without having a voice.</p>



<p>I believe this is a moment where we should pause and perhaps engage in a bit of self-reflection.</p>



<p>In our work on human rights and social sustainability, we sometimes stumble at exactly this point. We believe we are placing rights holders at the centre, yet too often we speak on their behalf, define their risks for them, and design solutions without truly hearing their perspectives.</p>



<p>However, particularly when it comes to issues such as heat stress—where climate change is directly transforming working conditions—it is difficult to develop effective solutions without first listening to the experiences of the people affected.</p>



<p>That is why establishing genuine and transparent dialogue with rights holders is such a fundamental part of human rights due diligence.</p>



<p><strong>2. We expect suppliers to meet certain standards. But are we building relationships that enable them to do so?</strong></p>



<p>Another topic that stayed with me was the contradictions involved in putting human rights commitments into practice throughout the supply chain.</p>



<p>On paper, the system appears well structured. Human rights expectations are communicated to suppliers, audits are conducted, checklists are completed, and corrective action plans are requested.</p>



<p>Yet when you look at day-to-day business practices, the picture can be quite different.</p>



<p>Long payment terms, increasing price pressure, rising quality expectations, and ever tighter delivery deadlines can all make it difficult for suppliers to maintain the very standards we expect them to meet.</p>



<p>This inevitably raises an important question:</p>



<p>Who is actually creating these risks?</p>



<p>Too often, we focus solely on the supplier&#8217;s shortcomings. Yet in some cases, the source of the risk is not the supplier&#8217;s lack of capacity, but our own procurement practices, payment terms, and commercial pressures.</p>



<p>A delayed payment or an unrealistic budget can directly affect a supplier&#8217;s ability to provide decent working conditions for its own employees.</p>



<p>Perhaps, then, the question should not always be:</p>



<p>&#8220;Why isn&#8217;t the supplier improving?&#8221;</p>



<p>Sometimes we need to ask ourselves instead:</p>



<p>&#8220;Are we building the kind of commercial relationship that enables suppliers to meet the standards we expect?&#8221;</p>



<p>For me, this was one of the most valuable insights from the meeting.</p>



<p>Because at this point, the conversation shifts away from expectations placed on others and turns back to the company&#8217;s own behaviour.</p>



<p>Conducting audits is relatively straightforward.</p>



<p>Questioning whether our own procurement model contributes to human rights risks is much more difficult.</p>



<p>I believe this is particularly relevant for companies operating in Türkiye.</p>



<p>In industries characterised by intensive manufacturing, logistics operations, and complex multi-tier supply chains, there is a significant difference between expecting SMEs to comply with high standards and creating the commercial conditions that actually allow them to do so.</p>



<p><strong>3. Having a grievance mechanism is one thing. Building a mechanism that people trust is another.</strong></p>



<p>Another topic discussed at length during the meeting was grievance and remedy mechanisms.</p>



<p>The key takeaway for me was the difference between&nbsp;having&nbsp;a mechanism and&nbsp;having one that actually works.</p>



<p>Many organisations today have ethics hotlines, whistleblowing channels, or reporting mechanisms in place. However, a large proportion of these systems were originally designed to deal with fraud, misconduct, conflicts of interest, or compliance violations.</p>



<p>Using the same channels for human rights issues—such as discrimination, harassment, wages, working hours, workplace relations, or social impacts arising in the supply chain—may initially seem practical.</p>



<p>But once you begin looking more closely, it becomes clear that this requires a significant shift in organisational behaviour.</p>



<p>One of the key messages shared during the meeting was that, from the perspective of rights holders, having&nbsp;one accessible and easy-to-use reporting mechanism&nbsp;is often the most meaningful approach.</p>



<p>This makes sense.</p>



<p>Rights holders need to know where they can raise concerns, understand how the process works, and, most importantly, feel safe throughout it.</p>



<p>From a company&#8217;s perspective, however, this is precisely where the challenge begins.</p>



<p>Expanding the scope of an ethics hotline means aligning legal, compliance, human resources, internal audit, occupational health and safety, and sustainability teams around a single mechanism.</p>



<p>Questions immediately arise.</p>



<p>Which reports should be handled by which function?</p>



<p>Who is responsible for reviewing each case?</p>



<p>How will confidentiality be protected?</p>



<p>How will remedy be provided?</p>



<p>How will recurring issues be monitored and addressed?</p>



<p>These are not minor design questions.</p>



<p>There is a considerable difference between establishing a reporting mechanism and ensuring that it actually functions effectively.</p>



<p>Another question also stayed with me:</p>



<p>Do we ever ask the people who use these mechanisms whether they actually work?</p>



<p>Can they access them easily?</p>



<p>Do they feel comfortable speaking up?</p>



<p>Do they trust the process?</p>



<p>Although grievance mechanisms exist in the vast majority of companies, only&nbsp;16%&nbsp;measure their effectiveness by asking employees about their experience.</p>



<p>I found that statistic particularly striking.</p>



<p>Because in the end, the effectiveness of a grievance mechanism is determined not by whether it exists, but by whether people trust it enough to use it.</p>



<p><strong>4. It Is Not Enough to Say &#8220;New Risks Are Emerging&#8221;—We Need to Integrate Them into Social Sustainability.</strong></p>



<p>A significant part of the discussions in Copenhagen focused on emerging risks.</p>



<p>In particular, the research findings presented on the impact of artificial intelligence on women, its potential to reinforce discrimination in recruitment and performance management systems, its disproportionate impact on certain groups of workers, and its potential to lead to job displacement were particularly thought-provoking.</p>



<p>Artificial intelligence is often discussed in terms of productivity and efficiency.</p>



<p>But when we look at its social dimension, a different set of questions emerges.</p>



<p>Who is being left behind in this transformation?</p>



<p>Which jobs are becoming obsolete more quickly?</p>



<p>Who will need to reskill?</p>



<p>Who may be disadvantaged by algorithmic decision-making?</p>



<p>These are no longer simply questions about technology.</p>



<p>They are increasingly becoming questions about social sustainability and human rights.</p>



<p>Another topic that left a strong impression on me was conflict and fragility.</p>



<p>Geopolitical tensions, armed conflicts, migration, and operations in high-risk regions are making discussions on human rights far more complex.</p>



<p>One concept that particularly stayed with me was&nbsp;responsible exit.</p>



<p>Ending a business relationship, withdrawing from a market, or terminating a supplier contract may, at first glance, appear to be a straightforward crisis management decision.</p>



<p>From a human rights perspective, however, the situation is far less straightforward.</p>



<p>A sudden exit may create new hardships for workers, local communities, or stakeholders who are already in vulnerable situations.</p>



<p>At the same time, remaining may create different kinds of risks.</p>



<p>The issue, therefore, is not simply whether a company should stay or leave.</p>



<p>The more important questions are:</p>



<p>Who will be affected by this decision?</p>



<p>What impacts will it have on different stakeholders?</p>



<p>Under what conditions and through which approach should this transition be managed?</p>



<p>What kind of transition or management plan should accompany such a decision?</p>



<p><strong>What Did I Bring Back from Copenhagen?</strong></p>



<p>As I travelled home, one thing became even clearer to me.</p>



<p>Social sustainability is still regarded in many places as an issue of good intentions.</p>



<p>In reality, however, it is directly connected to business models, procurement practices, operational management, governance structures, and the decisions companies make during times of uncertainty.</p>



<p>Human rights cannot simply be delegated to suppliers.</p>



<p>Companies also need to examine their own commercial practices.</p>



<p>They need to genuinely listen to rights holders, establish grievance and remedy mechanisms that people trust, and recognise climate change, artificial intelligence, and conflict-related risks as interconnected parts of the broader social sustainability agenda.</p>



<p>I returned from Copenhagen with valuable insights and renewed motivation on all of these issues.</p>



<p>This is precisely the perspective we are bringing to our Human Rights Due Diligence work at Borusan.</p>



<p>Identifying risks is not enough.</p>



<p>We also need to recognise our own blind spots, engage more closely with our value chain, genuinely listen to rights holders, and connect our actions to everyday business processes.</p>



<p>If you asked me to sum up my biggest takeaway from Copenhagen in a single sentence, it would be this:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>The real test of social sustainability begins when it reaches the ground—and we are committed to meeting that challenge.</p></blockquote>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/">Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kariyerde Yeni Paradigma: Planla Değil, Gelişimle İlerlemek</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/kariyerde-yeni-paradigma-planla-degil-gelisimle-ilerlemek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Borusan Turuncu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 04:43:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5206</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kariyer hikâyeleriyle hem iş arkadaşlarının hem de gençlerin yoluna ışık tutacak Borusan üyelerini ağırlayan “İlham Veren Kariyer Sohbetleri” Borusan Holding İnsan Kaynakları Uzmanlık Merkezi Direktörlüğü’nden Çiğdem Bilgin’in moderatörlüğünde gerçekleşti. Söyleşide Borusan Cat Teknoloji Lideri Mert Merde ve Borusan Otomotiv Premium Kiralama Mali İşler Müdürü Mediha Arslanoğlu, kariyer yolculuklarından yola çıkarak gelişimin nasıl sürdürülebilir hale geldiğini [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kariyerde-yeni-paradigma-planla-degil-gelisimle-ilerlemek/">Kariyerde Yeni Paradigma: Planla Değil, Gelişimle İlerlemek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kariyer hikâyeleriyle hem iş arkadaşlarının hem de gençlerin yoluna ışık tutacak Borusan üyelerini ağırlayan “İlham Veren Kariyer Sohbetleri” Borusan Holding İnsan Kaynakları Uzmanlık Merkezi Direktörlüğü’nden Çiğdem Bilgin’in moderatörlüğünde gerçekleşti. Söyleşide Borusan Cat Teknoloji Lideri Mert Merde ve Borusan Otomotiv Premium Kiralama Mali İşler Müdürü Mediha Arslanoğlu, kariyer yolculuklarından yola çıkarak gelişimin nasıl sürdürülebilir hale geldiğini paylaştı.</p>



<p>Programda öne çıkan yaklaşım ise oldukça net: Kariyer, tek seferlik büyük sıçramalardan değil; süreklilik kazanan küçük gelişimlerin toplamından oluşuyor. Deneyim, geri bildirim ve sahiplenme bu yolculuğun en kritik yapı taşları arasında yer alıyor.</p>



<p><strong>Planlı Kariyerden Opsiyon Yaratmaya</strong></p>



<p>Mert Merde’nin kariyer yolculuğu, klasik anlamda planlanmış bir rotadan ziyade, zaman içinde şekillenen bir evrimi yansıtıyor. Satış mühendisliği ile başlayan kariyerinin, müşteri ihtiyaçlarını anlama odağıyla şekillendiğini belirten Merde, bu yaklaşımın sonraki adımlarını da belirlediğini ifade ediyor.</p>



<p>Merde’ye göre günümüzde kariyer planlamak yerine “opsiyonları büyütmek” çok daha anlamlı bir yaklaşım. Farklı yetkinlikler kazanarak yeni kapılar açmak, bireyi tek bir rolün sınırlarından çıkararak daha esnek ve güçlü bir konuma taşıyor. Bu bakış açısı, onu inovasyon ve teknoloji alanına yönlendiren doğal bir süreç yaratıyor.</p>



<p><strong>Kırılma Anları: Cesaretle Harekete Geçmek</strong></p>



<p>Kariyerde dönüm noktaları çoğu zaman planlı kararların değil, fırsat anlarında gösterilen cesaretin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Mert Merde için bu kırılma noktalarından biri, satış mühendisliğinden inovasyon alanına geçiş süreci oluyor. Kurum içi girişimciliğin yeni yeni konuşulmaya başlandığı bir dönemde bu alana yönelmek, onun kariyerinde belirleyici bir adım haline geliyor.</p>



<p>Merde, bu süreci bir rol değişiminden çok bir “zihniyet dönüşümü” olarak tanımlıyor. Ona göre asıl fark yaratan, mevcut rol tanımının dışına çıkabilme cesaretini göstermek ve organizasyon içinde henüz tanımlanmamış değer alanlarını keşfetmek.</p>



<p><strong>Fırsatları Görmek ve Değerlendirmek</strong></p>



<p>Mediha Arslanoğlu’nun kariyer yolculuğu da benzer şekilde fırsatları fark etmek ve değerlendirmek üzerine kurulu. Denetim alanında başlayan kariyerinde, sonrasında karşısına çıkan yöneticilik fırsatını bilinçli bir şekilde değerlendirdiğini belirtiyor.</p>



<p>Arslanoğlu, kariyerindeki ilerlemenin en önemli nedenlerinden birinin sorumluluk almaktan kaçınmamak olduğunu vurguluyor. Ona göre sorumluluk almak, yalnızca işi sahiplenmek değil; aynı zamanda öğrenme ve gelişim için alan yaratmak anlamına geliyor.</p>



<p><strong>Görünürlük: Değer Üretmek ve Anlatabilmek</strong></p>



<p>Kariyerde ilerlemenin önemli unsurlarından biri de yapılan işin görünür kılınması. Arslanoğlu, “İşimi yapıyorum ama fark edilmiyorum” yaklaşımının arkasında çoğu zaman iletişim eksikliğinin yattığını ifade ediyor.</p>



<p>Yapılan işin yalnızca doğru şekilde tamamlanmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda bu işin yarattığı değerin açık ve anlaşılır bir şekilde ifade edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bir raporun ya da analiz çalışmasının hangi kararlara katkı sağladığını ortaya koymak, bireyin organizasyon içindeki görünürlüğünü artırıyor.</p>



<p><strong>Konfor Alanından Çıkmak: Gelişimin Ön Şartı</strong></p>



<p>Her iki liderin de ortaklaştığı en önemli noktalardan biri ise konfor alanından çıkabilme cesareti. Arslanoğlu, kariyerinde ilerlemesini sağlayan en kritik adımın, alışılmış sınırların dışına çıkabilmek olduğunu ifade ediyor.</p>



<p>Merde ise bu durumu güçlü bir metaforla özetliyor: Her bireyin kendi kariyerinin “kaptanı” olması gerekiyor. Belirsizliklerin arttığı günümüz dünyasında, fırsatların beklenmesi yerine aktif olarak aranması ve değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.</p>



<p><strong>Küçük Adımlar, Büyük Dönüşümler</strong></p>



<p>Sohbetten çıkan en net sonuç, kariyerin dışarıdan yönetilen bir süreç olmadığı. Aksine, bireyin kendi gelişimini sahiplenmesi, geri bildirimleri değerlendirmesi ve fırsatları takip etmesiyle şekillenen dinamik bir yolculuk olduğu görülüyor.</p>



<p>Küçük gibi görünen kararlar ve adımlar, zaman içinde büyük dönüşümlerin kapısını aralıyor. Bu nedenle kariyer yolculuğunda asıl farkı yaratan; doğru anı beklemek değil, o an geldiğinde harekete geçebilmek oluyor.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kariyerde-yeni-paradigma-planla-degil-gelisimle-ilerlemek/">Kariyerde Yeni Paradigma: Planla Değil, Gelişimle İlerlemek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koro’dan Kobe’ye: Bir Yüksek Gümüş Madalya Hikayesi</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/korodan-kobeye-bir-yuksek-gumus-madalya-hikayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Özdeş Çetinel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 04:29:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezi & Seyahat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5193</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok sesli koro ile tanışmam 2005 yılına dayanıyor. Aslında müzik ile kendimi bildim bileli hep haşır neşirdim. Küçük yaşta piyano derslerine başlamıştım, ilkokul ve ortaokulda da okul korosundaydım, ama üniversitede girdiğim müzik kulübünün çok sesli korosu bana bambaşka bir ufuk açtı. Mezuniyetimle birlikte yedi yıl kadar müziğe ara verdikten sonra, repertuvarı söylemesi çok keyifli pop-rock [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/korodan-kobeye-bir-yuksek-gumus-madalya-hikayesi/">Koro’dan Kobe’ye: Bir Yüksek Gümüş Madalya Hikayesi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çok sesli koro ile tanışmam 2005 yılına dayanıyor. Aslında müzik ile kendimi bildim bileli hep haşır neşirdim. Küçük yaşta piyano derslerine başlamıştım, ilkokul ve ortaokulda da okul korosundaydım, ama üniversitede girdiğim müzik kulübünün çok sesli korosu bana bambaşka bir ufuk açtı. Mezuniyetimle birlikte yedi yıl kadar müziğe ara verdikten sonra, repertuvarı söylemesi çok keyifli pop-rock eserlerden oluşan yeni bir koro ile tekrar şarkı söylemeye başladım. Tam güzel bir proje için kolları sıvamıştık ki 2020’de pandemi başladı. Sonra her şey gibi müzik de çevrimiçi çalışmalara döndü. Ekran karşısında dersler devam etti ancak süreç tek başımıza çalışmaya dönünce, işte o zaman anladım koronun benim için anlamını: Çok seslilik! Birbirinden farklı ne kadar çok ses olursa olsun, uyum içindeki bu çok sesin nasıl da tek ses olduğunu, o tının yarattığı hissin insanları nasıl da büyüleyip birleştirdiğini…Derken pandemi koşullarının hafiflemesiyle birlikte çalışmalarımızı yeniden bir araya gelerek yapmaya başladık, ilk buluşmamızın heyecanı tarif edilemezdi! Tam olarak bu heyecanla yarım kalan projeyi hayata geçirmeye niyetlendik ancak koşullar yine el vermedi ve koronun dağıtılacağı haberini aldık.</p>



<p>Bu koro sayesinde tanışan, çok sesliliğin büyüsünden, beraber şarkı söylemekten vazgeçemeyen 20 kişi bir araya gelerek kendi koromuzu kurma ve şarkı söylemeye devam etme kararı aldık. Ekip hazırdı, bizi çalıştıracak bir koro şefine ihtiyacımız vardı sadece. Bunun için şimdiki şefimiz Haluk Polat’ın kapısını çaldık ve o da beraber çalışmayı kabul etti. 2024’te kurduğumuz K’Orient Koro’yu, halihazırda çalıştırdığı We Play Choral korolar ailesine dahil etti.&nbsp;O günden bugüne, belki de koroyu kurarken hiç hayal bile edemeyeceğimiz şekilde hem yurt içi hem yurt dışı 4 festivale, yüksek gümüş diploma ile döndüğümüz 2 uluslararası koro yarışmasına katılmamıza vesile oldu.</p>



<p>Bizi ortak amaçta birleştiren müzik sayesinde her hafta bir araya geliyoruz. Korodaki her bir üyenin farklı işleri, farklı uğraşıları var. Kabin memurundan diş hekimine, profesöründen emlakçısına dek farklı insanlar, farklı sesler, farklı renkler! Hepsi bir araya geliyor ve farklı partisyonlar ve farklı notlar söyleseler de tek şarkı, tek ses olarak duyuluyorlar. İşte işin büyüsü burada bence. Aslında birbirimizden o kadar farklıyız ki. Hep beraber o uyumu yakalamak için birbirimizi dinlememiz, birbirimizi duymamız gerekiyor. Ne bir ses öbürünün önüne geçmeye çalışıyor, ne de biri diğerinden daha yüksek duyulmaya çalışıyor. Çünkü koro olmak bunu gerektiriyor. Başkalarını dinlemek, aynı tonu yakalamak ve tek şarkıyı hep beraber söyleyip o şarkının duygusunu vermek.</p>



<p>Peki, koro maceramız Kobe’ye nasıl mı evrildi?</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_2-Kobe-Robot-659x1024.jpg" alt="" class="wp-image-5196" width="330" height="512" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_2-Kobe-Robot-659x1024.jpg 659w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_2-Kobe-Robot-193x300.jpg 193w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_2-Kobe-Robot-768x1194.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_2-Kobe-Robot-988x1536.jpg 988w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_2-Kobe-Robot.jpg 1235w" sizes="(max-width: 330px) 100vw, 330px" /></figure></div>


<p>Ağustos ayında şefimiz tüm koroların olduğu ortak WhatsApp grubuna bir mesaj attı: “Ocak ortasında Japonya’da uluslararası koro yarışması var. Ben Japonya’ya gidiyorum, benimle gelen var mı?” Çok heyecanlandım. Japon kültürü, yemekleri, ülkenin kendisi her şeyiyle başlıbaşına ilgimi çeker zaten. Hele bir de koro ile yarışmaya katılmak, seyahat dışında bir amaç ile orada bulunma düşüncesi bende çok daha büyük heyecan yarattı. Hiç düşünmeden “evet” demek istedim ama aklıma takılan soru işaretleri vardı elbette. Seyahatin beş-altı gün gibi kısa süreli olması ve bunun iki gününün yolda geçecek <a>olması</a>, biletlerin pahalılığı, bu soruların en önde gelenleriydi. Bir süre bin tilki dolandı kafamda. Koro olarak durum değerlendirmesi yaparken içimizden biri bunun tamamını bir deneyim olarak görmemiz gerektiğini söyledi, baştan sona. İstanbul’da yapacağımız ilk provadan seyahate, Kobe’de yarışma için jüri karşısına çıkacağımız son ana kadar. Bu öyle çok yattı ki aklıma, dedim “Evet, bu bir deneyim, bambaşka bir ülkede bambaşka bir deneyim!”</p>



<p>Nitekim&nbsp; öyle de oldu. Şefimiz, yarışmaya We Play Choral olarak, K’Orient ve Sinope Koro üyelerinden oluşan 28 kişilik karma bir grupla gitmeye karar verdi. Birkaçı ile 2025 Ekim’de Belgrad festivali hazırlıkları sırasında tanışmıştım ama çoğu ile daha önce beraber hiç şarkı söylememiştik. Yarışma parçaları hepimizin bildiği şarkılardı, buna rağmen tüm şarkıları baştan çalışıp yeniden öğrendik diyebilirim. Burada sadece şarkıları değil, tek koro olmayı da öğrendik. “Sizin koro”, “bizim koro” söylemleri tamamen bir kenara bırakıldı. Çünkü bunlar ekip ruhunu yaratmaya engel olabilirdi. Birbirimizi tanıdıkça, “aynı sesi” vermeye çalıştıkça birbirimize daha da yakınlaştık. İşte böyle başladı bizim Japonya yolculuğumuz. Ortak hedef: Japonya’ya gitmek, orada Türk ezgilerini seslendirmek, ülkemizi temsil etmek ve yarışmada güzel bir derece alarak ülkemize dönmek.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full is-resized"><img loading="lazy" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_3-KobeBileklik.jpg" alt="" class="wp-image-5198" width="380" height="291" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_3-KobeBileklik.jpg 1000w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_3-KobeBileklik-300x230.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_3-KobeBileklik-768x588.jpg 768w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></figure></div>


<p>Peki nedir Kobe’nin özelliği? Belki işin magazinsel yanı olarak, dünyaca ünlü Kobe etini duymuşsunuzdur. Ama aslında Kobe’nin biraz hüzünlü bir hikayesi de var. Şehir, 1995 yılında yıkıcı, büyük bir deprem yaşamış ve zamanla yeniden inşa edilmiş. 2011 yılında Fukuşima bölgesinde yaşanan deprem ve tsunaminin ardından müziğin birleştirici ve iyileştirici gücünden destek alarak 2012 yılı itibariyle “Pray from Kobe” -yani Kobe’den dua et- konserleri yapılmaya başlanmış. Günümüzde ise dünyanın dört bir yanından gelen ekiplerin hem beraber şarkı söylediği hem de kendi eserlerini seslendirdiği “Sing from Kobe” -Kobe’den şarkılar söyle- uluslararası koro yarışmasının bir parçası olmuş. Bu yıl biz de o ekipler arasındaydık.</p>



<p>Gitmemize iki hafta kala bizi etkinliğin açılış konserine davet ettiler. Normalde yarışma ve dostluk konseri için hazırlanmıştık. Şefimiz şimdiye kadar katıldığı tüm yarışmalar içinde ilk kez açılışa davet aldığını ve bunun çok prestijli bir durum olduğunu söyledi. Bu da tabii ki hepimizi çok heyecanlandırdı. Hemen repertuvarımızdan açılış konseri için bir seçki oluşturduk. Haluk Şef’in düzenlemeleriyle <em>Divane Aşık Gibi, Çayeli’nden Öteye </em>ve <em>Dere Geliyor</em> parçalarına çalışmaya başladık. Konser programımızdan Japonya’daki büyükelçimizi ve başkonsolosumuzu da haberdar ettik. Nagoya Başkonsolosumuz Damla Gümüşkaya, açılış konserimize katılarak hem heyecanımıza ortak oldu hem de bizi onurlandırdı.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" width="1920" height="960" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4.jpg" alt="" class="wp-image-5199" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4.jpg 1920w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4-300x150.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4-1024x512.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4-768x384.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4-1536x768.jpg 1536w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_4-1600x800.jpg 1600w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></figure>



<p>Açılış konseri sayesinde yarışma günü geldiğinde heyecanımız bir nebze dinmişti. Düzenlemeleri yine şefimize ait olan <em>Ah Bir Ataş Ver, Dut Ağacı, Hayde </em>ve <em>Cevriye Hanım</em> parçalarını seslendirdik. Türk ezgilerini çok sesli olarak Japonya’ya ve dünyanın dört bir yanından gelen dinleyicilere taşımanın heyecanı, sahne heyecanıyla birleşince ortaya harika bir performans çıktı.</p>



<p>Burada bir parantez açıp değerlendirmenin nasıl yapıldığını anlatmak isterim. Yarışmada çeşitli kategoriler bulunuyor: Yetişkin karma ses, çocuk, vokal grubu vb… Biz folklor kategorisinde yer aldık. Her koro kendi performansı üzerinden uluslararası kriterlere göre değerlendiriliyor, diğer korolarla kıyaslamalı ve sıralamalı bir yapı izlenmiyor. Dört kritere bakılıyor: Entonasyon-müzikalite-koronun özgünlüğü-sahne duruşu. Puan hesaplaması ise bu kriterler üzerinden, Bronz:0-10, Gümüş:11-20, Altın:21-30 puan aralığına göre yapılıyor. Jüride ise dünya genelinden seçilmiş üç koro şefi bulunuyor.</p>



<p>Yarışmaya 14 ülkeden 25 koro katılmıştı. Bunların çoğu müzik okulları ve konservatuvar öğrencilerinin oluşturduğu korolardı. Ödül töreninde koromuzu ve aldığımız puanı anons ettiklerinde sonuca inanamadık. Beklediğimizden çok daha iyi bir dereceyle, 20,33 puan alarak yüksek gümüş diploma ile ödüllendirildik. Tüm bu deneyimli kadroların arasında, asıl uğraşısı müzik olmayan bir ekip olarak, bu kadar kısa süre içinde yeni bir koro oluşturup elde ettiğimiz başarı ile gurur duyuyoruz.</p>



<p>Bambaşka diller konuşan insanlarla ortak dilimiz müzik sayesinde güzel bağlar, dostluklar kurduk. Cebimizde harika bir deneyim, elimizde yüksek gümüş diplomamız ile ülkemize gururla döndük. Hemen ardından “nice yarışmalara, nice ve hatta çok daha iyi sonuçlara” diyerek yeni projelerin hayalini kurmaya başladık.&nbsp;</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" width="1249" height="937" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_5.jpg" alt="" class="wp-image-5200" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_5.jpg 1249w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_5-300x225.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_5-1024x768.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2026/03/korodan_kobeye_5-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 1249px) 100vw, 1249px" /></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/korodan-kobeye-bir-yuksek-gumus-madalya-hikayesi/">Koro’dan Kobe’ye: Bir Yüksek Gümüş Madalya Hikayesi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Parmağımızın ucundaki şiddet türü: Dijital Şiddet</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/parmagimizin-ucundaki-siddet-turu-dijital-siddet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar İlkiz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Dec 2025 08:47:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Borusan Eşittir]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet Eşitliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5174</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birleşmiş Milletler her yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde başlayıp 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne kadar devam eden 16 Günlük Aktivizm Kampanyası’nı düzenliyor. Bu sene odaklandığı konu tüm kadın ve kız çocuklarına yönelik dijital şiddetin sona erdirilmesi oldu. Biz de Nurcihan Temur ile birlikte bu kampanya kapsamında işe önce konuya dair [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/parmagimizin-ucundaki-siddet-turu-dijital-siddet/">Parmağımızın ucundaki şiddet türü: Dijital Şiddet</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Birleşmiş Milletler her yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde başlayıp 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne kadar devam eden 16 Günlük Aktivizm Kampanyası’nı düzenliyor. Bu sene odaklandığı konu tüm kadın ve kız çocuklarına yönelik dijital şiddetin sona erdirilmesi oldu.</p>



<p>Biz de Nurcihan Temur ile birlikte bu kampanya kapsamında işe önce konuya dair kavram karmaşasının ortadan kalkması için düzenlediğimiz bir atölye ile başladık. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun (UNFPA) birlikte yürüttüğü “Kadınlara ve Kız Çocuklarına Yönelik Dijital Şiddete #NoktayıKoy <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/14.0.0/72x72/1f7e0.png" alt="🟠" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />” kampanyası kapsamında alanında uzman kişiler, sivil toplum çalışanları ve gençlerle bir araya geldik. 30 kavramı tartıştığımız ve Türkçe karşılıklarını bulmak için beyin fırtınası yaptığımız iki gün geçirdik.</p>



<p>Ardından bu kavramlara, açıklamalarına ve Türkçe karşılıklarına, <a href="https://eca.unwomen.org/sites/default/files/2025-12/2020_dijital_siddet_rehberi_tur.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">2020’de UN Women için hazırladığımız</a> ve 2025 için <a href="https://eca.unwomen.org/en/digital-library/publications/2025/12/digital-violence-technology-facilitated-gender-based-violence-guide" target="_blank" rel="noreferrer noopener">güncelleyip genişlettiğimiz</a> “<a href="https://turkiye.unfpa.org/tr/publications/dijital-siddet-teknoloji-destekli-cinsiyete-dayali-siddet-rehberi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijital Şiddet &#8211; Teknoloji Destekli Cinsiyete Dayalı Şiddet Rehberi</a>”nde yer verdik. Bununla beraber dijital şiddet konuşurken ele aldığımız kavramların aslında tek başına var olmadığını, her kavramın bir diğerini kolaylaştırdığını ya da öncelediğini göstermek için <a href="https://graphcommons.com/graphs/b66bc4ad-8b83-4836-9a9c-127fb1fecb73" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijital Şiddet Kavram Ağı</a>’nı hazırladık.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2025/12/1764575109787-819x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-5179" width="410" height="512" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2025/12/1764575109787-819x1024.jpeg 819w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2025/12/1764575109787-240x300.jpeg 240w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2025/12/1764575109787-768x960.jpeg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2025/12/1764575109787.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></figure></div>


<p>Bunlara paralel olarak Borusan Holding de Kasım 2025’te “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” kapsamında KONDA Araştırma ve Danışmanlık ile birlikte hazırladığı ve dijital şiddete de değindiği “<a href="https://www.borusan.com/Uploads/borusanczm20250120konda-25-kasim-algi-arastirmasi-iletisimi.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Algı ve Tutum Değişimleri Raporu</a>”nu yayınladı. Rapordaki verilere geçmeden önce genel çerçeveyi çizmesi adına dijital şiddeti tanımlamakla başlamak faydalı olacaktır.</p>



<p>Dijital şiddet, bilgi iletişim teknolojileri veya diğer dijital araçların kullanımıyla işlenen, desteklenen, ağırlaştırılan veya güçlendirilen, sonucunda fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal, politik veya ekonomik zarar doğuran veya doğurması muhtemel olan veya hak ve özgürlüklerin başka ihlallerine yol açan her türlü eylem olarak tanımlanıyor.</p>



<p><strong>Çevrim dışı dünyada gerçekleşen şiddetin bir uzantısı</strong></p>



<p>En başta unutulmaması gereken çevrim içi dünyada gerçekleşen dijital şiddetin, çevrim dışı dünyada gerçekleşen fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddetin bir uzantısı olduğudur.</p>



<p>Konu dijital şiddet olunca anonimlik, faillerin cezasız kalabileceğine dair kanı oluşmasına yol açan en büyük özellik olarak karşımıza çıkıyor. Dijital şiddette, fail dünyanın herhangi bir yerinde olabilir. “<a href="https://www.borusan.com/Uploads/borusanczm20250120konda-25-kasim-algi-arastirmasi-iletisimi.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Algı ve Tutum Değişimleri Raporu</a>”nda sosyal medyada en çok rahatsız edenin kim olduğu sorulduğunda “Tanımadığı biri/birileri/anonim hesaplar tarafından rahatsız edilme oranı” kadınlarda yüzde 22 olarak görülüyor.</p>



<p>UN Women’ın Kasım 2023’te yayınladığı “<a href="https://eca.unwomen.org/sites/default/files/2024-01/research-tf-vaw_full-report_24-january2.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijitalleşmenin Karanlık Yüzü: Doğu Avrupa ve Orta Asya’da Kadınlara Yönelik Teknoloji Destekli Şiddet</a>” raporuna göre araştırmaya dahil olan 12 ülkede teknoloji destekli şiddete maruz kalan kadınların oranı ortalama %53.2. Türkiye&#8217;de ise bu oran %72.4.</p>



<p>Hem failler için teknoloji destekli bu şiddeti gerçekleştirebilecekleri araçlara erişmek çok kolay hem de bu şiddet türünün yayılma hızı çok yüksektir. Cezasızlık riski olduğu kadar çok sık karşılaşılması da dijital şiddetin normalleşmesine katkı sağlar. Çoğu zaman kişinin “Ne oldu, kapına mı dayandı?” gibi, bu şiddet türünün gerçekliğini ve hatta somutlaşıp somutlaşmadığını sorgulayan tepkilerle karşılaşmasına da sebep olabilir. Dijital şiddet otomasyon ile çok kolay bir şekilde çoğaltılabilir ve kolektif olarak organize edilebilir. Aynı zamanda, taciz, hakaret içerikleri platformlardan kaldırılmadığı süre boyunca varlığını sürdürebilir, çoklanabilir ve süresiz olarak kişinin karşısına çıkabilir.</p>



<p><strong>Dijital şiddetin dört çatı kavramı</strong></p>



<p>Çevrim içi Cinsel Taciz (Cyber / Online Sexual Harassment): İstenmeyen cinsel ilgi ve cinsel zorlama içerebilen bir taciz biçimi. “Dijital yollarla gerçekleştirilen istenmeyen herhangi bir cinsel davranış” olarak da tanımlanır.</p>



<p>Çevrim içi Israrlı Takip (Cyberstalking): Bir kişinin dijital platform ve araçlar kullanılarak tekrarlanan, istenmeyen eylem ve davranışlarla özel olarak hedef alınması. Çoğunlukla çevrim dışı takibin bir uzantısıdır.</p>



<p>Görsel Odaklı Cinsel Taciz (Image-Based Abuse): Çoğunlukla çevrim içi olarak, mahrem ya da özel görüntülerin / videoların veya cinsel nitelikteki görüntülerin / videoların rıza olmaksızın oluşturulması, manipüle edilmesi ve yayılması ya da bunu yapma tehditlerini kapsar. Bu görüntüler / videolar, görüntüde yer alan kişinin rızasıyla ya da rızası olmadan elde edilmiş olabilir.</p>



<p>Cinsiyetçi Nefret Söylemi (Gender-Based Hate Speech): Cinsiyet kimliğine dayalı nefreti yayan, kışkırtan, teşvik eden veya meşrulaştıran ifadeler.</p>



<p>Bu dört kavramın dışında 26 kavram üzerine daha çalıştık, hepsinin detayına <a href="https://graphcommons.com/graphs/b66bc4ad-8b83-4836-9a9c-127fb1fecb73" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijital Şiddet Kavram Ağı</a> üzerinden ve <a href="https://turkiye.unfpa.org/tr/publications/dijital-siddet-teknoloji-destekli-cinsiyete-dayali-siddet-rehberi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijital Şiddet &#8211; Teknoloji Destekli Cinsiyete Dayalı Şiddet Rehberi</a>’nden bakabilirsiniz. Bunların bazıları teknolojinin gelişmesi ile hayatımıza girdi, örneğin Arama Motoru Manipülasyonu (Googlebombing). Bu şiddet türü bir kişi veya kurumun çevrim içi itibarını zedelemek amacıyla, arama motoru sonuçlarının manipüle edilmesidir. Bu yöntem, belirli internet sitelerine çok sayıda bağlantı (backlink) verilerek, o sayfanın alakasız veya olumsuz arama terimleriyle ilişkilendirilmesini ve aramalarda en üstte çıkmasını sağlar.</p>



<p>Ya da ağırlıklı olarak pandemi ile hayatımıza giren toplantı uygulaması Zoom ile ilişkilendirilen Çevrim içi Toplantı Baskını‌ (Zoombombing). İstenmeyen ve davetsiz bir kullanıcı ya da kullanıcı gruplarının çevrim içi toplantıya sızıp / toplantıyı basıp kesintiye uğratması. Bu kesinti, davetsiz kişilerin toplantı sahibinin izni olmadan isimlerini müstehcen kelimelerle değiştirmesi, toplantının izinlerindeki açıklardan faydalanıp görüntü / ses paylaşarak cinsiyetçi, saldırgan ya da nefret söylemi içeren içerikler paylaşması ile gerçekleşir.</p>



<p><strong>Popüler kültürde dijital şiddet</strong></p>



<p>Tabii son dönemde çeşitli dizi ve belgesellerle de gündemimizde yer eden dijital şiddet kavramları mevcut. Bunların başında da Çevrim içi Kimliğe Bürünme (Catfishing) geliyor.</p>



<p>İnternette sahte bir kimlik / hesap yaratarak (çoğunlukla başkalarına ait fotoğraflar ve onların yaşam öykülerini kullanarak) bir kişiyi duygusal olarak kandırma ve onunla gerçek bir çevrim içi arkadaşlık / romantik ilişki içindeymiş gibi davranmasını sağlamak. Failin hedefi duygusal manipülasyon aracılığıyla para, hediyeler, mahrem görüntüler elde etmek veya daha sonra şantaj yapmak olabilir. Örneğin bu dijital şiddet türünü 2022 tarihli Netflix yapımı “<a href="https://www.netflix.com/tr-en/title/81254340">Tinder Avcısı</a>” belgeselinde görüyoruz.</p>



<p>Ya da yine bir Netflix yapımı olan “<a href="https://www.netflix.com/tr/title/81756069" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Adolescene</a>” dizisinde de çeşitli “erkek haklarını(!)” ve çıkarlarını savunan, aynı zamanda kadın düşmanı ideolojileri, anti-feminist ve cinsiyetçi inançları teşvik eden çevrim içi erkek topluluk ağları niteleyen Erküre (The Manosphere) kavramı altında ele alınan “İnceller” karşımıza çıkıyor.</p>



<p>BBC One ve HBO yapımı olan “<a href="https://www.hbomax.com/tr/en/shows/i-may-destroy-you/a15b4064-4899-4381-bdf1-676986137ee1" target="_blank" rel="noreferrer noopener">I May Destroy You</a>” dizisinde de kişinin kimliğini ifşa edecek bilgilerin izni olmadan toplanması ve çevrim içi olarak paylaşılması şeklinde karşımıza çıkan Kişisel Bilgilerin İfşası (Doxing) kavramını görüyoruz. Bu örnekler popüler kültürde dijital şiddetin nasıl ele alındığına dair sadece birkaç örnek.</p>



<p><strong>Dijital şiddetin sonuçları gerçek</strong></p>



<p>Bütün bu kavramlar ve veriler gerçek, dijital şiddet gerçek, sonuçları da gerçek.</p>



<p>Dijital şiddetin etkileri öfke ve şaşkınlık hissetmekten dijital mecralardan tamamen çekilmeye, iş ya da ev değiştirmeye kadar değişiklik gösterebilir. “<a href="https://www.borusan.com/Uploads/borusanczm20250120konda-25-kasim-algi-arastirmasi-iletisimi.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Algı ve Tutum Değişimleri Raporu</a>”na göre kadın X kullanıcılarının yüzde 33’ü, kadın TikTok kullanıcılarının ise yüzde 34’ü daha önce sosyal medya hesabını kapatmak veya gizlemek zorunda kalmış.</p>



<p>Hesapların kapatılmasına kadar gitmeye gerek yok, dijital şiddet türleri kadınların seslerinin duyulmasını engellemek için de kullanılıyor. Kadınların seslerini duyurmasını engellemeye yönelik bir dijital şiddet türü de Etiket İçeriğini Bulandırma (Hashtag Poisoning): Kadın haklarını desteklemek, deneyim paylaşımına alan açmak için oluşturulan bir etiketin altındaki içeriklerin tam tersi söylemlerle doldurulması.</p>



<p>Dijital şiddetin etkileri arasında korku, endişe ve depresyona da bulunabilir. Öncelikli olarak bilmemiz gereken; suçlu biz değiliz. Hem birey olarak dijital dünyada kendimizi güvende tutmak için alabileceğimiz önlemler hem de hakkımızı aramak için <a href="https://turkiye.unfpa.org/tr/publications/dijital-siddet-teknoloji-destekli-cinsiyete-dayali-siddet-rehberi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">başvurabileceğimiz mekanizmalar var</a>. Dijital alanlardan çekilmek yerine bu alanlara güvenli bir şekilde sahip çıkıp sesimizi duyurmaya devam etmeliyiz!</p>



<p>Bu yazıda aşağıdaki kaynaklardan yararlanılmıştır:</p>



<p><a href="https://turkiye.unfpa.org/tr/publications/dijital-siddet-teknoloji-destekli-cinsiyete-dayali-siddet-rehberi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijital Şiddet &#8211; Teknoloji Destekli Cinsiyete Dayalı Şiddet Rehberi</a> &#8211; 2025</p>



<p><a href="https://www.borusan.com/Uploads/borusanczm20250120konda-25-kasim-algi-arastirmasi-iletisimi.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Algı ve Tutum Değişimleri Raporu</a> &#8211; 2025</p>



<p>​​<a href="https://eca.unwomen.org/en/digital-library/publications/2023/11/the-dark-side-of-digitalization-technology-facilitated-violence-against-women-in-eastern-europe-and-central-asia" target="_blank" rel="noreferrer noopener">THE DARK SIDE OF DIGITALIZATION: Technology-facilitated violence against women in Eastern Europe and Central Asia</a> &#8211; 2023</p>



<p><a href="https://eca.unwomen.org/sites/default/files/2025-12/2020_dijital_siddet_rehberi_tur.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Toplumsal Cinsiyete Dayalı Siber Şiddet Rehberi</a> &#8211; 2020</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/parmagimizin-ucundaki-siddet-turu-dijital-siddet/">Parmağımızın ucundaki şiddet türü: Dijital Şiddet</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Döngüsel Ekonomi: Atıktan Kaynağa Dönüşüm</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/dongusel-ekonomi-atiktan-kaynaga-donusum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Borusan Turuncu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 13:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5163</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belki de hepimizin aklına takılıyordur: “Bir ürün gerçekten ömrünü doldurdu mu, yoksa biz mi öyle sanıyoruz?” Çekmecenin kenarında bekleyen bozuk kulaklık, yıllardır dolabın diplerine itilen o kıyafet ya da çöp sandığımız ama aslında yeniden değerlendirilebilecek sayısız malzeme… Tüm bunlar aslında bir “son”dan ziyade yeni bir “başlangıç” olabilir. İşte döngüsel ekonomi tam da bu noktada sahneye [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dongusel-ekonomi-atiktan-kaynaga-donusum/">Döngüsel Ekonomi: Atıktan Kaynağa Dönüşüm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Belki de hepimizin aklına takılıyordur: “Bir ürün gerçekten ömrünü doldurdu mu, yoksa biz mi öyle sanıyoruz?” Çekmecenin kenarında bekleyen bozuk kulaklık, yıllardır dolabın diplerine itilen o kıyafet ya da çöp sandığımız ama aslında yeniden değerlendirilebilecek sayısız malzeme… Tüm bunlar aslında bir “son”dan ziyade yeni bir “başlangıç” olabilir. İşte döngüsel ekonomi tam da bu noktada sahneye çıkıyor ve bize şunu söylüyor: “Atık diye bir şey yoktur, yanlış tasarlanmış ürün vardır.”</p>



<p>Bugün değişen dünya düzeninde şirketler kadar bireylerin de gündemine aldığı bu model, yalnızca çevre için değil, ekonomik sürdürülebilirlik için de yeni bir sayfa açıyor. Borusan Turuncu olarak biz de bu dönüşümün tam merkezindeyiz ve sizi de bu yeni dünyanın hikâyesine davet ediyoruz. Hazırladığımız bu yazıya göz atarak döngüsel ekonomi nedir, neden önemlidir, örnekleri nelerdir gibi soruların cevaplarını detaylarıyla bulabilirsiniz.</p>



<h2>Dünyayı Değiştiren Yeni Ekonomik Model: Döngüsel Ekonomi Nedir?</h2>



<p>Klasik “al–kullan–tüket-at” döngüsünü bilirsiniz. Uzun yıllar boyunca hepimiz bu “doğrusal” sistemin içinde yaşadık: Ürün üretildi, kullanıldı ve çöp oldu. Oysa bunca zamandır pratik bulduğumuz bu süreç, gezegenimiz açısından hiç de öyle değil. Yaşadığımız dünyaya adeta nefes aldıran bir yöntem dizisi benimseyen döngüsel ekonomi modeli, ekonomik büyümeyi atık üretiminden ayıran bir model sunar. Yani hedef şu:</p>



<ul><li>Kaynakları daha az tüketmek,</li><li>Ürünleri daha uzun süre yaşatmak,</li><li>Atıkları tekrar kaynağa dönüştürmek,</li><li>Ve tüm süreci sürdürülebilir hâle getirmek.</li></ul>



<p>Bu sürdürülebilir ekonomi modelinde çöp kutusu yok, onun yerine “yeniden kullanım”, “tamir”, “geri dönüşüm” ve “yeniden üretim” gibi güçlü prensipler var. Üstelik ekonomik olarak da çok güçlü bir gelecek vadediyor. İş dünyası da giderek bu akıma yöneliyor; çünkü gezegen kazanırken şirketler de tasarruf ediyor, verimlilik artıyor.</p>



<h2>Döngüsel Ekonominin Arkasındaki Fikir: Atığın Yok Olduğu Bir Sistem</h2>



<p>Düşünsenize… Bir ürün tasarlanırken daha en başından ikinci kullanım senaryosu da yazılıyor. Mesela bir mobilya alıyorsunuz; eskidiğinde çöpe gitmiyor, parçalanıp yepyeni bir ürüne dönüşüyor. Ya da cihazınızın bozulan tek bir parçası değiştiriliyor ve siz onu yıllarca kullanmaya devam ediyorsunuz. Çok basit ama devrimsel bir fikir. Bu fikri benimseyen döngüsel ekonominin temelinde üç kritik ilke var:</p>



<ul><li>Atığı ve kirliliği kaynağında önlemek: Henüz tasarım aşamasındayken gereksiz malzemelerin, geri dönüştürülemeyen bileşenlerin önüne geçiliyor. “Nasıl olsa çöp olur” yaklaşımı tarihe karışıyor.<br></li><li>Ürün ve malzemeleri döngüde tutmak: Tamir etmek, yenilemek, paylaşmak, yeniden kullanmak… Kısacası ürün, değerini kaybetmeden sistemde kalıyor.<br></li><li>Doğal sistemleri yenilemek: Üretim süreçleri doğaya zarar vermiyor, aksine ekosistemi destekliyor. Organik atıklar toprağa geri dönüyor, enerji verimli süreçler tercih ediliyor.</li></ul>



<p>Kısacası döngüsel ekonomi ilkelerine baktığınızda çöp diye bir şeyin olmadığını açıkça görebilirsiniz. Çünkü bu yenilikçi ve çevreci ekonomi modelinde sadece yeni bir başlangıç var.</p>



<h2>Döngüsel Ekonomi Modeli Nasıl İşler? Üretimden Tüketime Yeni Döngü</h2>



<p>Zihninizde “Fikir güzel, peki, bu işin pratiği nasıl işliyor?” diye bir soru oluşabilir. Aslında döngüsel ekonomi, bir zincir. Ama bildiğiniz zincirlerden biraz farklı: Her halka, bir sonrakini besliyor.</p>



<p><em>Akıllı tasarım:</em> Ürün daha üretilmeden döngüsel mantıkla kurgulanıyor. “Kolayca tamir edilebilir mi? Parçaları sökülebilir mi? Geri dönüştürülebilir mi?” Bunların hepsi baştan düşünülüyor.</p>



<p><em>Sürdürülebilir üretim: </em>Enerji verimli sistemler, uzun ömürlü malzemeler ve yenilenebilir kaynaklar devrede tutuluyor.</p>



<p><em>Sorumlu tüketim:</em> Kullanıcı sadece tüketen değil; değer yaratan bir paydaş hâline geliyor. Ürün uzun süre kullanılıyor, gerektiğinde onarılıyor ya da ikinci el olarak paylaşılıyor.</p>



<p><em>Geri kazanım ve dönüşüm:</em> Ürün, ömrü tamamlandığında yok olmuyor; parçalarına ayrılıyor, geri dönüştürülüyor ve başka bir üretimin kaynağı oluyor.</p>



<p>İşin en güzel yanı ise şu: Bu süreç ilerledikçe daha az maliyet yaratıyor, bununla birlikte daha çok tasarruf ve daha temiz bir çevre sağlıyor. Yani herkes kazanıyor.</p>



<h2>Gerçek Dünyadan Döngüsel Ekonomi Örnekleri</h2>



<p>Döngüsel ekonomi artık “geleceğin hayali” değil; pek çok global markanın aktif olarak uyguladığı bir model hâline geldi. Bu modeli ütopik bir fikir olmaktan çıkarıp hayatımıza entegre eden markaların gerçek başarı hikâyelerine bir göz atalım:</p>



<h3>Adidas- Geri Dönüştürülmüş Plastikten Ayakkabı</h3>



<p>Adidas, okyanuslardan toplanan plastikleri Parley iş birliğiyle iplik hâline getirip spor ayakkabıya dönüştürüyor. Bu model hem plastik atıkları azaltıyor hem de tekstilde döngüsel tasarımın etkisini gösteriyor.</p>



<h3>Philips- “Ürün Yerine Hizmet” Modeli</h3>



<p>Philips, bazı hastanelere aydınlatma ekipmanlarını satmak yerine “ışık hizmeti” sağlıyor. Hastane ürüne değil, aldığı ışık performansına ödeme yapıyor. Ürünlerin bakımı, onarımı ve ömrünü tamamladığında geri alınması Philips’in sorumluluğunda. Böylece atık oluşmadan döngü tamamlanıyor.</p>



<h3>Levi’s- Geri Dönüştürülmüş Pamuktan Denim</h3>



<p>Levi’s, eski denimleri toplayarak yeni liflere dönüştürüyor ve “Water&lt;Less” programıyla üretimde su tüketimini ciddi şekilde azaltıyor. Döngüsel materyal kullanımında sektörün öncülerinden biri.</p>



<p>Dünyaca ünlü markaların ilham verici döngüsel ekonomi örneklerini de gösteriyor ki, bu döngüsel ekonomi modeli artık bir gelecek ideali değil; bugünün somut bir gerçeği.</p>



<h3>Endüstriyel Simbiyoz: Sanayide Atığın Kaynağa Dönüşmesi</h3>



<p>Döngüsel ekonomi yalnızca ürün bazlı ya da bireysel tüketim odaklı uygulamalarla sınırlı değildir. Özellikle sanayi ölçeğinde hayata geçirilen “endüstriyel simbiyoz” modelleri, bu dönüşümün en etkili örnekleri arasında yer alır.</p>



<p>Endüstriyel simbiyoz yaklaşımında, bir işletmenin üretim sürecinde ortaya çıkan atıklar; başka bir işletme için hammadde, enerji ya da girdi hâline gelir. Böylece hem kaynak kullanımı optimize edilir hem de atık miktarı önemli ölçüde azaltılır.</p>



<p>Örneğin bazı organize sanayi bölgelerinde, bir tesisin açığa çıkan atık ısısı veya buharı, komşu bir fabrikanın enerji ihtiyacını karşılamak üzere kullanılabilir. Benzer şekilde metal, kimyasal ya da biyolojik yan ürünler farklı sektörlerde yeniden değerlendirilerek ekonomik değere dönüştürülür.</p>



<p>Ellen MacArthur Foundation tarafından da öne çıkarılan bu sistem, döngüsel ekonominin şirket bazlı çözümlerden çıkarak ekosistem temelli bir yapıya evrilmesini sağlar. Sanayi kuruluşları arasındaki iş birlikleri sayesinde döngüsellik, daha büyük ölçekte ve kalıcı biçimde hayata geçirilebilir.</p>



<h2>AB ve Türkiye’de Döngüsel Ekonomi Eylem Planı: Geleceği Şekillendiren Adımlar</h2>



<p>Avrupa Birliği, bu konuda uzun zamandır iddialı. 2015 yılında tanıtılan ve 2030 yılı için güncellenmiş hedeflerle tekrar sunulan “Döngüsel Ekonomi Eylem Planı”, tüm sektörlerin daha sürdürülebilir bir şekilde yapılanmasını hedefliyor. Yasa tasarıları, geri dönüşüm hedefleri, ambalaj düzenlemeleri, ürün tasarım standartları… Hepsi daha döngüsel bir gelecek için.</p>



<p>Bu kapsamda özellikle endüstriyel simbiyoz projeleri, sanayi dönüşümünün hızlandırılması ve kaynak verimliliğinin artırılması açısından kritik araçlar arasında yer alıyor.</p>



<p>Türkiye ise paralel şekilde kendi döngüsel ekonomi yol haritasını güçlendiriyor. Atık yönetimi, Avrupa Yeşil Mutabakatına uyum çalışmaları, sürdürülebilir üretim modellemeleri ve sektör bazlı eylem planları hızla ilerliyor. Şirketler dönüşüyor, fabrikalar daha akıllı sistemlere geçiyor, tüketici alışkanlıkları bile değişiyor.</p>



<p>Borusan olarak bizler de bu sürecin aktif bir parçasıyız. Endüstride sürdürülebilir sistemler kurarak, malzemelerin değerini koruyarak ve projelerimizde atığı kaynağa dönüştürmeye odaklanarak geleceğin ekonomisine bugünden katkı sağlıyoruz. Doğadaki döngüsel modellerden ilham alarak yeniden kullanmayı, yeniden üretmeyi ve yeniden düşünmeyi hem üretim hem de hizmet süreçlerimize entegre ediyoruz.&nbsp;</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dongusel-ekonomi-atiktan-kaynaga-donusum/">Döngüsel Ekonomi: Atıktan Kaynağa Dönüşüm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matrix’ten Müşteri Deneyimine: Yapay zekâ’nın Kırmızı Hapı</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/matrixten-musteri-deneyimine-yapay-zekanin-kirmizi-hapi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer Çilo]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Oct 2025 13:59:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnovasyon & Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5156</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabah asansöre biniyorsunuz, kapılar kapanırken hoparlörden tanıdık bir ses: “Ömer, bugünü kurtaracak rotayı çizdim, kahve ister misin?” Ardından havaalanına doğru yola çıkıyorsunuz. Kırmızı ışıkta durduğunuzda araç ekranı yanıp sönüyor: “Sinirli misin, yoksa aç mı? Favori kahvecin iki sokak ötede.” Havaalanına varıyorsunuz, yerinize yerleşirken uçak ekranı açılıyor: “Ömer, 12C’de bacaklarını uzatabilirsin koltuk boş.” İşte yapay zekâ: [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/matrixten-musteri-deneyimine-yapay-zekanin-kirmizi-hapi/">Matrix’ten Müşteri Deneyimine: Yapay zekâ’nın Kırmızı Hapı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sabah asansöre biniyorsunuz, kapılar kapanırken hoparlörden tanıdık bir ses: “<em>Ömer, bugünü kurtaracak rotayı çizdim, kahve ister misin?</em>”</p>



<p>Ardından havaalanına doğru yola çıkıyorsunuz. Kırmızı ışıkta durduğunuzda araç ekranı yanıp sönüyor: “<em>Sinirli misin, yoksa aç mı? Favori kahvecin iki sokak ötede.</em>”</p>



<p>Havaalanına varıyorsunuz, yerinize yerleşirken uçak ekranı açılıyor: “<em>Ömer, 12C’de bacaklarını uzatabilirsin koltuk boş</em>.”</p>



<p>İşte yapay zekâ: bir kod yığını olmasına karşın seni yıllardır tanıyan bir arkadaşın gibi…</p>



<p>Matrix filmindeki kırmızı hap gerçekliği ortaya çıkarırdı; bugün ise yapay zekâ müşteri deneyiminin gerçek yüzünü gösteriyor: Her şey bizim için mi tasarlanıyor, yoksa algoritmalar mı bizi yönlendiriyor? Gelin, hikâyenin derinliklerine inelim.</p>



<p>Yapay zekâ artık yalnızca bilim kurgu filmlerinin öğesi değil, iş dünyasının da sahnesinde. En yalın haliyle söylemek gerekirse, makinelerin öğrenip akıllı kararlar vermesini sağlayan bir teknoloji.</p>



<p>Peki, yapay zekâ müşteri deneyimini nasıl bu kadar sihirli kılıyor?</p>



<p>İlk durak, <strong>kişiselleştirme</strong>. Yayın platformlarının, “Ömer <em>bu diziyi seveceksin</em>” önerisi tesadüf değil; çünkü izleme alışkanlıklarınızı, yayını hatta duraklattığınız saniyeleri bile analiz ediyor. Perakendede de durum farklı değil: moda markalarının uygulamaları, gardırobunuzabakıp<em> “Bu gömlekle o pantolon süper olur</em>” diyor.</p>



<p><strong>Sohbet botları</strong> yorulmadan derdini dinleyebiliyor. Mesela, “<em>Çalma listem niye karıştı?”</em> sorusuna hem anında çözüm sunuyor hem de espriyle karşılık verebiliyor: “<em>Sanırım şarkılar dans etmek istedi!”</em>.</p>



<p>Önde gelen markaların iş sonuçlarının analiz edildiği 2025 raporlarına göre bu botlar ilk yanıt sürelerini saniyelere kadar indiriyor. Üstelik bunu mekanik bir şekilde yapmıyor, bizlere karşımızda bir insan varmış gibi hissettiriyor.</p>



<p>Bir de <strong>öngörüsel analitik</strong> var. Bankanız, siz daha fark etmeden “<em>Ömer, bu ay faturan yüksek, tasarruf planı yapalım mı?</em> diyor. American Express, bu sayede müşteri kaybını yüzde yirmi azalttığını açıklamıştı.</p>



<p><strong>Sesli asistanlar,</strong> “<em>Işıklar loş, biraz caz çalayım mı?</em> önerisiyle ruh halinizi bile yakalıyor. Sistemler artık duygu analiziyle donatılmış bir durumda; ses tonunuzdan keyifsiz olduğunuz çıkarımını yaptığında size moral vermeye programlanmış. Perakendeden finansa, her sektörde Yapay zekâ müşteriyi odak haline getiriyor.</p>



<p><strong>İlk Temastan Başlıyor, Müşteri Sadakatine Uzanıyor</strong></p>



<p>Yapay zekâ, müşteri deneyimini (CX) tek bir noktada değil, tüm yolculuk boyunca dönüştürüyor. Yalnızca çağrı merkezi otomasyonu değil, müşterinin markayla kurduğu her temas noktasında etkisini gösteriyor. Yapay zekânın CX tarafında kullanım alanlarını kısaca özetlemek gerekirse:</p>



<ul><li><strong>Akıllı Chatbotlar ve Dijital Asistanlar</strong><br>Anında yanıt veren ve her etkileşimden öğrenerek giderek daha iyi hizmet sunan sistemler sayesinde bekleme süreleri kısalıyor, ilk temas çözüm oranı artıyor.</li><li><strong>Kişiselleştirilmiş Öneriler ve İçerikler</strong><br>Müşterinin geçmiş davranışlarına ve tercihlerine göre ürün veya hizmet önerileri sunarak, müşteri memnuniyetini ve çapraz satış fırsatlarını artırıyor.</li><li><strong>Duygu Analizi ve Geri Bildirim Yönetimi</strong><br>Sosyal medya, çağrı merkezi kayıtları ve anketlerden gelen verileri analiz ederek müşteri hissiyatını gerçek zamanlı ölçüyor. Memnuniyet skorunuzun gerçekte ne olduğunu öğreniyorsunuz.</li><li><strong>Öngörülü Destek ve Proaktif İletişim</strong><br>Yapay zekâ, müşterinin ihtiyaçlarını tahmin ederek sorun yaşanmadan önce çözüm sunabiliyor (örneğin abonelik yenileme hatırlatması veya riskli kullanıcıları önceden tespit etme).</li><li><strong>Self-Service Platformlarını Güçlendirme</strong><br>YAPAY ZEKÂ destekli bilgi tabanları, müşterinin kendi başına doğru cevabı bulmasını kolaylaştırarak çağrı merkezinin yükünü azaltıyor.</li><li><strong>Arka Ofis Süreçlerini Otomasyon</strong><br>Talep yönlendirme, onay süreçleri ve veri girişleri gibi zaman alan operasyonları otomatikleştirerek insan kaynağını daha stratejik işlere yönlendiriyor.</li></ul>



<p>Şimdi gelelim başarı hikayelerine. Düşünün ki, YAPAY ZEKÂ adeta bir süper kahraman gibi devreye giriyor ve kurumları güç durumlardan kurtarıyor. İşte birkaç çarpıcı örnek:</p>



<p>Ödeme ve fintech şirketi Klarna, YAPAY ZEKÂ&#8217;ı müşteri hizmetlerinde devreye aldı ve daha önce <strong>11 dakika</strong> süren sohbetler <strong>2 dakikaya indi</strong>. Tekrarlanan sorular <strong>yüzde 25</strong> azaldı.</p>



<p>Bir büyük mağaza zinciri, YAPAY ZEKÂ ile müşteri sorgularının <strong>yüzde 90&#8217;ını</strong> altı haftada otomatikleştirdi. Eskiden ölçekleme sorunu yaşayan şirket, şimdi YAPAY ZEKÂ sayesinde anında yanıt veriyor.</p>



<p>Bütün örnekler YAPAY ZEKÂ&#8217;ın sadece hızlı değil, duygusal olarak da akıllı olduğunu kanıtlıyor – üstelik müşteriyi yatıştırma gibi bir yetenek de geliştirmiş.</p>



<p>Neticede YAPAY ZEKÂ, sadece zaman ve para kazandırmıyor; müşteri memnuniyetini (CSAT) de yüksek seviyelere çekebiliyor. Mesela Klarna, YAPAY ZEKÂ chatbotlarıyla bu oranı yüzde 12 yükseltti.</p>



<p>Perakendede Sephora, sanal makyaj asistanıyla bu oranı yüzde 10 artırdı. Müşteriler, YAPAY ZEKÂ’ın cilt tonlarına uygun ruj önerdiğini görünce “mağazada bir uzman var” hissi yaşıyor.</p>



<p>Finans sektöründe American Express, YAPAY ZEKÂ ile kişiselleştirilmiş teklifler sunarak CSAT oranını yüzde 8 yükseltti; bir müşteri, <em>“Kartım faturamı benden önce ödedi!”</em> diyerek memnuniyetini iletti.</p>



<p>&nbsp;Peki, bu işin gölgede kalan bir yönü var mı, derseniz, elbette var: <strong>Veri gizliliği ve etik</strong>.</p>



<p><strong>Teknolojinin Gücü Kadar Sınavları da Büyük</strong></p>



<p>Yapay zekâ müşteri deneyiminde devrim yaratıyor ama her devrim gibi beraberinde yeni zorluklar da getiriyor. YAPAY ZEKÂ çözümlerini hayata geçirirken markaların karşılaştığı en yaygın zorluklar şunlar:</p>



<ul><li><strong>Veri Kalitesi ve Entegrasyonu</strong><br>YAPAY ZEKÂ sistemleri ne kadar kaliteli veriyle beslenirse o kadar iyi çalışır. Fakat farklı kanallardaki verileri birleştirmek, eksik veya hatalı veriyi temizlemek çoğu şirket için ciddi bir yük.</li><li><strong>Müşteri Gizliliği ve KVKK Uyumu</strong><br>YAPAY ZEKÂ’ın kişiselleştirme gücü büyük ölçüde müşteri verilerine dayanır. Bu da veri güvenliği, KVKK gibi regülasyonlara eksiksiz uyumu zorunlu kılar.</li><li><strong>Algoritmik Önyargılar</strong><br>YAPAY ZEKÂ modelleri eğitildikleri verideki önyargıları da öğrenebilir. Bu durum belirli konularda risk oluşturabilir.</li><li><strong>İnsan Temasını Kaybetme Riski</strong><br>Chatbotlar ve otomasyon süreçleri iyi yönetilmezse müşterinin “insanla konuşma” beklentisini karşılamayabilir. Bu da deneyimi “mekanik” hissettirebilir. Hibrit bir model (YAPAY ZEKÂ + insan) genellikle en iyi sonucu verir.</li><li><strong>Değişim Yönetimi</strong><br>YAPAY ZEKÂ projeleri, yazılımın yanı sıra kültürel bir dönüşüm de gerektirir. Ekiplerin eğitilmesi, süreçlerin yeniden tasarlanması ve yatırım bütçesi planlaması birçok şirket için hâlâ büyük bir engel.</li><li><strong>Şeffaflık ve Açıklanabilirlik</strong><br>Müşteri, aldığı kararın veya önerinin nedenini görmek ister. <em>“Bu fiyat bana niye sunuldu?”</em> sorusuna net yanıt veremeyen sistemler güven kaybına yol açabilir.</li></ul>



<p>Nitekim hep birlikte tanık olduğumuz kimi trajik örnekler oldu:</p>



<p>Farklı farklı platformlardan milyonlarca kişiye yapay zekât veriler sızdırıldı, kullanıcı güveni ciddi şekilde zedelendi. Algoritmaların önyargılı kararlar vermesi, belirli grupların sistematik olarak dezavantajlı duruma düşmesine neden oldu. Yanlış veri bağlantıları, hatalı siparişler ve geciken teslimatlar ile sonuçlandı. Bazı demografik grupların aşırı ön plana çıkarılması, diğerlerinin dışlanmış hissetmesine sebep oldu.</p>



<p>Tüm bu zorluklara rağmen YAPAY ZEKÂ’ın CX’e kattığı değer tartışılmaz. Önemli olan, bu teknolojiyi stratejik, etik ve insan merkezli bir şekilde devreye almak. <strong>Böylece Matrix’in kırmızı hapını tercih ettiğimizde yalnızca daha fazla veri değil, daha anlamlı ve güvenli bir gerçeklikle karşılaşmış oluruz.</strong></p>



<p>Borusan Next olarak biz de bu yaklaşımla hareket ediyoruz. Yapay zekâyı operasyonlarımızın ve hizmet süreçlerimizin belirli noktalarına entegre etmeye başladık.</p>



<p>Bu sayede hem verimliliği artırıyor hem de müşterilerimizle kurduğumuz etkileşimi daha kişiselleştirilmiş ve anlamlı hale getiriyoruz. 2026 yılında daha da fazla bu konuya odaklanacağız.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/matrixten-musteri-deneyimine-yapay-zekanin-kirmizi-hapi/">Matrix’ten Müşteri Deneyimine: Yapay zekâ’nın Kırmızı Hapı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stresi Anlamak, Kendimizi Anlamanın Bir Adımı Olabilir mi?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/stresi-anlamak-kendimizi-anlamanin-bir-adimi-olabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer Kotan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Oct 2025 05:40:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5140</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özellikle modern iş hayatı rutininde sıkça duyduğumuz ve kullandığımız bir kelime var: STRES. Muhtemelen de duyduğumuz ve kullandığımızdan daha çok ölçüde onu hissediyoruz. Ayak üstü bir konuşmamızda bile bunun izlerini görebiliyoruz. “Nasılsın?”ın yanıtı “N’olsun, koşturmaca”ya sabitlendi adeta. Gerçekten koşuyoruz. İş yerindeki işlerden, evdeki bir işe, oradan başka bir meseleye durmaksızın koşu halindeyiz. Sabah iş yerine [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/stresi-anlamak-kendimizi-anlamanin-bir-adimi-olabilir-mi/">Stresi Anlamak, Kendimizi Anlamanın Bir Adımı Olabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Özellikle modern iş hayatı rutininde sıkça duyduğumuz ve kullandığımız bir kelime var: STRES. Muhtemelen de duyduğumuz ve kullandığımızdan daha çok ölçüde onu hissediyoruz.</p>



<p>Ayak üstü bir konuşmamızda bile bunun izlerini görebiliyoruz. “Nasılsın?”ın yanıtı “N’olsun, koşturmaca”ya sabitlendi adeta. Gerçekten koşuyoruz. İş yerindeki işlerden, evdeki bir işe, oradan başka bir meseleye durmaksızın koşu halindeyiz.</p>



<p>Sabah iş yerine ulaşımla başlayan, yanıtlanması gereken e-postalarla, bitmek bilmeyen toplantılarla, revize çalışmalarla devam eden bu maratonda revize istekleri, müşteri beklentilerini yönetmek, hesap-kitap derken takvimdeki teslim tarihlerinden gözlerini ayıramayan kaygılı bireylere dönüştük.</p>



<p>Peki nedir bu stres, gerçekten var mı? Ya da ne kadar gerçek? Gözle görünür, elle tutulur, ölçülebilir bir gerçeklik midir stres? &nbsp;</p>



<p>Hemen yanıtlayalım; iş yerinde stres, araştırmalarla kanıtlanmış bir gerçek.</p>



<p>Gallup’un <em>“State of the Global Workplace 2023-2024”</em> raporlarına göre, çalışanların en az %40’ı günlük işlerinde yüksek stres yaşadıklarını söylüyor. Peki bu durum yaşanılan ülkeye göre değişiklik gösteriyor mu? Soruyu okurken bile belki de tebessüm eşliğinde “Evet” dediğinizi duyabiliyor gibiyim. Evet, en düşük oran tahmin edildiği gibi yaklaşık %37 ile Avrupa olurken, zirveyi %50’nin üzerindeki oranlarla Orta Doğu &amp; Kuzey Afrika sırtlamaktadır. Türkiye’de ise 2024 tarihli bir İPSOS araştırmasına göre, çalışanların %68’i haftalık olarak stresli hissettiklerini ifade ediyor. Bunların %30’u ise stresin sağlıklarını ciddi anlamda etkilediğini söylüyor.</p>



<p>Bu oran, son beş yılın en yüksek seviyesinde. Özellikle beyaz yaka çalışanlarında “sessiz tükenmişlik” denilen bir durum gün yüzüne çıkıyor. Araştırmalara göre bu durum da motivasyon kaybı, verim düşüklüğü ve iletişim zorluklarını beraberinde getiriyor.</p>



<h2>Gerçekten de Stresin Sebebi Sizce Ne?</h2>



<p>Stresin kaynakları kişiden kişiye değişiklik gösterse de iş hayatında bazı ortak başlıklar öne çıkıyor:</p>



<ul><li>Yoğun iş temposu, bitmek bilmeyen toplantılar ve bitmeyen teslim tarihleri</li><li>Ev-iş dengesinin kurulamaması</li><li>Belirsizliğin faza lduğu dönemler</li><li>İletişim problemleri ve yönetimsel baskılar</li></ul>



<p>Ama stres sadece iş yerinde mi var sanıyorsunuz? Okul yıllarını unuttunuz sanırım. Sınavlardan önce yaşadığımız stres atakları, ödev veya tez teslimlerinden önce kapıldığınız kaygılar, iş mülakatına giderken “Ne giysem”le başlayan kaygılar bütünü, şimdi toplantılar ve teslim tarihleri yaklaşırken yaşadıklarınızdan pek de farklı değildi. Strese yabancı değilsiniz yani. Farkında değilsiniz ama stresle yaşama konusunda bir hayli tecrübelisiniz.</p>



<h2>Peki Her Stres Kötü Mü ya da Bir Başka Deyişle Biz Stres ile Baş Edemez miyiz?</h2>



<p>Bunu çoğu zaman kabul etmesek de her stres kötü değildir. Uzmanlar, “Eustres (Pozitif Stres)” adı verilen olumlu stresi, kişisel gelişim için bir araç olarak tanımlıyor. Bu tür stres, bizi motive eder, değişikliğe iter, konfor alanımızdan çıkarır, hedefe odaklar ve yaratıcılığı artırabilir. Misal, çok yakın bir tarih gibi görünen bir teslim tarihi kısa sürede konuya konsantre olmanızı sağlayıp yaratıcı çözümleri akıl etmenizi sağlayabilir. Tam tersine sizi rahatlatan uzak bir teslim tarihi ise gevşemenize ve konuya dair yaratıcılığınızın yavaşlamasına neden olabilir.</p>



<p>Albert Einstein, &#8220;Zorlukların ortasında fırsat yatar.&#8221; der. Bir işin zorluğu, karşılaştığınız engeller, kötü sürprizler yeri gelir, motivasyonunuzu olumlu yönde artırabilir.</p>



<p>Ancak bu konu çok hassas bir durumdur. Yani negatif ve pozitif stres arasındaki denge bozulduğunda, stres kronik hale geldiğinde, anksiyeteye dönüştüğünde, işte o zaman zihinsel ve fiziksel sağlığı tehdit etmeye başlamaktadır.</p>



<h2>Peki Ne Yapacağız?</h2>



<p>İşte size işyerinde stres yönetimi için atılabilecek bazı adımlar şeklinde bir reçete yazmayacağım. Hayattaki çoğu durum gibi bunun da basit bir yanıtı, kestirme bir çözümü yok. Çünkü her bireyin psikolojisi ve duygusal tepkisi birbirlerinden çok farklı.</p>



<p>Biz yıllarca hep duymak istediklerimizi duyarak işin içinden çıkmaya çalışıyoruz, pasif bir şekilde stresi kabulleniyoruz, çözüme odaklanmak yerine ona hapsoluyoruz. Bence stresi görmezden gelmek ya da her suçu stresin üzerine atmak yerine, onu anlamak ve yönetmek gerekiyor.</p>



<p>Strese hükmetmenin ilk adımı da her stres durumunu “kötü” olarak görmek yerine, “Bu stres bana ne anlatıyor?” sorusunu sormak çok daha güçlü bir yaklaşım olacaktır. Kısacası onu düşman olarak değil bize mesaj veren bir sinyal olarak görmemiz daha doğru olacaktır.</p>



<h2>Bir Soruyla Bitirelim</h2>



<p>Soru şu, iş hayatında gerçekten stres var mı? Cevap evet. Ama kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Stresin bizi şekillendirmesine mi izin vereceğiz, yoksa biz mi onu şekillendireceğiz?</p>



<p>Stres, artık iş hayatının, hatta genel anlamda hayatın yeni normali gibi görünüyor. Önemli olan, ona nasıl yaklaştığımız…</p>



<p>Hayat gerçekten bir “koşturmaca” ise karşımıza çıkacak engelleri, çukurları, hatta atılan çelmeleri adımımızı atmadan önce görmeli, önlemimizi almalıyız. Sınırlarımızı zorlamamalı, doğru zamanda durmayı, dinlenmeyi, soluklanmayı bilmeli, kısacası hayatımızda stres yaratan unsurlarla yaşamayı öğrenmeliyiz.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/stresi-anlamak-kendimizi-anlamanin-bir-adimi-olabilir-mi/">Stresi Anlamak, Kendimizi Anlamanın Bir Adımı Olabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dijital Ayak İzi Nedir? Neden Önemlidir?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/dijital-ayak-izi-nedir-neden-onemlidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Borusan Turuncu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Sep 2025 08:34:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dijitalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[İnovasyon & Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5131</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dijital Ayak İzi ve Kişisel Güvenlik: Korunma Yöntemleri Dijital ayak izi, internette bıraktığınız her iz, veri ya da davranışın dijital dünyada oluşturduğu görünmez kimliktir. Sosyal medya paylaşımlarınızdan ziyaret ettiğiniz sitelere, konum bilgilerinizden online alışveriş geçmişinize kadar pek çok veri bu izi şekillendirir. Bu iz, kötü niyetli kişiler için kişisel bilgilere ulaşmak adına ciddi bir kaynak [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dijital-ayak-izi-nedir-neden-onemlidir/">Dijital Ayak İzi Nedir? Neden Önemlidir?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1>Dijital Ayak İzi ve Kişisel Güvenlik: Korunma Yöntemleri</h1>



<p>Dijital ayak izi, internette bıraktığınız her iz, veri ya da davranışın dijital dünyada oluşturduğu görünmez kimliktir. Sosyal medya paylaşımlarınızdan ziyaret ettiğiniz sitelere, konum bilgilerinizden online alışveriş geçmişinize kadar pek çok veri bu izi şekillendirir. Bu iz, kötü niyetli kişiler için kişisel bilgilere ulaşmak adına ciddi bir kaynak hâline gelebilir. Dijital ayak izi ne demek sorusunun yanıtını yazımızın devamında bulabilir, farkındalıkla yöneterek kişisel güvenliğinizi artırabilirsiniz.</p>



<h2>Dijital Ayak İzi Nedir?</h2>



<p>Dijital ayak izi nedir sorusunun cevabı, çevrim içi dünyada yaptığınız her eylemin geride bıraktığı dijital izleri ifade eder. Arama motorlarında yaptığınız sorgular, sosyal medya etkileşimleriniz, konum verileriniz ve internet üzerindeki alışveriş geçmişiniz bu izi oluşturur. Dijital ayak izi, hem bilinçli olarak bıraktığınız (aktif) hem de farkında olmadan oluşan (pasif) verileri kapsar. Bu görünmez izleri tanıyarak dijital kimliğinizi daha güvenli ve bilinçli bir şekilde şekillendirebilirsiniz.</p>



<h2>Dijital Ayak İzinin Riskleri</h2>



<p>Görünmeyen ama iz bırakan dijital davranışlarınız, düşündüğünüzden çok daha büyük bir etki yaratır. Sanal dünyada attığınız her adım, aslında kişisel kimliğinize dair ipuçlarını arkanızda bırakır. Dijital ayak izinin riskleri ise şu şekilde açıklanabilir:</p>



<ul><li><strong>Kimlik Hırsızlığı:</strong> Ad, adres, doğum tarihi gibi kişisel bilgilerin açık kalması kötü niyetli kişilerin eline geçebilir. Özellikle sosyal medya profillerinde doğum günü kutlamaları, ev adresinizin görüntülendiği konum paylaşımları ve aile bilgileriniz bir araya geldiğinde kimlik dolandırıcıları için gerekli bilgiler bir araya gelebilir. Bu bilgilerle kredi kartı başvurusu yapılması, banka hesabı açılması hatta devlet kurumlarından belge talep edilmesi bile mümkün hâle gelir.</li><li><strong>İtibar Kaybı:</strong> Eski sosyal medya paylaşımları veya yorumlar yıllar sonra bile karşınıza çıkıp profesyonel hayatınızı etkileyebilir. Uzak bir geçmişte yaptığınız, çoktan hafızanızdan çıkan bir paylaşım başınızı ciddi anlamda ağrıtabilir. Bu durum ile sanat dünyasından finans sektörüne kadar pek çok alanda son zamanlarda sıkça karşılaşılmaktadır. İşverenler artık rutin olarak aday çalışanların sosyal medya geçmişini tarayıp geçmiş görüşleri, davranışları veya paylaşımları nedeniyle işe almama kararı verebilmektedir.</li><li><strong>Hedefli Reklamcılık ve Takip:</strong> Tarama geçmişiniz doğrultusunda reklam şirketleri sizi sürekli izleyebilir ve verilerinizi pazarlama aracı hâline getirebilir. Bir ürünü aradığınız an, o ürünle ilgili reklamlar sizi her platformda takip etmeye başlar. Daha da ötesi, alışveriş kalıplarınız, ilgi alanlarınız ve hatta duygusal durumunuz analiz edilerek size özel manipülatif reklamlar sunulabilir. Bu durum özellikle finansal zorluk çeken kişilere yüksek faizli krediler veya kumar sitelerinin reklamlarının gösterilmesi gibi etik dışı uygulamalara yol açabilir.</li><li><strong>Dolandırıcılık ve Sahtekarlık:</strong> Paylaşımlarınızdan yola çıkarak telefon dolandırıcılığı veya sosyal mühendislik saldırıları gerçekleştirilebilir. Örneğin; tatil fotoğraflarınızdan hangi bankayı kullandığınız, aile üyelerinizin isimleri, evcil hayvanınızın adı gibi bilgiler çıkarılabilir. Dolandırıcılar bu bilgileri kullanarak &#8220;Bankanızdan arıyorum.&#8221; diyerek güveninizi kazanabilir ve şifre sıfırlama işlemleri başlatabilir. LinkedIn&#8217;deki iş bilgileriniz ise &#8220;Şirketinizin IT departmanından arıyorum.&#8221; türü dolandırıcılıklar için kullanılabilir.</li><li><strong>Veri İhlalleri:</strong> Üye olduğunuz platformların veri tabanları ele geçirilirse, bilgileriniz başkalarının eline geçebilir. Facebook, LinkedIn, Adobe gibi büyük şirketlerin bile milyonlarca kullanıcısının verilerinin çalındığı vakalar yaşandı. Bu veri ihlallerinde sadece temel bilgiler değil; şifreler, kredi kartı bilgileri, özel mesajlar hatta kimlik belgeleri bile ele geçirilebilmektedir. Çalınan veriler daha sonra dark web üzerinden satılabilir ve farklı suçlarda kullanılabilir.</li></ul>



<p>Dijital ayak izinin bu gibi riskleri, farkındalıkla ele alındığında büyük ölçüde kontrol altına alınabilir. Güvenlik ayarlarını düzenlemek, izleri silmek ve bilinçli paylaşım yapmak bu sürecin temelini oluşturur. Bugünden başlayarak dijital varlığınızı daha güvenli ve sürdürülebilir hâle getirebilirsiniz.</p>



<h2>Kişisel Güvenliği Sağlamak İçin Korunma Yöntemleri</h2>



<p><a href="https://borusanturuncu.com/ya-dijitallesecegiz-ya-da-eve-gidecegiz/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dijital dünyada</a> görünmez kalmak imkânsız değildir, ama daha bilinçli olmak şarttır. Sanal ortamda attığınız her adım, kişisel bilgilerinizin izini taşıyabilir. İnternette gizlilik nasıl sağlanır sorusuna ise kişisel güvenliği artırmak için şu şekilde cevap verilebilir:</p>



<ul><li><strong>Güçlü ve Farklı Parolalar Kullanın:</strong> Her platformda aynı şifreyi kullanmak yerine karmaşık ve eşsiz parolalar oluşturun.</li><li><strong>İki Aşamalı Doğrulama Aktifleştirin:</strong> Hesaplarınıza girişte ek bir güvenlik katmanı oluşturarak yetkisiz erişimi önleyin.</li><li><strong>Tarayıcı ve Çerez Ayarlarını Kontrol Edin:</strong> Web sitelerinin sizi takip etmesini sınırlamak için gizlilik ayarlarını düzenleyin.</li><li><strong>Gizli Mod ve VPN Kullanın:</strong> İnternette gezinirken IP adresinizi gizleyebilir, verilerinizi şifreleyerek anonim kalabilirsiniz.</li><li><strong>Gereksiz Uygulama İzinlerini Kaldırın:</strong> Mobil uygulamaların konum, mikrofon veya kamera gibi erişimlerini sınırlandırın.</li></ul>



<p>Bu basit ama etkili adımlar, dijital kimliğinizi korumanın anahtarıdır. Her gün küçük farkındalıklarla büyük veri kaybı risklerinin önüne geçmeniz mümkündür. Hemen harekete geçerek çevrim içi dünyada güvenliğinizi artırabilirsiniz.</p>



<h2>Sosyal Medyada Dijital Ayak İzi Kontrolü</h2>



<p>Sosyal medyada dijital ayak izi kontrolü, çevrim içi itibarınızı korumanın ve kişisel verilerinizi güvende tutmanın en etkili yollarından biridir. Çünkü dijital ayak izi neden önemlidir sorusu, bireylerin paylaşımlarının kalıcı olması, işverenlerin veya kurumların bu izler üzerinden değerlendirme yapabilmesi gibi kritik sonuçlarla açıklanır. Paylaştığınız her içerik, beğeni ya da yorum, uzun vadede sizin dijital profilinizi oluşturur ve bu profil sizin hakkınızda çok şey söyler. Sosyal medya hesaplarınızı düzenli gözden geçirerek, gizlilik ayarlarını kontrol ederek ve içerik paylaşımında bilinçli davranarak dijital kimliğinizi güvenle yönetebilirsiniz.</p>



<h2>Dijital Ayak İzini Takip Etme ve Temizleme</h2>



<p>Dijital ayak izini takip etme ve temizleme süreci, çevrim içi görünürlüğünüzü kontrol altına almak için atacağınız en bilinçli adımlardan biridir. Peki dijital ayak izi nasıl silinir? Eski sosyal medya hesaplarını kapatmak, arama motorlarında adınıza çıkan içerikleri kaldırma talebiyle başvuruda bulunmak ve tarayıcı geçmişinizi düzenli olarak temizlemek bu sürecin temel adımlarındandır. Dijital izlerinizi adım adım takip ederek, sanal dünyada daha sade ve güvenli bir profil oluşturabilirsiniz.</p>



<h2>Kurumsal ve Bireysel Dijital Güvenlik Farkları</h2>



<p>Kurumsal ve bireysel dijital güvenlik arasındaki fark, korunması gereken verinin ölçeği ve sorumluluğun kapsamıyla belirginleşir. Bireyler sosyal medya, e-posta ve tarayıcı geçmişi gibi alanlarda dijital ayak izi bırakırken, kurumlar çok daha büyük veri kümeleriyle hareket eder ve çalışanlardan müşterilere kadar birçok kişinin bilgilerini korumakla yükümlüdür. Kurumsal düzeyde siber güvenlik politikaları, firewall ve erişim kontrol sistemleri devreye girerken bireysel kullanıcılar parola yönetimi ve gizlilik ayarlarıyla güvenliğini sağlar. Her iki düzeyde de bilinçli dijital davranışlarla güçlü bir güvenlik altyapısı oluşturabilirsiniz.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dijital-ayak-izi-nedir-neden-onemlidir/">Dijital Ayak İzi Nedir? Neden Önemlidir?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
