<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Agah Uğur, Borusan Turuncu sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://borusanturuncu.com/author/agahugur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://borusanturuncu.com/author/agahugur/</link>
	<description>Yolu Borusan&#039;dan Geçen Hikâyeler</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 Nov 2024 09:36:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2022/12/cropped-turuncu-blog-06-32x32.png</url>
	<title>Agah Uğur, Borusan Turuncu sitesinin yazarı</title>
	<link>https://borusanturuncu.com/author/agahugur/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>21. Yüzyıldan Alnımızın Akıyla Çıkabilir Miyiz?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/21-yuzyildan-alnimizin-akiyla-cikabilir-miyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Oct 2018 14:58:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=1024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Neredeyse son yarım yüzyılda dünyanın geçirdiği önemli toplumsal, siyasal ve ekonomik değişimlerin yanı sıra olağanüstü teknolojik değişimlere şahit oldum. “Sanayi toplumundan”, “bilgi toplumuna” geçişin sancılarını yaşıyoruz. Bu zaman zarfında yapay zeka, robotlar, akıllı fabrikalar, dijital şehirler, biyomühendislik, nanoteknoloji gündelik sohbetlerimizin bir parçası oldu. Üretim şeklimizden, gezegenimizin kaynaklarını nasıl kullandığımıza, insan iletişimi ve etkileşiminden, iş yapış, [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/21-yuzyildan-alnimizin-akiyla-cikabilir-miyiz/">21. Yüzyıldan Alnımızın Akıyla Çıkabilir Miyiz?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Neredeyse son yarım yüzyılda dünyanın geçirdiği önemli toplumsal, siyasal ve ekonomik değişimlerin yanı sıra olağanüstü teknolojik değişimlere şahit oldum.</p>



<p>“Sanayi toplumundan”, “bilgi toplumuna” geçişin sancılarını yaşıyoruz.</p>



<p>Bu zaman zarfında yapay zeka, robotlar, akıllı fabrikalar, dijital şehirler, biyomühendislik, nanoteknoloji gündelik sohbetlerimizin bir parçası oldu. Üretim şeklimizden, gezegenimizin kaynaklarını nasıl kullandığımıza, insan iletişimi ve etkileşiminden, iş yapış, çalışma ve yönetim biçimlerine şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş ölçekteki bir dönüşümden geçiyoruz. Kuşkusuz 21. yüzyıl kolektif geleceğimizi şekillendiren kodların yazıldığı bir dönemi temsil ediyor.</p>



<p>Kendime şu soruyu soruyorum: “İnsanlık olarak bu değişim dönüşüm döneminden alnımızın akıyla çıkabilecek, kendi varoluşumuzun yanı sıra tüm dünyayı iyiye götürecek bir geleceği yaratabilecek miyiz?”</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright is-resized"><img src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/10/harari_kitap.jpg" alt="21. Yüzyıl için 21 Ders" class="wp-image-1025" width="300" height="396" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/10/harari_kitap.jpg 524w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/10/harari_kitap-227x300.jpg 227w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></figure></div>


<p>Son birkaç hafta sonu Yuval Noah Harari’nin yeni çıkan kitabı&nbsp;<em>21. Yüzyıl için 21 Ders</em>’i okudum. Kitap insanlığımızın ortak geleceğine dair iki olası senaryoyu geçerli kanıtlar ışığında aklımda daha net bir şekilde canlandırmamı sağladı.</p>



<p>Bu senaryolardan biri daha karanlık, distopik bir geleceğe işaret ediyor; diğeri ise çok daha iyi bir gelecek yaratabileceğimiz vaadi taşıyor.</p>



<p>Bu senaryolardan hangisi gerçekleşecek? Harari de dahil olmak üzere bunu hiçbirimiz bilemeyiz.</p>



<p>Ama yazımda bu her iki senaryoya da dikkat çekerek, iş dünyası olarak kendimize bir ders çıkarabileceğimizi umuyorum. Harari’den aldığım ilhamla ‘kararlarımızı alırken insanlığı ve gezegenimizi, kendi gündelik, kısa vadeli çıkarlarımızın üstünde tutalım’ düşüncesini uygulamayı ve yaymayı amaçlıyorum.</p>



<h2><strong>SAPIENS’İN YENİ MEYDAN OKUMASI</strong></h2>



<p>Harari bu kitapta odağını Brexit, Trump’ın yükselişi, terörizm, göç, eşitsizlik, iklim değişikliği, hakikat sonrası gibi güncel meselelere ve insan toplumlarının yakın geleceğine çeviriyor. Aynı zamanda 21. yüzyılda devrim niteliğindeki teknolojik gelişmelerin, günümüz insanı açısından çıkarımlarını ele almış.</p>



<p>Robotlar işlerimizi elimizden alacak mı sorusu eski bir tartışma konusu.</p>



<p>19. yüzyıldan bu yana, Sanayi Devrimi’nin başından beri bu kaygıyı yaşıyoruz. Fakat&nbsp;<a href="https://futurism.com/what-the-industrial-revolution-really-tells-us-about-the-future-of-automation-and-work">tecrübeler</a>&nbsp;makinelere kaptırılan her iş koluna karşılık yeni yeni iş kollarının yaratıldığını ve ortalama hayat standardının çarpıcı bir biçimde arttığını gösterdi.</p>



<p>Bununla beraber, Harari’nin meselenin bu defa farklı olduğuna dair geçerli tezleri var:</p>



<p>Bu tezlerden birincisi, beyinlerimizin biyokimyasal algoritmalarla işleyen köhne devreler olduğu ortaya çıktı. Bu köhne devrelerden kasıt,&nbsp;<em>homo sapiens</em>&nbsp;türü olarak ne kadar evrimleşmiş olursak olalım şehrin karmaşık yaşamına değil, Afrika savanalarına adapte olmuş içgüdüsel tepkilerle hareket etmemiz. Korkularımız, kaygılarımız, arzularımız, karşı cinsi cezbetmek için yaptıklarımız… Bu tür kararları almada kısa ve kestirme yollara başvuran beyinlerimizin gizemleri git gide çözülüyor. Hal böyle olunca, doğru sensörler ve büyük veriyle donatılmış yapay zekanın insanlara özgü olduğu düşünülen pek çok işi daha isabetli ve güvenilir yapmaması için hiçbir neden kalmıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Beyinlerimizin biyokimyasal algoritmalarla işleyen köhne devreler olduğu ortaya çıktı. Şehrin karmaşık yaşamına değil, Afrika savanalarına adapte olmuş içgüdüsel tepkilerle hareket ediyoruz.</p></blockquote>



<p>Şahsen ben de, ‘yok canım bir makine bu kadarını da yapamaz’ dediğim durumlarla karşılaştıkça, örneğin duygu, empati ve bilinç yoluyla derin anlamlar keşfetmeyi gerektiren uğraşlara makinelerin giderek daha fazla el attığını;&nbsp;<a href="https://www.theguardian.com/technology/2016/may/17/googles-ai-write-poetry-stark-dramatic-vogons">şiir yazan</a>,&nbsp;<a href="https://qz.com/432678/the-dreams-of-googles-ai-are-equal-parts-amazing-and-disturbing/">rüya gören</a>,&nbsp;<a href="https://www.nytimes.com/2016/12/14/magazine/the-great-ai-awakening.html">derin öğrenme yapan algoritmalar</a>&nbsp;hakkındaki haberleri okudukça&nbsp;<em>acaba?</em>&nbsp;diye düşünmeden edemiyorum.</p>



<p>Bu gerçek ışığında Harari şu noktanın altını çiziyor: Sanayi Devrimi’nde, sanayileşmiş ekonomiler imalat bantlarında çalışacak halk kitlelerine ihtiyaç duyarken, 21. yüzyılın yapay zeka çağı kitleleri “işlevsiz” bırakma tehlikesi taşıyor. İnsanların kendilerini yeniden işlevsel kılacak, 21. yüzyıl becerilerini hızla kazanması; üstelik de hızla yenilenen teknolojilerle kendini sürekli tekrar tekrar güncelleyip güncelleyemeyeceği ise bir muamma. Çünkü mevzubahis olan beceriler kısa bir eğitimle edinilebilecek beceriler değil. Sanayi Devrimi’nde tarladan üretim bandına geçiş için kısa bir eğitim yeterli olurken, bugün belli bir teknik becerisi ve derin uzmanlığı olmayan bir çalışanın kendini sanal gerçeklik uzmanı veya insansız uçak operatörüne kısa sürede dönüştürmesi pek mümkün değil.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>İnsanların 21. yüzyıl becerilerini hızla kazanıp kazanamayacağı bir muamma. </p></blockquote>



<p>

İkincisi, Harari’nin vurguladığı gibi 20. yüzyıl sınıflar, ırklar ve cinsiyetler arası eşitsizliğin azaltılması etrafında şekillenirken, 21. yüzyıl bambaşka eşitsizlikler doğurabilir. Şimdiden dünyanın&nbsp;<a href="https://www.cnbc.com/2017/11/14/richest-1-percent-now-own-half-the-worlds-wealth.html">en zengin yüzde 1’i dünya servetinin yarısını</a>&nbsp;elinde tutuyor. Akıllara durgunluk veren bir istatistiği eminim sizde biliyorsunuzdur.&nbsp;<a href="https://www.theguardian.com/commentisfree/2017/jan/16/eight-people-earn-more-billion-economics-broken">Dünyadaki en zengin 8 kişinin serveti, en yoksul 3,6 milyar insanın servetinden fazla</a>! Bu gerçeklerden yola çıkarak Harari, insanlar ekonomik değerini yitirirken, biyoteknolojik gelişmelerin biyolojik eşitsizlikler de yaratabileceğini; insan türünün, biri üstün ırk olmak üzere iki biyolojik kasta bölünebileceğini öne sürüyor.

</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>20. yüzyıl sınıflar, ırklar ve cinsiyetler arası eşitsizliğin azaltılması etrafında şekillenirken, 21. yüzyıl bambaşka eşitsizlikler doğurabilir. </p></blockquote>



<p>Sanırım buraya kadar bizi bekleyen korkutucu ihtimallere yeterince dikkat çektim! Sizi daha fazla karamsarlığa sevk etmeden, bir de birlik olursak neler yapmaya muktediriz ondan bahsedeyim.</p>



<h2><strong>BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR</strong></h2>



<p>Harari kitapta insanlığın karşı karşıya olduğu üç önemli tehdide dikkat çekiyor. Bunlar nükleer savaş, ekolojik çöküş ve yıkıcı teknolojik sıçrama. Hiçbir milletin tek başına çözemeyeceği bu varoluşsal tehditlerin üstesinden gelmek için işbirliğinin şart olduğunu vurguluyor. İnsanlığın hayatta kalması ve gelişmesi için sorumluluğumuzu ve enerjimizi insan topluluğu ve Dünya gezegenine odaklamamız ve bu üç ortak düşmanla mücadele etmemiz gerektiği çıkarımında bulunuyor.</p>



<p>Kanımca günümüzün parçalanan dünyasında bunu başarmak bir ütopya gibi görünüyor. Ama Harari’nin tarihten verdiği bazı örnekler bana umut aşıladı.</p>



<p>Harari’nin insanlık tarihi anlatısına göre önceki yüzyıllarda millet kimliklerinin oluşturulma sebebi, yerel kabileleri aşan ve ancak ülke çapında işbirliğiyle halledilebilecek sorunlarla karşılaşılmış olmasıydı. Bu bağlamda yazarın verdiği Olimpiyat örneği dikkatimi çekti. Kısaca özetlemek istiyorum. Bin yıl önce ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek isteseydiniz, bu mümkün olmazdı. Rio, Tupi halkının yaşadığı küçük bir köydü, Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika kıtasından haberi bile yoktu. Lojistik ulaşım sorunlarını bir kenara bırakın, dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunuyordu. O dönemin gelip geçici siyasi oluşumlarının ne çalacak bir marşı ne de göndere çekecek bir sancağı dahi bulunmuyordu. Bu nedenle 2020’de gerçekleşecek Tokyo Olimpiyatlarını izlerken, ne denli muazzam bir küresel uzlaşmaya tanık olduğumuzu unutmayalım. Bu geçmişteki iyi örneklerden sadece küçük bir tanesi.</p>



<p>Ben geleceğin insanlık adına bugünden çok daha iyi olacağına inananlardanım. Geçmişte bunu başardıysak, şimdide ve gelecekte niye başaramayalım?</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/21-yuzyildan-alnimizin-akiyla-cikabilir-miyiz/">21. Yüzyıldan Alnımızın Akıyla Çıkabilir Miyiz?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kritik Kararlar Alma Sanatı</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/kritik-kararlar-alma-sanati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Jun 2018 16:19:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=504</guid>

					<description><![CDATA[<p>2000 yılında Avustralya’da Sydney’e olimpiyatlara gitmiştim. Şehrin meşhur plajı Bondi Beach’e dalga sörfü izlemeye gittiğimizi hatırlıyorum. Pasifik Okyanusu ozon tabakasındaki deliklere dikkat çekmek isteyen bir sürü simsiyah giyinmiş sörfçüyle dolup taşıyordu. Kocaman bir alanda denizin içinde yüzlerce simsiyah nokta… O manzarayı izlerken orada olup bitenlerin ne kadar da hayatın kendisini andırıyor olduğunu düşündüm. Kimisi dalga [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kritik-kararlar-alma-sanati/">Kritik Kararlar Alma Sanatı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2000 yılında Avustralya’da Sydney’e olimpiyatlara gitmiştim. Şehrin meşhur plajı Bondi Beach’e dalga sörfü izlemeye gittiğimizi hatırlıyorum. Pasifik Okyanusu ozon tabakasındaki deliklere dikkat çekmek isteyen bir sürü simsiyah giyinmiş sörfçüyle dolup taşıyordu. Kocaman bir alanda denizin içinde yüzlerce simsiyah nokta… O manzarayı izlerken orada olup bitenlerin ne kadar da hayatın kendisini andırıyor olduğunu düşündüm.</p>



<p>Kimisi dalga olmadığı için öylece suyun yüzeyinde duruyordu. Yetenekli mi yeteneksiz mi anlayamıyorsunuz çünkü o şansı yakalayamamış. Kimi yerlerde dalga iyi ama sörfçüler paldır küldür düşüyorlar. Belli ki şansları iyi ama ya sörfü yeni öğreniyorlar ya da bu alanda yeteneksizler. Kimi yerlerde ise dalga iyi, sörfçü de işi biliyor. Onları seyretmesi büyük bir keyif. Hayatta başarılı olmak da aslında böyle bir şey: Hem sen iyi olacaksın hem doğru yerde olacaksın hem de şansın yaver gidecek.</p>



<p>Bununla beraber hayat sürekli bir akış içerisinde. Yeni başlayanlar zamanla öğreniyor. Dün dalga olmayan yerde, bugün dalga oluyor. Verdiğiniz hiçbir karar için o yaşadığınız an itibariyle yanlıştı veya doğruydu diyemiyorsunuz. 3 yıl sonra, 5 yıl sonra, 10 yıl sonra bir netice gerçekleşiyor ve sizin değerlendirmeniz de farklılaşıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Hayat sürekli bir akış içerisinde</p></blockquote>



<p>Günümüzde herkesin derdi, belirsizlik ortamında karar alma meselesi. Önümüzü göremiyoruz diye şikayet ediyoruz. Oysaki çağımızın değişmez bir gerçeği var. O da belki fazla klişe ama değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu. O yüzden belirsizliğe çok takılmayın. Bırakın doğruyu yanlışı. Yolculuğunuzun yönüne, şekline, size haz verip vermediğine, fayda sağlayıp sağlamadığına odaklanın.</p>



<p>Bu düşünceler içinde hayatımı etkileyecek kritik kararları alırken benim pusulam hep şu iki nokta olmuştur:</p>



<p>Birincisi büyük resme odaklanmak. Büyük resimden kastım yolculuğunuz nereye gidiyor, yolculuğun sonu, hedefi ne? Sizin için, beraber yola çıktıklarınız için bu hedef anlamlı mı, heyecan verici mi, değer mi? Bunları öncelikle kafanızda canlandırabilmeniz gerekiyor. Bu söylendiği kadar kolay değil ama biraz tecrübe, biraz bilgi, biraz vizyon biraz da her üçünü sentezleyebilme becerisi çok işe yarıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Hedefiniz anlamlı mı, heyecan verici mi, <br>değer mi?</p></blockquote>



<p>İkincisi ise, kararlarınızı mutlaka bir referansa bağlamak. Referanstan kastım ise değerleriniz, etik anlayışınız, hayata bakışınız gibi daha kişisel ve içsel konular. Örneğin hayatı dürüstlükle geçmiş bir insanın dürüst olmayan kararlar alma ihtimali daha düşüktür. Eldeki işin kendisi ile ilgili kararlarda ise referanslarınız, hem bilginiz ve daha önceki yaşanmışlıklarınız hem de geleceğe yönelik öngörüleriniz olabilir.</p>



<p>Doğru yanlış göreceli kavramlar ama bu iki unsuru birleştirdiğinizde kendiniz için de eldeki iş için de en iyi kararları vermeniz çok daha olası. Bu düşüncelerimi biraz örneklerle desteklemek için kariyerimin erken döneminde aldığım üç kritik kararı paylaşmak istiyorum.</p>



<p>1980 yılında İngiltere’de Birmingham Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’nden mezun oldum. İlk başta Türkiye’ye dönmek istemedim. O yıllarda “auditing” diye bir mesleği Pakistanlı bir arkadaşımdan yeni duymuştum. Hatta sözlüğe bakıp anlamını öğrenmek zorunda kalmıştım.&nbsp; Bugünün yatırım bankacılığı gibi bir şeydi o zamanlar.</p>



<p>Kariyerimle ilgili şöyle düşünüyordum: bir konuda aşırı uzmanlaşırsam, sonra içinden çıkması zor olur ancak bir uzmanlık olmadan her şeyi yaparım diyerek başarılı olmakta kolay değil. Dolayısı ile mezuniyet sonrası arayışım ikisinin de beraberce olabileceği bir işe yönelikti. Bu anlamda denetim hem bana büyük resmi çok iyi gösterdi, hem de finansmanı, stratejiyi, iş süreçlerine metodolojik ve disiplinli yaklaşmayı öğretti ve beni geleceğe çok iyi hazırladı. Bugün geri dönüp baktığımda, o günkü referanslarım ile hareket etmek ile çok doğru yaptığımı görebiliyorum.</p>



<p>1985 yılı, Özal dönemiydi, Türkiye’ye dönme kararını verdiğimde, iyi hazırlanmış, kendine güvenen, başarılı bir insanın her yerde başarılı olabileceğini, kendi ülkemde başarılı olursam daha mutlu olacağımı düşünüyordum. Seçim yaparken ki referansım bu düşünceye dayanıyordu.</p>



<p>Türkiye’ye döndükten sonra gördüm ki İstanbul gibi ruhu olan, kişisel değerler ve doğal ilişkilerle fark yaratılabilecek bir şehirde yarattığımız sosyal ekosistem manevi olarak çok daha güçlü ve tatminkar olabiliyor. Beni besleyen, destekleyen, heyecanlandıran, güldüren dostlarımın olduğu bir çevrede iş hayatında ilerlemek benim için çok doğru kararmış. Bu maddesel başarıyla ölçülemeyecek bir şeydi. Dolayısıyla bu kararı da iyi ki almışım diyorum.</p>



<p>Son olarak, 1987 yılı, Özal’ın en iyi zamanları, ben 30 yaşındayım ve her hafta yeni bir iş teklifi alıyorum. Yıldızımın böyle parladığı bir dönemde, nasıl oldu da yarı batak bir devlet bankasına düştüm? Çünkü o günkü şartların zorluğunun da etkisiyle banka batıyormuş ama benim haberim yoktu. Benim için çılgın bir tecrübe oldu. Banka 87 yılında, günde 2 milyon dolar zarar ediyordu. Ekibimde 120 kişi var, mali işler grup müdürüyüm ve genel müdür yardımcısını ayda bir görebiliyoruz. Genel müdüre bir şey anlatabilmek için kapısında dört beş saat bekliyorum. Günde ortalama 4-5 saat uyuduğum, 18 yıla bedel bir 18 ay geçirdim.</p>



<p>Böyle bir işi tercih etmek için referansın neydi diye merak edebilirsiniz. Malcolm Gladwell’in&nbsp;<em>Outliers</em>kitabını okuduysanız, meşhur 10 bin saat kuralını biliyorsunuzdur. En az 10 bin saat pratik yapmanızın yaptığınız işte büyük fark yaratmanızı sağlayacak çok önemli bir unsur olduğunu savunur. Bu devlet bankasında çalışmalarım; getirdiği korkunç iş yükü ve zorlukları, her şeyi iş üzerinde öğrenmeniz, yaptığınız her şeyin başkaları tarafından sorgulanması, her türlü insanla çalışabilme ve makamınızdan gelen gücünüz yerine kişisel becerileriniz ile etki yaratma ve değişimi tetiklemeye odaklanma mecburiyetleri ile benim iş lideri olma yolculuğumdaki en önemli 10 bin saat oldu. En nihayetinde bugün aslında geriye baktığımda eşsiz bir deneyim yaşamışım diyorum.</p>



<p>Referansla hareket etmenin önemini böylece anlatmaya çalıştıktan sonra bu karar verme konusuna bir de başka açıdan bakmak istiyorum.</p>



<p>Benim özümlediğim kadarıyla hemen hemen her kararımızda önümüze iki seçenek çıkıyor: Doğru olanı seçmek veya uygun olanı seçmek.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>İki seçeneğimiz var: Doğru olanı seçmek <br>veya uygun olanı seçmek.</p></blockquote>



<p>Uygun olanı seçmek, adı üzerinde; o an için en risksiz, kolay, rahat anlatılacak ve kabul görecek daha kısa vadeli düşünmenin ürünü olan yol. Bu yol daha çok ortalama insanın gittiği yol. Bugünü değerlendirdiğimde, popülizmin de artmasıyla maalesef dünyada her alanda uygun olanı seçmek abartılı boyutta tercih edilen bir seçenek oldu. Doğru olanı seçmek ise geleceğe yönelik kendi doğru referanslarına inanan, bunlara tutkuyla yaklaşan, cesaretli ve sıra dışı insanların tercih ettikleri yol. Adet olarak fazla olmasalar bile bu kişilerin ve kararların hayatımıza etkisi yüksek oluyor. Karar verirken doğru bildiğinizin uygun olanları ezici üstünlükle yenmesi uzun vadede bizleri daha mutlu ve başarılı yapacaktır. Buna inanıyorum.</p>



<p>Bütün bunların sonunda naçizane önerim gelin her zaman büyük resme bakalım, kararlarımızda doğru referansları kullanalım, tutkuyla, cesaretle ve özveriyle hedeflerimizin peşinden koşalım. Çünkü vasatlığın cenderesinden ancak bu şekilde kurtulabiliriz.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kritik-kararlar-alma-sanati/">Kritik Kararlar Alma Sanatı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ya Dijitalleşeceğiz ya da Eve Gideceğiz</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/ya-dijitallesecegiz-ya-da-eve-gidecegiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 19:07:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dijitalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[İnovasyon & Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[dijitalleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=656</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu aralar iş dünyasının en popüler kavramı “dijitalleşme.” Kendimi sürekli dijitalleşmenin öneminden bahsederken yakalıyorum. Öyle ki geçtiğimiz günlerde Borusan’da binlerce çalışanın bir araya geldiği yıllık iç paylaşım toplantımızı düzenledik. Burada sunumumun hatırı sayılır bir kısmı dijitalleşme üzerineydi. “Ya dijitalleşeceğiz ya da eve gideceğiz” diyerek, günümüzde hayatta kalmanın tek yolunun dijitalleşmekten geçtiğini vurguladım. Bu yazıda dijitalleşmeden [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/ya-dijitallesecegiz-ya-da-eve-gidecegiz/">Ya Dijitalleşeceğiz ya da Eve Gideceğiz</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu aralar iş dünyasının en popüler kavramı “dijitalleşme.”</p>



<p>Kendimi sürekli dijitalleşmenin öneminden bahsederken yakalıyorum. Öyle ki geçtiğimiz günlerde Borusan’da binlerce çalışanın bir araya geldiği yıllık iç paylaşım toplantımızı düzenledik. Burada sunumumun hatırı sayılır bir kısmı dijitalleşme üzerineydi. “Ya dijitalleşeceğiz ya da eve gideceğiz” diyerek, günümüzde hayatta kalmanın tek yolunun dijitalleşmekten geçtiğini vurguladım. Bu yazıda dijitalleşmeden ne anladığıma daha ayrıntılı değinmeye çalışacağım.</p>



<h2><strong>DİJİTALLEŞME HAYATİ MESELE</strong></h2>



<p>Kanıtlar ortada! Dijital dönüşüm günümüz iş dünyasında büyümenin anahtarı. Bu yolculuğa çıkmayan şirketler müşterilerinin ve rakiplerinin gerisinde kalacaklar. Muhtemelen haberlerde duymuş veya bir yerlerde okumuşsunuzdur. Yaklaşık 6 ay önce dünyanın en büyük oyuncak perakende şirketlerinden olan ve 1600’den fazla noktada bulunan Toys “R” Us iflas başvurusunda bulundu. Amerika’da 33 binden fazla çalışanı işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Dünyada faaliyet gösterdiği diğer pazarlarda binlerce çalışanı için aynı durum söz konusu.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Dijital dönüşüm günümüz iş dünyasında büyümenin anahtarı.</p></blockquote>



<p>60 yıldan uzun süredir en büyük oyuncak perakendecisi konumunda olan böylesine bir ikonik markanın iflasının arkasında dijital dönüşüm sürecini planlayamaması yatıyor. Aslına bakılırsa, Toys “R” Us pek çok uzman tarafından internet perakendecileri karşısında klasik bir yıkıma (disruption) uğrayan şirket örneği olarak görülüyor. Bir zamanların yenilmez görünen oyuncak devi, tüketicilerinin daha fazla seçenek, daha düşük fiyatlar ve satın alma kolaylığı sunan e-ticaret sitelerine yönelmesiyle avantajını kaybetti. Diğer bir deyişle, e-ticaret çağında demode kalan satış modeliyle Amazon ve Walmart gibi şirketlerle rekabete ayak uyduramaması, dijital pazara girememesi böylesine hazin bir netice doğurdu.</p>



<p>Yine Netflix’in önlenemez yükselişi karşısında, dünyanın en büyük DVD kiralama şirketi, Blockbuster’ın da benzer bir hazin sonu oldu. Netflix’in aynı ürün ve hizmeti müşterilere tamamen dijital ortamda sunması ile birlikte Blockbuster da son geleneksel mağazasını geçtiğimiz aylarda kapatmak zorunda kaldı.</p>



<p>Sözün özü; günümüzde dijitalleşme ile işini dönüştürmeyen, müşteri ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayamayan şirketler isterlerse onlarca yıldır yaptığı işlerde lider olsunlar, dijitalleşen rakiplerin hızı ve değer önermeleri yüzünden kaybetmeye mahkum, eninde sonunda evlerine dönecekler.</p>



<h2><strong>ARTIK HER İŞ DİJİTAL</strong></h2>



<p>Verdiğim örneklerin salt nihai kullanıcı ile etkileşimi olan markaları ilgilendirdiğini düşünebilirsiniz. Oysaki Borusan açısından bakacak olursak, müşteri deneyimi salt son kullanıcıya temas eden otomotiv distribütörlük markalarımızı ilgilendirmiyor.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe loading="lazy" title="BMW Online" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/ntd6915sKfo?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>B2B satış yapan şirketlerimizde de oldukça kritik bir konu. Teknolojinin günlük hayatımıza hızlı penetrasyonu, nihai tüketicilerin hayatlarını kolaylaştıran dijital yenilikleri, haklı bir şekilde B2B ilişkilerindeki karar verici rollerinde de görmek istemesine sebebiyet verdi. Günlük hayatında Amazon üzerinden hızlıca sipariş veren bir satın alma uzmanı, benzer kolaylığı B2B portallardan da bekler oldu. &nbsp;Online portallar, e-ticaret siteleri, servis süreçlerinin dijitalleştirilmesi bizim bu beklentileri karşılama adına yaptığımız projelerin en önemli örnekleri.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Müşteri deneyimi B2B satış yapan şirketlerimizde de kritik bir konu</p></blockquote>



<h2><strong>DENEYİMİ DÖNÜŞTÜRMEK</strong></h2>



<p>Kısaca Borusan için dijitalleşmeden bahsedecek olursak; hedeflerimiz:</p>



<p>● Mevcut işlerimizde müşteri ve çalışan deneyimlerini fark yaratacak şekilde dönüştürmek,<br>● Yeni iş modelleri geliştirerek yeni fırsatlar yaratmak veya rekabet gücümüzü artırmak<br>● İş süreçlerimizi düne göre çok daha hızlı, verimli ve düşük maliyetli bir yapıya kavuşturmak olarak özetlenebilir.</p>



<p>Kurum olarak müşteriler ile temas ettiğimiz her noktada ve onlara hizmet vermemizi sağlayan iç süreçlerde dijitalleşme sağlayarak müşterilerimize daha üstün bir müşteri deneyimi yaşatmayı amaçlıyoruz. Bu doğrultuda geçtiğimiz yıllar içerisinde müşterinin bir ürünü veya hizmeti satın alma sürecinde geçtiği adımlar, hayatını zorlaştıran ve kolaylaştıran konular detaylı olarak anlaşıldı ve bu temas noktalarında Borusan olarak farkımızı nasıl hissettireceğimiz belirlendi. Çünkü görüyoruz ki, müşterinin beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayamayan firmalar yeni nesil hizmet odaklı firmalar tarafından yıkıma uğratılıyor. Bu firmalar sektördeki kuralları yeniden tanımlayarak geleneksel şirketleri yerlerinden ediyor.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe loading="lazy" title="Borusan Cat - Ses ile Arıza Tespit" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/0vkxuxjR_aQ?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>Müşterilerin olduğu kadar Borusanlılar’ın hayatını kolaylaştırmak da dijitalleşme inisiyatiflerimizin ana odağında. Mesela Borçelik’te gerçekleştirilen iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları çalışan güvenliğini sağlamak yönünde aksiyonlar alırken, üretim süreçlerinde yapılan otomasyonlar ile çalışanların fiziksel müdahalesini minimuma indiren Endüstri 4.0 uygulamaları, karar verme süreçlerinde veri bazlı analitik yaklaşımlar ve sanal fabrika uygulamaları, Borusan Lojistik’te sanal gerçeklik ile iş güvenliği eğitimleri verilmesi bunun en güzel örnekleri. Özellikle son iki yıldır dijitalleşme bizim aklımızda ve kalbimizde.</p>



<p>Özetle eve gitmeyeceğiz! Ya dijitalleşeceğiz ya dijitalleşeceğiz!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/ya-dijitallesecegiz-ya-da-eve-gidecegiz/">Ya Dijitalleşeceğiz ya da Eve Gideceğiz</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Parçalanan Dünyada Ortak Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/parcalanan-dunyada-ortak-bir-gelecek-olusturabilir-miyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2018 19:51:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ekonomik büyümenin en tepedeki yüzde 1’e fayda sağladığı, ultra zenginler ile orta ve alt sınıflar arasında bölünmüş bir dünya. Teknoloji ilerledikçe, vasıflı işçiler ile diğerleri arasında giderek artan bölünmüşlük. Mevcut düzenin sorgulanmasını gerektiren ekonomik büyüme ve ortaya çıkardığı çevresel sorunlar. 2. Dünya Savaşından beri dünyanın gördüğü en büyük mülteci krizi… Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu Genel Sekreteri [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/parcalanan-dunyada-ortak-bir-gelecek-olusturabilir-miyiz/">Parçalanan Dünyada Ortak Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ekonomik büyümenin en tepedeki yüzde 1’e fayda sağladığı, ultra zenginler ile orta ve alt sınıflar arasında bölünmüş bir dünya. Teknoloji ilerledikçe, vasıflı işçiler ile diğerleri arasında giderek artan bölünmüşlük. Mevcut düzenin sorgulanmasını gerektiren ekonomik büyüme ve ortaya çıkardığı çevresel sorunlar. 2. Dünya Savaşından beri dünyanın gördüğü en büyük mülteci krizi… Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu Genel Sekreteri Sharan Burrow’un deyimiyle, “Dünyanın yeni bir toplumsal sözleşmeye varması, kuralları yeniden yazması gerekiyor.”</p>



<p>Geçtiğimiz günlerde Davos’ta 48.si düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun ana gündemi, temel söylemi buydu. Küresel iş liderlerinin ve siyasi liderlerin bir araya gelerek yeni fikirleri ve dünyayı şekillendiren gündemin tartışıldığı bu toplantıları ben de 17 yıldır takip ediyorum. 400’den fazla oturumun gerçekleştiği programda, ana konular 4. Sanayi devrimi ve ülkelerin buna ne kadar hazırlıklı olduğu, iklim değişikliği, gelir eşitsizliği ve kriz sonrası üretkenlik seviyelerinin halen istenilen seviyelere çıkamamış olması şeklinde özetlenebilir.</p>



<p>Dünyamızın karşı karşıya olduğu bu ciddi sorunları nasıl iyileştirebiliriz gibi büyük bir soruya cevaplar aranırken, durumun vahametine rağmen uzun zamandır görülmeyen bir umut ve iyimserlik havası hakimdi Davos’a. Davos’ta bulunduğum süre boyunca uzun uzun düşündüm. Karşı karşıya olduğumuz büyük sorunlar karşısında bu iyimserlik nereden geliyordu? Birlikte düşünmenin, kafa yormanın, çözümler üretmenin doğurduğu “birlikten güç doğar” hissiyatı, aslına bakılırsa şirketler ve bireyler olarak biz bunun neresinden tutarız, nasıl katkıda bulunuruz düşüncelerini tetikledi kafamda.</p>



<p>Bu yazımda hem Davos izlenimlerimi paylaşacak hem de daha yaşanabilir bir dünya yaratmaya yönelik naçizane bazı cevaplar sunmaya çalışacağım. Bu bağlamda 3 öncelikli alan görüyorum:&nbsp;<em>Eğitim, iklim değişimi ve kapsayıcılık.</em></p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Dünyanın yeni bir toplumsal sözleşmeye varması, kuralları yeniden yazması gerekiyor.</p></blockquote>



<h2><strong>EĞİTİM KÖKLÜ BİR DEĞİŞİM GEREKTİRİYOR</strong></h2>



<p>McKinsey Global Institute’a göre, 2030 itibariyle robotlar 800 milyon işin yerine geçebilir. 4. Sanayi Devrimi bazı meslekleri geçersiz kılarken, yeni meslekler ve iş alanları yaratıyor. Bununla beraber, eğitim sistemimiz bu değişimlerle başa çıkmak için hazırlıklı değil. Dünya e-ticaret devi Alibaba’nun kurucusu Jack Ma’nın da forumda altını çizdiği gibi 200 yıl öncesinin bilgi temelli eğitim yaklaşımı makinelerle rekabet edemez. Gençler sorgulamayı, bağımsız düşünmeyi, etik değerleri, araştırmayı, bilgiyi sentezlemeyi ve sorunlara yaratıcı çözümler bulmayı öğrenmeli. Şuna da değinmek gerekiyor ki işler otomatize olurken, eğitimden kasıt sadece, STEM yani bilim, teknoloji, matematik, kodlama öğrenmek değil.</p>



<p>Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ve pek çok başka büyük bilim projesinin arkasındaki kadın olan parçacık fizikçisi CERN Genel Direktörü Fabiola Gianotti müziğin de matematik kadar önemli olduğuna değindi. Onun da dikkat çektiği gibi pek çok alanda silo mentalitesinin kırılması gerektiriyor. “Kültürel siloları kırmalıyız. Çoğu zaman bilim ve sosyal bilimler, sanat ve bilim birbirinden ayrıştırılıyor. Oysaki bunlar insani merak ve yaratıcılığın en yüksek ifadesi.”</p>



<p>Pakistanlı insan hakları ve eğitim aktivisti Malala Yousafzai ise çok elzem bir noktaya değindi. Sahte haberler çağında bilginin kaynağını sorgulama, bilgiyi süzme yetisi. Eleştirel düşünme eğitim sisteminin temelini oluşturmalı diye düşünüyorum.</p>



<p>Borusan’da biz de geleceğimizi Ar-Ge, inovasyon ve dijitalleşme üzerine inşa ederken, en çok yetenek bulma, silo mentalitesini kırma ve yaratıcı düşünme sorunlarıyla karşı karşıya geldiğimiz için eğitimin bu açıdan can alıcı önemine dikkat çekmek istedim.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Eleştirel düşünme eğitim sisteminin temelini oluşturmalı.</p></blockquote>



<h2><strong>İKLİM DEĞİŞİMİ: DÜNYA ALARM VERİYOR</strong></h2>



<p>Küresel ısınmadan sağ çıkmak istiyorsak, ülkeler, şirketler ve bireyler olarak hepimiz sorumluluk almalı, işbirliği içerisinde ortak amaca doğru koşmalıyız. Bu konuda birincil sorumluluk devletlere düşse de (Bkz. Fransa Başbakanı Emmanuel Macron 2021 yılına kadar ülkelerindeki kömürle çalışan tüm termik santrallerin kapanacağını, iklim aksiyonunu ekonomi reform planının beş sacayağından biri yapacağını duyurdu), iş dünyasının da bu konuda kritik bir rolü var.</p>



<p>Küresel İklim ve Ekonomi Komisyonu’nun raporuna göre şimdi ve 2030 yılları arasında altyapıya 90 trilyon dolar harcanacak. Bu yatırımların nasıl yönetildiği önemli. Şehirler, enerji, tarım ve diğer sektörler daha sürdürülebilir hale getirilebilir veya geri kalmış teknolojilerle atmosfere daha fazla karbon salmayı sürdürülebiliriz. Endüstriler daha sürdürülebilir bir dünya yaratmadaki rollerinin farkına varmalı. Yenilenebilir enerji ve temiz teknolojileri önceliklendirmeli, kendilerini düşük karbon ekonomisinin kazananları olarak konumlandırmalı.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>2030 yılına kadar altyapıya 90 trilyon dolar harcanacak. Endüstriler kendilerini düşük karbon ekonomisinin kazananları olarak konumlandırmalı.</p></blockquote>



<h2><strong>EŞİTLİK, ÇEŞİTLİLİK VE KAPSAYICILIK NORM OLMALI</strong></h2>



<p>Oxfam raporuna göre, geçtiğimiz yıl yaratılan varlığın yüzde 82’si, nüfusun en zengin yüzde 1’ine gitti. Bu arada dünyanın en fakir yarısını oluşturan 3,7 milyar insan geçtiğimiz yıl varlıklarında hiçbir artış görmedi.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Geçtiğimiz yıl yaratılan varlığın yüzde 82’si, nüfusun en zengin yüzde 1’ine gitti. Oysaki 3,7 milyar insan dünyanın en fakir yarısı.</p></blockquote>



<p>Eşitsizliklerin en büyük kaybedenlerinden biri de kadınlar. Gelişmekte olan ekonomilerde en kötü koşullarda çalışmak zorunda olan kadınlardan tutun da toplumsal rolüne indirgenerek evinde yemek yapmak ve çocuk bakmak dışında vasfı bulunmayan, eğitimden mahrum kalan, iş hayatına atılabilenler arasında ise ücret eşitsizliklerinden kariyer basamaklarını tırmanmaya ve yönetim kurullarına giden yolda türlü türlü badirelere kadar pek çok sorun mevcut; daha eşitlikçi ve adil bir toplum düzenine ulaşana kadar hâlâ gidilecek çok yol var. Bu konu hem kamunun hem de özel sektörün çok uzun yıllardır gündeminin başında olmak zorunda. Ben gündemde öncelikli bir alan olarak kaldığı sürece kadın ile ilgili sorunların yavaş yavaş azalacağına inanıyorum.</p>



<p>4. Sanayi Devrimi insanlığın gördüğü en büyük dönüşüme şahit oluyor. Öğrenmeden iletişime, üretime ve iş yapış biçimlerimize kadar yaşamımız her yönüyle köklü bir değişimden geçiyor. Dünyanın tüm bilgisi elimizin bir tık altında. Bununla beraber bugün sahip olduğumuz büyük güç, büyük risklere de işaret ediyor. Dijitalleşmeden tüm insanlığın faydalanmasını sağlayabiliriz. Ama bunu doğru biçimde yapamazsak, toplumlar kaybedenler ve kazananlara bölünürse; hak, hukuk ve adalete duyulan inancın çökmesi kaçınılmaz olur. Dolayısıyla 4. Endüstri Devrimi salt teknoloji veya iş değil, toplumun kendisi ile ilgili.</p>



<p>Zorlu soruları, ciddi sorunları ve büyük fırsatları barındıran bir dünyada tercihlerimizi “önce insan, toplum ve çevreden” yana kullanmalıyız.<br></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/parcalanan-dunyada-ortak-bir-gelecek-olusturabilir-miyiz/">Parçalanan Dünyada Ortak Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neden Varım?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/neden-varim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jan 2018 10:42:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=322</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşamın baş döndürücü akışı bizleri her an daha hızlı daha esnek olmaya zorluyor. Değişime adaptasyon varlığımızı başarıyla sürdürebilmemizin en önemli koşulu. Giderek daha da karmaşıklaşan yaşamla baş edebilme gücünü ise “anlam arayışından” alıyoruz. Bu arayış, insan olmanın en önemli ayrıcalığı kanımca. Varlığımızı sorgulamak ve anlamlandırmak; mutluluğumuzun, tatmin edici bir yaşam sürmemizin ve engellere meydan okumamızın [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/neden-varim/">Neden Varım?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yaşamın baş döndürücü akışı bizleri her an daha hızlı daha esnek olmaya zorluyor. Değişime adaptasyon varlığımızı başarıyla sürdürebilmemizin en önemli koşulu. Giderek daha da karmaşıklaşan yaşamla baş edebilme gücünü ise “anlam arayışından” alıyoruz. Bu arayış, insan olmanın en önemli ayrıcalığı kanımca. Varlığımızı sorgulamak ve anlamlandırmak; mutluluğumuzun, tatmin edici bir yaşam sürmemizin ve engellere meydan okumamızın anahtarı.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Yaşamla baş edebilme gücünü “anlam arayışından” alıyoruz.</p></blockquote>



<p>Hayatınızın dönüm noktalarını, kırılma anlarını düşünün. Karnınızda belirsizliğin, huzursuzluğun, endişelerin, korkuların yol açtığı kramplar, kalbinizin arzuları ile aklınızın hükmettikleri arasında yapılan cambazca pazarlıklar ve eylemlerinizin arkasında yatan anlamı ortaya çıkarmak için sorduğunuz sorular;</p>



<p><em>“Neden bu kararı alayım? Neden cesaret göstereyim? Neden sebat edeyim? Neden uğraşayım? Neden dişimi tırnağıma takıp çalışayım? Neden bu adımı atayım? Neden kendimi riske sokayım? Neden değişeyim? Sadece kendim için mi? Benden daha büyük bir amaç var mı, varsa ben bunun neresindeyim? Neden ben?”</em></p>



<p>Her insan kendi “neden”inin peşine düşmeli.</p>



<h2><strong>NEDEN BORUSAN?</strong></h2>



<p>28 yıl önce Borusan’ın Salıpazarı ofisinde Ahmet Bey ile iş görüşmesine geldiğim günü unutamam. 5 saat süren sohbet neticesinde o gün hayatımın çok kritik bir kararını vermiştim. Borusan ailesinin bir parçası olmaya karar vermemin arkasında duyduğum “güven” hissi vardı.</p>



<p>Borusan’ın geleceğine olan güven, bu geleceğin yaratılmasına anlamlı bir katkıda bulunabileceğime olan güven ve tabi ki bunun neticesinde de çalışmalarımın karşılığını alabileceğime olan güven. Yolculuğa çıkış sebebim buydu.</p>



<p>Borusan’ın kurucusu merhum Asım Kocabıyık’ın, hayat görüşümde büyük etkisi oldu. Borusan’ın genlerine kattığı “toplumsal fayda”, “memlekete gönül borcunu ödeme” anlayışı; Cumhuriyet kuşağından gelmesinin, ülkenin yokluğunu bizzat tecrübe etmesinin bir sonucuydu. Toplumsal hassasiyeti yüksekti. Atatürkçüydü. 80 yıllık ömründe ve 60 yıllık iş hayatında elektriğin olmadığı, gaz lambası altında ders çalıştığı Tazlar Köyü’nden kendi deyimiyle “bir köylü çocuğu” olarak yola çıkıp, Türkiye’nin önde gelen iş insanları arasına girdiği süre içinde bizim hayal bile etmekte zorlanacağımız pek çok zorlukla karşı karşıya kaldı.</p>



<p>Bu yıl Asım Bey’in aramızdan ayrılışının 5.yıldönümü.&nbsp;<em>Tazlar Köyü’nden Borusan’a</em>&nbsp;adlı otobiyografisini iki kere okudum. Bakın ne diyor Asım Bey;</p>



<p>“Bizim kuşağın iş adamları Atatürk’ten İnönü’den sonra Bayar’ı, Menderes’i gördü; askeri müdahaleler gördü. Koalisyonlar gördü. Demirel’in, Ecevit’in, Özal’ın, Erbakan’ın, Çiller’in, Yılmaz’ın iktidarını gördü… Bizim kuşağın işadamları Milli Koruma dönemini de, serbest piyasa ekonomisi dönemini de yaşadı. Cebinde bir dolar bulunanın hapse atıldığı dönemi de, dolar bolluğunun sorun kabul edildiği dönemi de gördü. Bizim kuşağın işadamları, demirin devlet izniyle dağıtıldığı dönemlerde de, arz fazlasından piyasanın çöktüğü dönemlerde de iş yaptı. Bu ortamların içinde kendi gayretimle Borusan Grubu’nu oluşturmam, yaşatmam ve büyütmem çok büyük çabalar gerektirdi” diye anlatıyor kendi sözleriyle.</p>



<p>İnanıyorum ki “köylü çocuğunun” ekonomik bakımdan güçlenince iş dışındaki alanlara, özellikle sosyal faaliyetlere, eğitime, sanata, müziğe, gönüllü toplum kuruluşlarına zaman ve kaynak ayırması da bu yokluktan gelen memleketine hizmet etme isteğinin sonucu olarak gerçekleşti.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Değişmeyen tek şey Asım Bey’den miras kalan <br>“fayda yaratmak” oldu.</p></blockquote>



<p>Ben Borusan’a geldiğimde 1989 yılında 540 milyon dolar olan konsolide ciromuz, Asım Bey’in vefatında 4,3 milyar dolardı. O arada dokuz kat büyümüştük. İş yapma kültürümüz, organizasyonumuz köklü değişimlerden geçti. Değişmeyen tek şey ise gerek ticari gerekse toplumsal boyutuyla Asım Bey’den bize miras kalan değer “fayda yaratmak” oldu.</p>



<p>Bizim ulvi amacımız kısaca&nbsp;<em>faydalı olmak</em>. Müşterisine, çalışanına, iş yaptıklarına, bulunduğu topluma, çevresine, ülkesine…</p>



<h2><strong>LİDERLER NEDEN VAR?</strong></h2>



<p>Ne iş yaptığınız sorulduğunda, genelde pek çok kişi ister organizasyon lideri ister çalışan olsun, genelde içerisinde çalıştığı sektörü söyler. Oysaki yaptığımız işin altında yatan anlamı söyleyebilmemiz, tanımlayabilmemiz gerekiyor. Bunu söyleyebilmek ise hiç kolay bir şey değil.</p>



<p>Asım Bey’den devraldığımız bayrağı geleceğe taşırken, Ahmet Bey’den ve benden kalan mirasın da çalışanlarının mutlu olduğu, kendini geliştirebildiği ve yüksek performans gösterdiği, müşterilerine her zaman fark yaratarak eşsiz deneyimler yaşatan, sosyal sorumluluklarını içtenlikle yerine getiren,&nbsp;<em>odaklı, yenilikçi, adil ve güvenilir</em>&nbsp;bir Borusan olmasını istiyorum.</p>



<p>Bir lider olarak “neden varım?” sorusunu kendime sorduğumda, kâr etmenin ötesinde kurumla özdeşleşmiş değerlerin savunuculuğunu yapmak ve etki alanımızdaki topluluğa sürekli ilerlemeye ve gelişmeye yönelik ilham vermek olduğuna inanıyorum.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>En önemli misyonumuz: Anlam ve amaç yaratmak.</p></blockquote>



<p>Sayılarla ölçülemeyecek fakat paha biçilmeyecek, birkaç süslü kelimeyle ifade edilemeyecek en önemli misyonumuz bu: İnsanları harekete geçirecek, ilham verecek bir anlam ve amaç yaratmak.</p>



<p>Varlık nedenimi bulma konusunda en büyük rehberim olan, vizyonu ile en başından itibaren yolumuzu aydınlatan Asım Kocabıyık’ı, vefatının beşinci yılında büyük bir saygıyla anıyorum.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/neden-varim/">Neden Varım?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanatın Tam Zamanı</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/sanatin-tam-zamani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Sep 2017 00:54:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sergi & Müze]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=789</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eylül ayında İstanbul sanatla bir başka oluyor. Bu yıl hem Bienal yılı olması hem de Contemporary İstanbul’un Kasım’dan Eylül’e alınması ile İstanbul çağdaş sanatla dolu dolu bir ay yaşayacak. Tabii Istanbul’da sanat sadece bu iki organizasyon ile sınırlı değil. Bienal dönemlerinde hem müzeler, hem galeriler hem de bağımsız mekanlar en farklı ve özel programlarını yapmaya [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/sanatin-tam-zamani/">Sanatın Tam Zamanı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Eylül ayında İstanbul sanatla bir başka oluyor. Bu yıl hem Bienal yılı olması hem de Contemporary İstanbul’un Kasım’dan Eylül’e alınması ile İstanbul çağdaş sanatla dolu dolu bir ay yaşayacak.</p>



<p>Tabii Istanbul’da sanat sadece bu iki organizasyon ile sınırlı değil. Bienal dönemlerinde hem müzeler, hem galeriler hem de bağımsız mekanlar en farklı ve özel programlarını yapmaya çalışırlar. Bu yıl da farklı değil.</p>



<p>Eylül ayı blogumu sanata ayırmamın sebebi sanata verdiğim önemi, onun benim hayatıma kattığı anlam ve rengi bir miktar da olsa sizinle paylaşmak ve sizi de kendi sanat yolculuğunuza çıkmaya teşvik etmek.</p>



<p>Benim sanatla ilişkim de sanat tarihi okumamış veya sanatı meslek olarak seçmemiş kişilerinki gibi başladı. Tabii İngiltere gibi çağdaş sanatın öncü adımlarını atmış bir ülkede 9 yıl yaşamış olmamın ve sanatın gayet sıradan ve doğal ortamlarda da insan hayatına girdiğini görmenin benim sanat yolculuğumda önemli etkisi olduğunu düşünüyorum. Ama yine de sanat eseri alma sürecim 1990’lı yıllarda, az bilgi, görgü ve para ile başladı.</p>



<p>Evin boş duvarlarının, ismi birazcık da olsun duyulmuş sanatçıların hoş görünen soyut yağlıboya sanat eserleri ile doldurulması bu yolculuğun kaçınılmaz ilk hedefi ve basamağı idi.</p>



<p>Son 10 yılı koleksiyon yaratma amaçlı ve çok daha bilinçli bir şekilde oluşan bu 20-25 yıllık yolculukta sanat bana duvardaki resimlerden çok daha fazla şeyler ifade eder oldu.</p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" width="800" height="524" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/DT_20170501_MR_Thater_002.jpg" alt="DİANA THATER – GERÇEKLİK KADAR RADİKAL, 2017 &amp; KAÇAK DÜNYA, 2017 " class="wp-image-790" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/DT_20170501_MR_Thater_002.jpg 800w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/DT_20170501_MR_Thater_002-300x197.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/DT_20170501_MR_Thater_002-768x503.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption><em>DİANA THATER – GERÇEKLİK KADAR RADİKAL, 2017 &amp; KAÇAK DÜNYA, 2017</em> </figcaption></figure>



<p></p>



<p>Bugün cesareti, odağı ve bütünselliği için sorumluluk duyduğum ve benden bağımsız bir misyonu ve hayatı olmasına inandığım koleksiyonumun gelişimi için heyecan duyuyorum. Evin duvarlarını renklendirmek amacıyla aldığım eserler yerine, fikrin, özgünlüğünün ve anlatım şeklinin öne çıktığı, eminim dostlarımın çoğunun içlerinden “Agah yine parasını boşa harcamış” dedikleri video, enstalasyon, ses, fotoğraf, objeye hatta eserin ortada olmadığı, sadece ileride eseri yaratmaya yönelik hak bazlı eserler koleksiyonumu oluşturuyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Koleksiyonculuk saplantılı bir tutku haline dönüşebilen bir ruh hali.</p></blockquote>



<p>Koleksiyonculuk saplantılı bir tutku haline dönüşebilen bir ruh hali. Onun keyfi başka ve ben yaşamaktan çok memnunum ama şunu net bir şekilde paylaşmak isterim ki sanatın içinde yapılan uzun soluklu bir yolculuk, alınan eserden ve oluşturulan koleksiyondan aslında daha kıymetli ve anlamlı. Yeni bir galeriyi, müzeyi, sanatçıyı, sanat eleştirmenini, küratörü, eseri keşfetmek onunla ilgili okumak/araştırmak, gezmek, tartışmak, eser seçmek, alım sürecindeki acabaları yaşamak, dost olunan sanatçıların kendi dünyalarına girebilmek, onların ne kadar farklı ve öncü olduğunu görebilmek, sanatçılar ve başka koleksiyonerler ile kurulan dostlukların keyfini çıkartabilmek, gittiğiniz şehirlerde ilk yaptığınızın hangi müze ve galeride kimin sergisi olduğunu öğrenme ihtiyacı duymak, bu renkli ve anlamlı yolculuğun parçaları.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Sanatın içinde yapılan uzun soluklu bir yolculuk, alınan eserden ve oluşturulan koleksiyondan daha kıymetli…</p></blockquote>



<p>Çağdaş sanat artık gözden ziyade beyne hitap ediyor. Bugüne çok farklı şekillerde ayna, geleceğe ışık tutuyor. Sizi rahatsız edebilecek konular ve durumlar ile başa çıkmanızı, onları farklı görmenizi sağlıyor. Kim hayatında böyle bir açılımı istemez?</p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" width="768" height="432" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/1502192210_canan_hezeyan_video_goruntusu_b-e1505294222466-768x432-1.jpg" alt="ARTER’DE CANAN SERGİSİNDEN " class="wp-image-792" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/1502192210_canan_hezeyan_video_goruntusu_b-e1505294222466-768x432-1.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/09/1502192210_canan_hezeyan_video_goruntusu_b-e1505294222466-768x432-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /><figcaption><em>ARTER’DE CANAN SERGİSİNDEN</em> </figcaption></figure>



<p></p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Çağdaş sanat artık gözden ziyade beyne hitap ediyor.</p></blockquote>



<p>Her şeyde olduğu gibi sanat yolculuğunda da ana sıkıntı başlamakta oluyor. Bizler alışık olmadığımız, biraz kendine has bir kibiri ve havası olan yeni bir alana kolayca giremiyoruz. Halbuki sanat gerçekten herkes için var.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Sanat herkes için var.</p></blockquote>



<p>Yapmanız gereken, gezmeye, görmeye, konuşmaya, okumaya, sorgulamaya, ve anlamaya çalışmaya, kısaca çağdaş sanata angaje olmaya başlamanız. İşte Eylül ayında İstanbul bu başlangıç için harika bir fırsat yaratıyor sizlere!</p>



<p>İstanbul Bienali’nin tüm mekanlarına (İstanbul Modern, Galata Özel Rum Okulu, Küçük Mustafa Paşa Hamamı) ve Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’na mutlaka gidin.</p>



<p>Diğer önerilerim ise şunlar:</p>



<p><em>&nbsp;•&nbsp;Arter’de Canan’ın Kaf Dağı’nın Ardında sergisi</em><br>•&nbsp;<em>Sakıp Sabancı’da Ai Weiwei sergisi</em><br>•&nbsp;<em>Borusan Contemporary’de Diana Thater’in Kaçak Dünya sergisi</em><br>•&nbsp;<em>Akbank Sanat’ta Siyah Gürültü karma sergisi</em><br>•&nbsp;<em>Cihangir’deki Sadık Paşa Konağı’nda Halil Altındere’nin Ana Vatana Hoş Geldin sergisi</em><br>•&nbsp;<em>Galeri Nev’de Inci Eviner’in Ufkun Altında sergisi</em><br>•&nbsp;<em>Zilberman Galeri’de Erinç Seymen’in Homo Fragilis sergisi</em></p>



<p>Ayrıca Pilot, Artsümer, Oktem&amp;Aykut, Sanatorium, Pi Artworks, Mixer, Plevneli, X-ist, Empire Project, Galerist ve Dirimart gibi önde gelen galerilerin sergilerini de gezin derim.</p>



<p>Sanatla renklenmiş güzel bir Eylül ve Ekim ayı dilerim.</p>



<p><em>Kapak Fotoğrafı: Rick Silva – Silva’nın paralel bir geleceğin kuşları için alan kılavuzu, 2014</em></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/sanatin-tam-zamani/">Sanatın Tam Zamanı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Babalığı Yeniden Tanımlamak</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/babaligi-yeniden-tanimlamak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Jun 2017 13:57:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebeveyn - Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=866</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün Babalar Günü. İki kız babası olarak, duygusal ruh halimin sebebi bu olsa gerek. Kızlarım Zeynep ve Esra 24 ve 22 yaşında. İkisi de kocaman kalpli, pozitif enerjili ve sorumluluk sahibi genç kız oldular. Belki de karakter farkından dolayı çocukluklarında biraz fazla didiştiler ama bizi hep mutlu ettiler. İyi okullarda başarıyla okudular, bence dünya insanı [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/babaligi-yeniden-tanimlamak/">Babalığı Yeniden Tanımlamak</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugün Babalar Günü. İki kız babası olarak, duygusal ruh halimin sebebi bu olsa gerek.</p>



<p>Kızlarım Zeynep ve Esra 24 ve 22 yaşında. İkisi de kocaman kalpli, pozitif enerjili ve sorumluluk sahibi genç kız oldular. Belki de karakter farkından dolayı çocukluklarında biraz fazla didiştiler ama bizi hep mutlu ettiler. İyi okullarda başarıyla okudular, bence dünya insanı olmak için iyi adımlar attılar ve en önemlisi mutlu olabilmeyi başardılar. Şimdi hayatlarının bir sonraki dönemine hazırlanıyorlar. Şansları ve yolları açık olsun.</p>



<p>İki kız çocuğu babası olarak çocuklarımın geleceğine dair umutlarım ve korkularımın dünyaya bakış açımı şekillendirdiğini görüyorum. Sanıyorum ki baba olmak bir erkeği değiştiren en etkili güç. Bir anda öncelikleriniz değişiyor, omuzlarınızda çok daha büyük bir sorumluluk hissediyorsunuz. Çünkü çocuk büyütmek çok ciddi bir iş. Hatta hayatta gerçekleştirdiğiniz en önemli ve en anlamlı iş!</p>



<p>Dünyanın koşulları değişirken, anne-baba olarak ev içerisindeki rollerimiz ve dinamikler de yavaş yavaş değişiyor, en azından sorgulanır hale geliyor. &nbsp;Üstelik kız çocuklarınız varsa, kendi kafanızdaki önyargıları ve cinsiyet kalıplarını, gelecekten beklentilerinizi daha da derinden sorgulamaya başlıyorsunuz. Kafanızda babalığa ve genel anlamda ebeveynliğe dair yüksek ideallerle başladığınız bu yolculuk, bir anda acaba iyi mi yapıyorum yoksa kötü mü türünden binbir düşünce içerisinde bocaladığınız; bildiğiniz, gördüğünüz, öğrendiğiniz her şeyi yeniden tanımlamaya başladığınız bir sürece dönüşüveriyor.</p>



<p>Ve gerçek olan bir şey var ki çoğu zaman ideallerle gerçekler birbiriyle örtüşmüyor. Her şeyi deneme yanılma yoluyla, hatalar yaparak, yalpayarak öğreniyorsunuz. Sadece siz çocuk yetiştirmiyorsunuz, çocuklarınız da sizi yetiştiriyor. Sadece siz çocuklarınıza öğretmiyorsunuz, siz de çocuğunuzdan çok şey öğreniyorsunuz.</p>



<p>Çeşitli kuşaklara bakacak olursak, çocuk yetiştirme konusunda muazzam farklılıklar görüyoruz. Kendi anne ve babam, ben baba olduktan sonra kızlarımı yetiştirme biçimim ve yeni jenerasyon ebeveynlerin norm ve değerleri arasında uçurum olsa da ortak olan bir şey var: Hepimiz çocuklarımızın mutlu ve kendine güvenen, başarılı bireyler olmasını istiyoruz.</p>



<p>Çocuklarımızı dersanelere gönderiyor, özel dersler aldırıyor, kurslardan kurslara taşıyoruz. “Başarma” baskısını daha çok küçük yaşlardan çocukların omuzlarına yüklüyoruz. Anneler, toplumsal beklentiler doğrultusunda her şeyi yapabilen “süper anne olma” baskısını yaşarken, babalar ise daha çok ev ekonomisinin sorumluluğunu üstlenen figürler olarak birebir çocuklarıyla ilgilenmekten yoksun kalıyor.</p>



<p>Akışına bırakmaktan ve çocuklarımızla beraber büyümenin hazzını yaşamaktan ziyade, ebeveynliği stresli ve yorucu bir şeye dönüştürüyoruz. Aslında mutlu ve kendine güvenen çocuklar yetiştirmenin bir formülü, bir yol haritası yok diye düşünüyorum. Hayatta “başarılı” olarak kabul ettiğimiz kişilere baktığımızda da hepsinin çok çeşitli yerlerden, çeşitli ailelerden geldiklerini, çeşitli deneyimlerden geçtiklerini görüyoruz. Toplum olarak çocuklarımız için arzuladığımız geleceği yaratmanın yolunun aslında çok temel değerleri aşılayabilmekten geçtiğine inanıyorum: Dürüst, sorumluluk sahibi, ne istediğini bilen, azimli ve sevgiye değer veren bireyler yetiştirmekten.</p>



<p>O yüzden kuralları bir kenara bırakıp, baba olmanın, aile olmanın, çocuğunuzla beraber büyümenin, onlarla olabildiğince kaliteli vakit geçirmenin keyfini çıkarın.</p>



<p>Babalar Günümüz kutlu olsun!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/babaligi-yeniden-tanimlamak/">Babalığı Yeniden Tanımlamak</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilmiyorum Diyebilmenin Gücü: Entelektüel Tevazu</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/bilmiyorum-diyebilmenin-gucu-entelektuel-tevazu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Apr 2017 15:22:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=896</guid>

					<description><![CDATA[<p>Delphi tapınağı&#160;kahini kendinden daha bilge birisinin bulunmadığını&#160;söylediğinde&#160;Sokrates&#160;şüpheye düşer. Ozanların, politikacıların, sahip oldukları&#160;bilgiile&#160;ünlenen usta ve zanaatkarların yanına gider. Yaptığı&#160;sorgulamayla, onların aslında bilge olmadıklarını, cehaletin pençesinde kıvrandıklarını&#160;fark eder. Hem bilmedikleri&#160;şeyleri bildiklerini sanmaktadırlar hem de neleri bilmediklerinin farkında değillerdir. Sokrates, sonunda bilge biri olduğuna emin olur.&#160;Çünkü&#160;bu kişilerden farklı&#160;olarak, bilmediğini bilir; tam da bu noktada o kişilerden daha bilgedir. [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/bilmiyorum-diyebilmenin-gucu-entelektuel-tevazu/">Bilmiyorum Diyebilmenin Gücü: Entelektüel Tevazu</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Delphi tap</em><em>ı</em><em>na</em><em>ğı&nbsp;</em><em>kahini kendinden daha bilge birisinin bulunmad</em><em>ığı</em><em>n</em><em>ı&nbsp;</em><em>s</em><em>ö</em><em>yledi</em><em>ğ</em><em>inde&nbsp;</em><em>Sokrates&nbsp;</em><em>şü</em><em>pheye d</em><em>üş</em><em>er. Ozanlar</em><em>ı</em><em>n, politikac</em><em>ı</em><em>lar</em><em>ı</em><em>n, sahip olduklar</em><em>ı&nbsp;</em><em>bilgi</em><em>ile&nbsp;</em><em>ü</em><em>nlenen usta ve zanaatkarlar</em><em>ı</em><em>n yan</em><em>ı</em><em>na gider. Yapt</em><em>ığı&nbsp;</em><em>sorgulamayla, onlar</em><em>ı</em><em>n asl</em><em>ı</em><em>nda bilge olmad</em><em>ı</em><em>klar</em><em>ı</em><em>n</em><em>ı</em><em>, cehaletin pen</em><em>ç</em><em>esinde k</em><em>ı</em><em>vrand</em><em>ı</em><em>klar</em><em>ı</em><em>n</em><em>ı&nbsp;</em><em>fark eder. Hem bilmedikleri&nbsp;</em><em>ş</em><em>eyleri bildiklerini sanmaktad</em><em>ı</em><em>rlar hem de neleri bilmediklerinin fark</em><em>ı</em><em>nda de</em><em>ğ</em><em>illerdir.</em></p>



<p><em>Sokrates</em><em>, sonunda bilge biri oldu</em><em>ğ</em><em>una emin olur.&nbsp;</em><em>Çü</em><em>nk</em><em>ü&nbsp;</em><em>bu ki</em><em>ş</em><em>ilerden farkl</em><em>ı&nbsp;</em><em>olarak, bilmedi</em><em>ğ</em><em>ini bilir; tam da bu noktada o ki</em><em>ş</em><em>ilerden daha bilgedir. Yani Sokrates kendi cehaletinin fark</em><em>ı</em><em>nda olmak gibi bir insani bilgeli</em><em>ğ</em><em>e sahiptir.</em></p>



<p>“Bildiğim tek bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” şeklindeki Sokrates’e atfedilen meşhur sözün kaynağı Platon’un kaleme aldığı diyaloglara dayandırılır. Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir araştırma tam da bu Sokratik paradoksu aklıma düşürdü.</p>



<p>Duke Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma “entelektüel tevazu” meselesine ışık tutmuş.</p>



<p>“Entelektüel tevazu” genellikle göze çok görünmeyen bir kişilik özelliği diye düşünüyorum. Narsisizm, bencillik vs. gibi kavramlar çok tartışılır ve üzerine çok yazılır ama “tevazu” gibi bir kişilik özelliği üzerine çok düşünmeyiz. Adı üstünde bu kişiler “tevazu” sahibi olduklarından ve kendilerini pek öne çıkarmayı sevmediklerinden olsa gerek.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Entelektüel tevazu iş yaşamından, sağlığa ve politikaya kadar pek çok alanda insanların karar alma yeteneklerini etkiliyor.</p></blockquote>



<p>Oysaki araştırmacılar bakın ne bulmuş? Bu kişilik özelliği işten, sağlığa ve politikaya kadar pek çok alanda insanların karar alma yeteneklerini etkiliyor.</p>



<p>Taraftarlığın sivrildiği bir “post-hakikat” çağında, yani objektif gerçekliklerin kitlelerin nezdinde önemini yitirdiği, nesnel gerçekliklerden ziyade kişisel inanış ve duyguların tüm dünyayı pençesine aldığı bu dönemlerde ancak “entelektüel tevazu” gibi bir kişilik özelliğinin bize pusula olabileceğini düşünüyorum.</p>



<p>“Entelektüel tevazu”, taraftarlığın aksine kişinin düşünce ve inançlarının yanlış olabileceğine dair taraftar olmayan bir farkındalık anlamına geliyor.</p>



<p>Araştırmada katılımcılara zıt görüşleri savunan makaleler okutulmuş ve ardından onlara yazarın kişiliğine dair sorular sorulmuş. Entelektüel kibir sahibi kişiler, görüşlerine katılmadıkları makaleyi okuduktan sonra, yazara dürüstlük, ahlak ve yetkinlik açısından düşük puanlar vermişler. Entelektüel tevazu sahibi kişiler ise görüşlerine katılmasalar da yazarın kişiliğine dair yargıda bulunmamışlar.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Entelektüel tevazu kişinin bilgisinin sınırlarının farkında olmasını ifade ediyor.</p></blockquote>



<p>Samimiyet, dürüstlük ve bencillikten uzak durmak gibi anlamlar içeren tevazudan farklı olarak entelektüel tevazu kişinin bilgisinin sınırlarının farkında olmasını ifade ediyor. Bu da yeni fikirlere açık olmayı, görüşlerimizi değiştirme konusunda esnek olmayı kapsıyor. Entelektüel tevazu sahibi kişiler bu özellikleriyle daha iyi öğrenen kişiler oluyorlar. Bilgi ekonomisi çağında ise hatalardan öğrenebilme ve ders çıkarabilmenin önemini herhalde yadsıyamayız.</p>



<h2><strong>İŞ YAŞAMINDA ENTELEKTÜEL TEVAZU</strong></h2>



<p>İş bağlamında baktığımızda, bir adayda aradığımız en önemli özelliklerden birinin “entelektüel tevazu” olması gerektiğini düşünüyorum. Öğrenme potansiyelini ölçeceksek, bu türden bir tevazu gösteremeyen kişilerin öğrenmeye ve değişime de direnç göstereceklerini farz edebiliriz. Sadece işe alımda da değil;&nbsp; iş yerlerinde “bilmiyorum” demek suç gibi algılanır, bilmediğini kabul eden kişinin kötü izlenim bırakacağına dair bir önyargıyla da sıklıkla karşılaşırız. Mış gibi yapmak, lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmak sadece günü kurtaran çözümler. Aynı şekilde yönetim kademelerinde ve performans değerlendirmelerinde de kişisel görüş ve inançlarımızın objektif bir gözle muhakeme yeteneğimizin önüne geçmesine izin vermemeliyiz.</p>



<p>Geçtiğimiz hafta yaklaşık 3 bin Borusanlı’nın bir araya geldiği, mevcut durumumuzu, hedeflerimizi ve hayallerimizi paylaştığımız Borusan Günü etkinliğimizi gerçekleştirdik. Burada yaptığım konuşmada da kendi Borusan deneyimimi şu sözlerle paylaştım:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Borusan’da bilginin gücüne, objektif olmaya, değişim yaratmaya refleks olarak önem verildiğini gördüm.</p></blockquote>



<p>“Borusan’da ilkeli davranma ve adil olmanın her şeyin önünde geldiğini gördüm. Bilginin gücüne… Objektif olmaya, değişim yaratmaya refleks olarak önem verildiğini gördüm. Laf olsun diye değil… Borusan’da dürüst şeffaf, samimi ve paylaşımcı insanların kalıcı olduğunu gördüm. Kibir, ego, israf ve şımarıklığın Borusan’da yaşayamadığını gördüm. Bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum.”</p>



<p>Tevazu, Kurucu Başkanımız Asım Kocabıyık’tan miras aldığımız en önemli değerlerimizden biri olarak,&nbsp; Borusan’ın 73 yıllık kurum kültürünü tanımlar.</p>



<p>Sürekli sorgulayan, bilmediğini bilmenin bilgeliği ile sürekli öğrenen, değişime açık yapımız yani ‘entelektüel tevazu’ yeteneğimiz ise bizi geleceğe taşıyacak en önemli değerimiz olacaktır.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/bilmiyorum-diyebilmenin-gucu-entelektuel-tevazu/">Bilmiyorum Diyebilmenin Gücü: Entelektüel Tevazu</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Herkese Eşitlik İçin Herkes İş Başına</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/herkese-esitlik-icin-herkes-is-basina/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Mar 2017 16:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Borusan Eşittir]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet Eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[dünya kadınlar günü]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi Dilde Başlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=912</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün Dünya Kadınlar Günü! Dünya çapında kadınların insan hakları temelinde ekonomik, sosyal ve siyasi mücadeleleri ile kazanımlarını kutladığımız bu özel gün, hayatın rutin akışına kapılmış zihinlerimizde farkındalık uyandırmak için bir fırsat. Ben de izninizle hem ülkemizde ve dünyada hem de Borusan’da emek veren, daha iyi yarınlar için, özgürlükleri ve hakları için mücadele eden tüm kadınlara [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/herkese-esitlik-icin-herkes-is-basina/">Herkese Eşitlik İçin Herkes İş Başına</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugün Dünya Kadınlar Günü! Dünya çapında kadınların insan hakları temelinde ekonomik, sosyal ve siyasi mücadeleleri ile kazanımlarını kutladığımız bu özel gün, hayatın rutin akışına kapılmış zihinlerimizde farkındalık uyandırmak için bir fırsat. Ben de izninizle hem ülkemizde ve dünyada hem de Borusan’da emek veren, daha iyi yarınlar için, özgürlükleri ve hakları için mücadele eden tüm kadınlara teşekkür etmek amacıyla bu fırsatı kullanarak bir yazı kaleme alıyorum. İş dünyasında ve kendi çalışanlarımız arasında bir nebze daha fazla farkındalık uyandırabilirsem bu yazı amacına ulaşmış olacak.</p>



<p>Tüm dünyada kadınlar için cinsiyet eşitliğini sağlama hedefi henüz gerçekleşmiş değil, daha yürünecek çok yol var. Kız çocuklarının eğitime erişiminden tutun da kendi potansiyellerini gerçekleştirmelerinin karşısında duran, toplumsal cinsiyet rollerine takılmadan yetişebilmelerine kadar pek çok engel halen mevcut. Kadınların genel anlamda istihdama katılımı, üst yönetime giden kariyer basamaklarında ve üst düzey yönetimde yeterince temsil edilmesi, açık veya örtülü cinsiyetçi engellere takılmadan iş yaşamında ilerleyebilmeleri… Bu sorunlar son yıllarda iş dünyasının gündeminde hak ettiği ilgiyi görüyor nihayet. Araştırmalar ve medya kadınların istihdamda, erkek egemenliğinin baskın olduğu çeşitli sektörlerde, liderlik rollerinde ve yönetim kurullarında yeterince temsil edilmediklerine dikkat çekiyor; iş dünyasında herkes bir ucundan tutup bu kökleşmiş sorunu onarmak için kendinden başlayarak inisiyatif alıyor.</p>



<p>Biz de Borusan’da bunların yansımalarını görüyoruz ve bu durumu eşitlik yönünde iyileştirmek için inisiyatifler geliştiriyoruz. Bununla beraber, değişimin sürdürülebilir olması için çabalarımızı iki paralel yönde ilerletmemiz gerekiyor: Liderlikte ve işgücünde zihniyet değişimini sağlamak.</p>



<h2><strong>BORUSAN’DA ZİHNİYET DEĞİŞİMİNİ ATEŞLEMEK</strong></h2>



<p>Bu yıl Kadınlar Günü’nde yelken açtığımız eşitlik yolculuğunu da kutlama ve taçlandırma zamanı. Kasım 2015’te Borusan bünyesinde kurduğumuz toplumsal eşitlik platformumuz Borusan Eşittir bu yönde tutkuyla çalışıyor. Peki iş yaşamında oyun alanını eşitlemek için neler yapıyoruz?</p>



<p>Ancak sevgi ve saygıya dayalı bir kurum kültürüyle eşitliğe ulaşabileceğimize inanıyoruz. Zihniyet değişimi de çok aşikar ki farkındalık, empati kurmak ve karşı tarafı anlayabilmekle başlıyor. Zihniyetimiz ve bakış açımız da doğrudan dile yansıdığı için daha eşitlikçi bir çalışma kültürüne evrilmemizde dilimizi değiştirmek önemli bir adım. Biz de bu düşünceyle iş yaşamımızda ayrımcılığı besleyen ve önyargı içeren dil, ifade ve davranış kalıplarının farkına varmaya yönelik olarak&nbsp;<a href="http://www.borusan.com.tr/Assets/Media/PDF/BorusanEsittir_Rehber.pdf"><em>İş Yaşamında Ayrımcı Dil ve Davranışlardan Kaçınma Rehberi’ni</em></a>&nbsp;yayınladık. Zihniyet değişiminin fitilini de “<a href="https://www.youtube.com/watch?v=c_99U199OJo">Sevgi dilde başlar</a>” kampanyasıyla ateşledik.</p>



<p>Kadınlar Günü’nü de yine sevgi ve saygıyı kurumsal kültürümüzün ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçası haline getirmek, düşünce ve davranışlarımıza nüfuz etmesini sağlama yönünde bir fırsat olarak görüyorum. Bu rehber şahsen benim için de bir uyanma çağrısı oldu. Söz ve davranışlarıma azami derecede dikkat göstermeye başladım. Çıkardığım iki önemli dersi sizle de paylaşmak istiyorum:</p>



<h2><strong>DİLİMİZ BAKIŞ AÇIMIZI ŞEKİLLENDİRİYOR</strong></h2>



<p>Bazen safiyane, bazen tamamen iyi niyetle kullandığımız ifadeler ve deyimler dolaylı yollardan kadın çalışma arkadaşlarımızı küçümsüyor. Adam gibi, adamakıllı, sözünün eri, bilim adamı, bayan yönetici, kadın işi, erkek işi gibi iş yaşamında cinsiyet ayrımı içeren sözler ilk bakışta masum görünebilir, “aman ne olacak ki” diye düşünebilirsiniz ama unutmayalım dilimiz zihniyetimizi şekillendiriyor.</p>



<p>Uzun vadede ve kolektif bilinçaltımızda kadınları bu sözlerle değersizleştiriyoruz. Bu da işe alımdan terfilere kadar uzanan bir ölçekte farkında olmaksızın kadınlara önyargıyla ve çifte standartla yaklaşılmasına yol açıyor. Bunu sadece erkekler kadınlara değil, kadın kadına da yapabiliyor.</p>



<h2><strong>DAVRANIŞLARIMIZ CİNSİYET KALIPLARINI KÖRÜKLÜYOR</strong></h2>



<p>Salt dilimiz değil elbet, bedenimiz de sürekli bir şeyler anlatıyor. Bu yüzden kadın ve erkeklerden beklentilerimize dikkat etmemiz gerekiyor. Araştırmalar gösteriyor ki toplantıları planlamak, toplantı notlarını tutmak, ofis partilerini veya yemeklerini organize etmek, telefonlara bakmak gibi ev işlerini andıran ofis görevleri genelde kadınların payına düşüyor. Kadınlardan bu tür işleri yapmaları beklenirken, bu türden basit ama vakit alan işleri, üstelik de değeri görünmez olan bu işleri yaptıkları için takdir görmüyor, yapmazlarsa da eleştiriliyorlar.</p>



<p>Maalesef iş yaşamında bu üzücü bir gerçek: Kadınlar daha fazla yardımcı oluyor ama bunun geri dönüşünü göremiyorlar. Cinsiyetlere özgü davranış kalıpları çifte standardın kaynağına dönüşüyor: Mesela erkeklerin hırslı ve sonuç odaklı olmasını beklerken, kadınların anaç ve derleyip toparlayan kişiler olmasını bekliyoruz. Bir erkekten yardım gördüğümüzde, etkileniyor, takdir ediyoruz ama bir kadından yardım aldığımızda o kadar da müteşekkir hissetmiyoruz. Tam tersi de geçerli. Bir erkek yardım etmeyi reddettiğinde, “çok meşgul” diyoruz; bir kadın reddettiğinde ise “ne kadar bencil” diye düşünüyoruz.</p>



<p>Bu konuda ne yapabilirsiniz? Mesela toplantılarda kadınlar konuşurken sözünü kesmeyin, toplantı notlarını kadınların tutmasını, telefonlara kadınların cevap vermesini beklemeyin veya kadınlardan sırf kadın olduğu için kişisel asistanınızmış gibi davranmasını beklemeyin. Kadınlara sözüm ise bırakın bu işleri erkekler yapsınlar, kendinizi ofisin anneliğini yapmak zorundaymışsınız gibi hissetmeyin.</p>



<p>Hepimiz kendimizde zihniyet değişimi gerçekleştirmekle başlasak, bunun yaratacağı kolektif etkiyi hayal edebiliyor musunuz? Kız çocuklarımız için, kadınlar için daha eşit, potansiyellerini gerçekletirebildikleri, toplumsal rollere sıkışıp kalmadıkları bir gelecek yaratabiliriz.</p>



<p>Daha eşitlikçi yarınlara!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/herkese-esitlik-icin-herkes-is-basina/">Herkese Eşitlik İçin Herkes İş Başına</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Y Kuşağından Korkmayın! Onlar Sadece Öğrenmek İstiyorlar</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/y-kusagindan-korkmayin-onlar-sadece-ogrenmek-istiyorlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Agah Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2017 19:38:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BorusanX]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer & İş Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[y kuşağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://localhost/turuncu/?p=1</guid>

					<description><![CDATA[<p>İş hayatımız ve özel hayatımız o kadar iç içe geçmiş ve o kadar akışkan ki iş hayatımızdaki mutluluğu özel hayatımızdan ayıramayız.&#160;Dr. Hyde ve Jekyll&#160;türünden tezat bir bölünme yok hayatlarımızda. Yıllar önce okuduğum&#160;The Seven Day Weekend&#160;isimli bir kitapta, iş hayatıyla özel hayatın nasıl entegre edileceğinden bahsediliyordu. Tatil yaparkan çalışmak, çalışırken de tatil yapmak türünden bir görüş [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/y-kusagindan-korkmayin-onlar-sadece-ogrenmek-istiyorlar/">Y Kuşağından Korkmayın! Onlar Sadece Öğrenmek İstiyorlar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>


<p>İş hayatımız ve özel hayatımız o kadar iç içe geçmiş ve o kadar akışkan ki iş hayatımızdaki mutluluğu özel hayatımızdan ayıramayız.&nbsp;<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Dr._Jekyll_ve_Mr._Hyde_(roman)" target="_blank" rel="noopener">Dr. Hyde ve Jekyll</a>&nbsp;türünden tezat bir bölünme yok hayatlarımızda. Yıllar önce okuduğum&nbsp;<em>The Seven Day Weekend</em>&nbsp;isimli bir kitapta, iş hayatıyla özel hayatın nasıl entegre edileceğinden bahsediliyordu. Tatil yaparkan çalışmak, çalışırken de tatil yapmak türünden bir görüş savunuluyordu. Ben de buna benzer olarak, hayatımı olabildiğince akışkan bir biçimde sürdürmeye çalışıyorum.</p>
<p></p>


<p></p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" width="1532" height="759" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/sevendayweekend_wp2.jpg" alt="The Seven-Day Weekend - Ricardo Semler" class="wp-image-22" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/sevendayweekend_wp2.jpg 1532w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/sevendayweekend_wp2-300x149.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/sevendayweekend_wp2-1024x507.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2018/08/sevendayweekend_wp2-768x380.jpg 768w" sizes="(max-width: 1532px) 100vw, 1532px" /></figure>



<p></p>



<p>Bugüne geldiğimizde, iş-yaşam dengesinin &nbsp;giderek yok olmaya yüz tutan bir kavrama dönüştüğünü görüyoruz. Akıllı telefonlar, uzaktan çalışma, esnek çalışma, işin zaman ve mekan kısıtlarının ötesine taşınması artık günümüzün yeni normallerini oluştururken, artık daha çok “iş-yaşam entegrasyonu” söz konusu oluyor. Çalışma hayatında mutluluğu ise yeni normalin çerçevesinde incelemek istersek, Y jenerasyonunu ve onların iş dünyasına etkisini anlamaya çalışmalıyız. Öncelikle Y jenerasyonunun hakikaten farklı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Y jenerasyonu dediğimiz zaman, kendilerini biraz ayrıcalıklı gören, sık karar değiştirebilen, sabırsız, bireysel başarılarının peşinde koşan, geribildirime çok önem veren ve de iyi bir iş-yaşam dengesi oturtmaya çalışan bir nesilden bahsediyoruz.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>İşin zaman ve mekan kısıtlarının ötesine taşınması <br>artık günümüzün yeni normalleri.</p></blockquote>



<p>Bu jenerasyonun tüketim alışkanlıkları, iş yapış şekillerimizi çok değiştiriyor. Örneğin deneyim yaşamayı, maddi şeylere sahip olmanın önünde tutuyorlar. Harris Group’un&nbsp; gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre, 1980 sonrası doğanların yüzde 72’si parasının büyük bir kısmını deneyimlere harcıyor. Bunu aslında paylaşım ekonomisinin de doğal bir uzantısı olarak görebiliriz. Otomobil paylaşımından, kitlesel fonlamaya kadar paylaşım ekonomisi, hayatın çok olağan bir parçası haline geldi.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Y jenerasyonunun tüketim alışkanlıkları, <br>iş yapış şekillerimizi çok değiştiriyor.</p></blockquote>



<p>Y jenerasyonunun çalışma yaşamına yönelik istatistiklerine bakacak olursak ilk bakışta çok da parlak rakamlar görmüyoruz. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre Y jenerasyonu kapsamına giren gençlerin yüzde 21’i son bir yıl içinde iş değiştirmiş. Bu Y jenerasyonu olmayanların üç katı. Yine başka bir araştırmada 10 kişiden 6’sı iyi bir fırsat karşısına çıktığında, iş değiştirmeye hazır olduğunu belirtiyor. Mutluluk ve çalışan bağlılığı araştırmalarında yüzde 71’lik bir kesim ise çalıştığı şirkete “bağlılık” hissetmediğini belirtiyor. &nbsp;Bunlar olağanüstü rakamlar. Bazı noktalar Y jenerasyonuna özgün olmakla beraber, gençler aslında her dönemde farklı olmuştur. Bu dönemin gençlik tezahürü de bu şekilde ortaya çıkıyor.</p>



<h4><strong>PANİĞE LÜZUM YOK</strong></h4>



<p>Bu kadar farklı tüketim alışkanlıkları olan kişilerden oluşan işgücü ve onları tutma mecburiyeti şirketleri eskisine oranla daha fazla panikletiyor. Y jenerasyonuna yönelik olağanüstü bir çaba gösteriyorlar: Stratejiler yapmak, programlar geliştirmek derken, danışmanlık sektörü patlamış durumda. İnsan kaynaklarının en fazla uzmanlık gerektiren alanlarından birine dönüşüyor.</p>



<p>Bu konuda yapılmış ciddi araştırmalar ise şunu söylüyor: Bu jenerasyonun önemsediği iş beklentileri ile X jenerasyonu ve bundan önceki 60’lı yıllarda devreye giren jenerasyon arasında aslında çok büyük bir fark yok. İlk üç önceliğin, ikisi aynı: Öncelikle, ilgilerini çeken ve becerilerini kullanabilecekleri bir iş yapmak istiyorlar. İkincisi ise, başarılı buldukları ve beğendikleri bir yöneticiyle çalışmak istiyorlar. Üçüncü beklentileri biraz daha farklı: &nbsp;Bu jenerasyon, öğrenme ve gelişimi kendinden öncekilere göre daha fazla önemsiyor ki bu da harika bir şey!</p>



<p>Bugün öğrenen organizasyon olamayan kurumlar, geri kalmaya mahkum. Siz öğrenen bir kurum yaratmaya çalışıyorsunuz; aşağıdan gelen genç nesil çalışanlarınız da öğrenmek, gelişmek istiyor ve siz bundan korkuyorsunuz; hiç gerçekçi değil! Dolayısıyla bu değişim, kötü bir gidişat değil.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p>Öğrenen organizasyon olamayan kurumlar, <br>geri kalmaya mahkum.</p></blockquote>



<h4><strong>PERFORMANSTAN ZİYADE POTANSİYELE ODAKLANIN</strong></h4>



<p>Özetle doğruların değişmediğini kabul etmemiz gerekiyor. İster Y jenerasyonu olsun, ister başka nesil mensubu, şirketler çalışanlarından şu dört soruya yaş ve tecrübe fark etmeksizin &nbsp;“evet” cevabını alamıyorlarsa, başlarının derde girme ihtimali çok yüksek:</p>



<p><em>Yetenek ve ilgilerime uygun bir işte mi çalışıyorum?</em><br><em>Gurur duyacağım başarılı bir şirkette mi çalışıyorum?&nbsp;</em><br><em>Performansımı ve de yükselmemi destekleyecek bir şirket ortamı var mı?</em><br><em>Şirketimde çalışanlara değer verilen adaletli bir ortam yaratılıyor mu?</em></p>



<p>Bu sorulardan ikisi çalışanın kendisiyle, diğer ikisi ise kurumla ilgili. Bu soruların cevabını veremeyenler 20 yıl önce de en iyi yeteneği çekemiyorlardı, bugün de çekemiyorlar, yarın da çekemeyecekler. Buradan çıkarımım şu: Yeni normalin doğruları ile eski düzenin doğruları aynı. Ama bu doğruları yerine getirmek için bu doğrulara göre performans gösterme mecburiyeti artıyor. Bizim de performans sistemleriyle performans yerine, potansiyeli ölçmek bire bir gündemimizde. Kurumların öğrenme işini iyi yapanlarla, daha az iyi yapanlar arasındaki farkı görmesi gerekiyor.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/y-kusagindan-korkmayin-onlar-sadece-ogrenmek-istiyorlar/">Y Kuşağından Korkmayın! Onlar Sadece Öğrenmek İstiyorlar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
