<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sürdürülebilirlik konulu içerikler - Borusan Turuncu</title>
	<atom:link href="https://borusanturuncu.com/surdurulebilirlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://borusanturuncu.com/surdurulebilirlik/</link>
	<description>Yolu Borusan&#039;dan Geçen Hikâyeler</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Jul 2026 12:24:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2022/12/cropped-turuncu-blog-06-32x32.png</url>
	<title>Sürdürülebilirlik konulu içerikler - Borusan Turuncu</title>
	<link>https://borusanturuncu.com/surdurulebilirlik/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 08:54:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5216</guid>

					<description><![CDATA[<p>İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer &#8220;iyi niyet beyanı&#8221; olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/">Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İş dünyasında sürdürülebilirlik taahhütleri, yayımlanan raporlar ve kurulan güçlü sistemler artık birer &#8220;iyi niyet beyanı&#8221; olmanın ötesine geçti. Ancak küresel sürdürülebilirlik yolculuğunun bu yeni döneminde kurumların cevap aradığı dikkat çekici bir soru var: Kâğıt üzerindeki standartları ve politikaları, sahadaki günlük pratiklerle nasıl bütünleştireceğiz? İşte tam da bu hayati konuyu derinlemesine tartışmak üzere Danimarka’daki UN City’de düzenlenen Sosyal Sürdürülebilirlik Platformunun paylaşım toplantısına Borusan Grubu’nu temsilen katılma fırsatım oldu. Programın odağında insan hakları durum tespiti, sosyal sürdürülebilirlik uygulamaları ve Avrupa’daki düzenleyici dönüşümün şirketlerde nasıl karşılık bulduğu vardı. Bütün bu teknik başlıkların ötesinde ben Kopenhag’dan biraz farklı bir odakla döndüm. Not defterimde mevzuat maddeleri, örnek uygulamalar ve yeni kavramlar var. Ama bütün bunların yanında bence odaklanmamız gereken daha büyük bir soru var: “Sosyal sürdürülebilirlik sahada nasıl uygulanır?”</p>



<p>Son birkaç yıldır insan hakları, tedarik zinciri sorumluluğu, şikâyet ve telafi mekanizmaları, adil geçiş gibi konular iş dünyasında daha görünür hale geldi. Avrupa’daki mevzuat bunu hızlandırıyor; kalkınma odaklı bankalar, büyük fonlar ve müşteriler de benzer beklentiler koyuyor. Şirketler neyi açıklayacağını, hangi süreçleri kuracağını, hangi risklere bakacağını bu çerçeveler sayesinde artık daha net görüyor. Bunların hepsi önemli. Ama gelin dürüst olalım: İş artık bir politika yayımlamak, tedarikçiye davranış kuralları göndermek ya da birkaç denetim yapmakla sınırlanmıyor. Bunlar düzenli olarak yapılıyor. Politikalar yazılır, etik kodlar paylaşılır, eğitimler verilir. Peki ya sonra? Günlük iş yapışımız gerçekten değişiyor mu? Kendi operasyonumuzda bir şeyleri oturttuk diyelim; tedarikçimizin, müşterimizin, iş ortağımızın iş yapışına nasıl dokunacağız?</p>



<p>Kopenhag’da konuşulanlar bana bu soruları yeniden düşündürdü. Toplantıda özellikle dört konunun çok öne çıktığını söyleyebilirim: Hak sahiplerinin sesinin gerçekten duyulup duyulmadığı, tedarik zincirindeki çelişkiler, şikâyet ve telafi mekanizmalarının kâğıt üstünde kalıp kalmadığı ve yeni risklerin bu resmi nasıl değiştirdiği.</p>



<p><strong>1) Hak sahibini merkeze koyduğumuzu söylüyoruz. Peki, onları gerçekten duyuyor muyuz?</strong></p>



<p>Toplantıdaki en çarpıcı oturumlardan biri aşırı sıcaklık ve ısı stresi üzerine kurgulanan kısa çalıştaydı. Önümüze gerçekçi bir vaka koydular: Senaryoda Avrupa’da faaliyet gösteren bir inşaat şirketi bulunuyordu. İklim değişikliği kaynaklı sıcak hava dalgaları, aşırı ısıl stres ve UV ışınları nedeniyle şirketin saha çalışanları açısından ciddi sağlık riskleri oluşuyor. Gün ortasında sıcaklık yükseliyor, maruziyet artıyor, sağlık riski büyüyor. Cilt yanıklarından görme kaybına, hatta cilt kanseri ve aşırı sıcaklık kaynaklı kalp krizine kadar uzanan bir senaryodan bahsediliyor. Bizden bu duruma çözüm üretmemiz istendi. Herkes bir role büründü: finans uzmanı, insan kaynakları uzmanı, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, sendika temsilcisi ve çalışan.</p>



<p>Benim için bu çalıştayın en ilgi çekici tarafı çözüm listesi değil, masanın nasıl çalıştığıydı. Herkes kendi rolünün içinden konuştu. Finans uzmanı, maliyeti düşündü. İSG uzmanı riski anlattı. İnsan kaynakları uzmanı uygulamayı, sendika ise konunun temsil boyutunu ortaya serdi. Çalışan rolündeki kişi ise sustu. Rol tanımında kendisine söz verilmedikçe konuşmaması belirtilmişti. Bir süre sonra o sessizlik odadaki en güçlü şeye dönüştü. Çalışan için çözüm aradığımız bir masada çalışan fiziksel olarak vardı ama sesi yoktu.</p>



<p>Bence burada durup biraz düşünmek, belki özeleştiri yapmak gerekiyor. Biz insan hakları ve sosyal sürdürülebilirlik çalışmalarında zaman zaman bu noktada tökezleyebiliyoruz. Hak sahiplerini merkeze koyduğumuzu düşünüyoruz ama çoğu zaman onlar adına konuşuyor, onlar için risk tanımlıyor, onlar için çözüm üretiyoruz. Oysa özellikle ısı stresi gibi iklim etkilerinin çalışma hayatını doğrudan dönüştürdüğü konularda, hak sahibinin deneyimini gerçekten duymadan işe yarayan bir çözüm geliştirmek kolay değil. Bu nedenle insan hakları çalışmalarında hak sahipleri ile doğru ve şeffaf diyaloğu kurmak çok önemli.</p>



<p><strong>2) Tedarikçiden standart bekliyoruz. Peki, o standardı taşıyabileceği ilişkiyi kuruyor muyuz?</strong></p>



<p>Toplantıda aklımda en çok yer eden ikinci konu tedarik zinciri boyunca insan hakları taahhütlerini hayata geçirmenin önündeki çelişkilerdi. Çünkü kâğıt üzerinde çok düzenli görünen bir sistem, iş pratiklerine bakınca bambaşka bir şey söyleyebiliyor. Tedarikçiye insan hakları beklentileri iletiliyor, denetimler yapılıyor, kontrol listeleri çalışıyor, aksiyon planları isteniyor.&nbsp; Fakat bazen; tedarikçiye çok uzun vadeli ödemeler yapılması, fiyat baskısının artırılması, bir yandan kalite beklentisini yükseltirken diğer yandan teslim sürelerinin sıkıştırılması gibi ticari gerçekler süreci zorlaştırabiliyor. Sonra da tedarikçinin beklenen standartları neden sürdüremediği sorgulanıyor.</p>



<p>Burada insanın aklına ister istemez şu soru takılıyor: Bu riskleri gerçekten kim yaratıyor? Biz bazen tedarikçinin yalnızca eksiklerine odaklanıyoruz. Oysa bazı durumlarda riskin kaynağı tedarikçinin kapasite eksikliği değil, satın alma davranışımız, ödeme pratiğimiz, yaratılan ticari baskı oluyor. Geç yapılan bir ödeme ya da olması gerekenin altında bir bütçe, tedarikçinin kendi çalışanları için asgari koşulları sağlama becerisini de etkiliyor. O yüzden soru her durumda “Tedarikçi neden dönüşmüyor” olmamalı. Bazen kendimize şunu sormamız gerekiyor: <strong>Tedarikçiden talep ettiğimiz standardı taşıyabileceği bir ilişkiyi kuruyor muyuz?</strong></p>



<p>İşte benim için toplantının en kıymetli farkındalıklarından biri buydu. Çünkü burada konu dışarıya dönük beklentilerden çıkıp doğrudan şirketin kendi davranışına dönüyor. Denetim yapmak nispeten kolay. Kendi satın alma modelinin risk üretip üretmediğini sormak ise daha zor. Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler için de bunun çok tanıdık olduğunu düşünüyorum. Özellikle yoğun üretim, lojistik ve çok katmanlı tedarik zincirleri olan yapılarda, bir KOBİ tedarikçisinden yüksek standart beklemek ile o standardı taşıyabileceği ticari zemini kurmak arasında ciddi bir fark var.</p>



<p><strong>3) Şikâyet hattı kurmak başka, ona güven duyulan bir mekanizma kurmak başka…</strong></p>



<p>Toplantıda uzun uzun konuşulan bir diğer konu da şikâyet ve telafi mekanizmalarıydı. Buradan aklımda kalan şey, mekanizmanın “var olması” ile gerçekten “işe yaraması” &nbsp;arasındaki fark oldu. Birçok kurumda etik hatlar, ihbar kanalları, bildirim mekanizmaları var. Ama bunların önemli bir kısmı tarihsel olarak suistimal, dolandırıcılık, çıkar çatışması ya da uyum ihlalleri için tasarlanmış yapılar. İnsan hakları ihlalleri, ayrımcılık, taciz, ücret, çalışma saatleri, işyeri ilişkileri ya da tedarik zincirinden gelen sosyal etki bildirimleri için aynı kanalı kullanmak ilk bakışta pratik görünebilir. Ama işin içine girdiğinizde bunun ciddi bir davranış değişikliği de gerektirdiğini görüyorsunuz.</p>



<p>Toplantıda bu konuda öne çıkan yaklaşım, hak sahibi açısından mümkün olduğunca tek ve erişilebilir bir başvuru yapısının daha anlamlı olduğu yönündeydi. Buna itiraz edemeyiz, hak sahibi için sistemin sade olması, nereye başvuracağını bilmesi, sürecin nasıl işleyeceğini şeffafça görmesi ve en önemlisi kendini güvende hissetmesi önemli. Öte yandan şirket perspektifinden baktığınızda işin zorluğu yine burada başlıyor. Çünkü etik hattın kapsamını genişletmek; hukuk, uyum, insan kaynakları, iç denetim, iş sağlığı güvenliği ve sürdürülebilirlik ekiplerinin aynı mekanizma etrafında gerçekten hizalanması demek. Hangi başvuru nereye düşecek, kim bakacak, gizlilik nasıl korunacak, telafi nasıl işletilecek, tekrar eden sorunlar nasıl izlenecek? Bunlar küçük tasarım soruları değil. Hattın kurulmuş olmasıyla çalışması arasında ciddi bir fark var. Bir diğer konu da hattı kullananlara soruyor muyuz? Gerçekten verimli çalışıyor mu? Erişimde sıkıntı yaşanıyor mu? Rahatlıkla paylaşım yapılabiliyor mu? Şirketlerin büyük çoğunluğunda şikâyet mekanizmaları mevcutken etkinliğini çalışanlarına sorarak ölçen şirketlerin oranı yalnızca %16’ymış&#8230; Oldukça çarpıcı.</p>



<p><strong>4) “Yeni riskler geliyor” demek yetmiyor; onları sosyal sürdürülebilirliğe dahil etmek gerekiyor!</strong></p>



<p>Kopenhag’daki sunumların önemli bir kısmı yeni risklere de odaklanıyordu. Özellikle yapay zekâ uygulamalarının kadınlar üzerindeki etkileri, işe alım ve performans sistemlerinde ayrımcılığı derinleştirme riski, bazı beceri gruplarını daha kırılgan hale getirmesi ve bazı çalışanlar için iş kaybı yaratabilmesine ilişkin paylaşılan araştırma sonuçları oldukça çarpıcıydı. Yapay zekâ çoğu zaman verimlilik ve hız üzerinden konuşuluyor. Ama işin sosyal tarafına baktığınızda önümüzde başka sorular açılıyor: Bu dönüşümde kim/kimler geride kalıyor, hangi işler daha hızlı değersizleşiyor, kim/kimler yeniden beceri kazanmak zorunda kalıyor, algoritmalar kimin aleyhine çalışıyor?</p>



<p>Benzer biçimde çatışma ve kırılganlık konusu da toplantının en ağır yerlerinden biriydi. Jeopolitik gerilimler, savaşlar, göç hareketleri ve yüksek riskli coğrafyalardaki faaliyetler, insan hakları tartışmasını çok daha zorlu bir zemine taşıyor. Burada “responsible exit” kavramı özellikle aklımda yer etti. Bir iş ilişkisinden çıkmak, bir pazardan çekilmek ya da bir tedarikçiyle satın alma anlaşmasını sonlandırmak ilk bakışta temiz ve hızlı bir kriz yönetimi gibi görünebiliyor. Ama insan hakları açısından baktığınızda tablo o kadar net değil. Ani bir çıkış kararı, orada çalışanlar, yerel topluluklar ya da zaten kırılgan durumda olan paydaşlar açısından yeni mağduriyetler yaratabiliyor. Kalmak ise başka riskler üretebiliyor. Yani durum “kalalım mı çıkalım mı” ikileminin çok daha ötesinde. Asıl sorular şöyle olmalı: Bu kararın kime-ne gibi bir etkisi olacak? Hangi koşullarda, hangi yöntemlerle biz bu geçiş kararını uygulayacağız? Nasıl bir geçiş ya da yönetim planı ile hareket edeceğiz?</p>



<p><strong>Dönüş yolunda bavulumda ne var?</strong></p>



<p>Ben bu toplantıdan dönerken şunu daha net söyleyebiliyorum: Sosyal sürdürülebilirlik hâlâ birçok yerde “iyi niyet işi” gibi görülüyor. Ama esasında doğrudan iş modeline, satın alma davranışına, saha yönetimine, yönetişim yapısına ve kriz anlarında verdiğimiz kararlara temas eden bir konu. İnsan hakları risklerini tedarikçiye havale etmeyen, kendi ticari davranışına da bakan; hak sahiplerini gerçekten duyan, şikâyet ve telafi mekanizmalarını güvenilir hale getiren; iklim, yapay zekâ ve çatışma kaynaklı yeni riskleri bu resmin parçası olarak gören bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.</p>



<p>Kopenhag’dan bu alanlarda çok değerli içgörüler edinerek, güçlü bir motivasyonla &nbsp;döndüğümü söyleyebilirim. Borusan bünyesinde büyük bir hassasiyetle yürüttüğümüz insan hakları durum tespiti çalışmalarımızda da tam olarak bu bakış açısıyla hareket ediyoruz. Riskleri tanımlamak yetmiyor. Kendi kör noktalarımıza bakmak, değer zincirine daha yakından temas etmek, hak sahiplerini gerçekten duymak ve aksiyonları gerçek iş süreçlerine bağlamak gerekiyor.</p>



<p>Eğer bana &#8220;Kopenhag’dan aklında kalan tek bir cümle söyle&#8221; derseniz, sanırım cevabım şu olurdu: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav, konu sahaya değdiğinde başlıyor. Sınavdan başarıyla geçmeye hazırız.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/kopenhagdan-aklimda-kalanlar-sosyal-surdurulebilirlikte-asil-sinav-nerede/">Kopenhag’dan aklımda kalanlar: Sosyal sürdürülebilirlikte asıl sınav nerede?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:21:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5224</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sustainability commitments, published reports, and well-established management systems are no longer merely statements of good intentions. Yet, in this new phase of the global sustainability journey, one question has become increasingly important for businesses: How do we integrate the standards and policies we have on paper into everyday business practice? With this very question in [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/">Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sustainability commitments, published reports, and well-established management systems are no longer merely statements of good intentions. Yet, in this new phase of the global sustainability journey, one question has become increasingly important for businesses:</p>



<p>How do we integrate the standards and policies we have on paper into everyday business practice?</p>



<p>With this very question in mind, I had the opportunity to represent Borusan Group at the European Social Sustainability Platform meeting held at UN City in Copenhagen. The programme focused on human rights due diligence, social sustainability practices, and how the evolving regulatory landscape in Europe is being translated into corporate practice.</p>



<p>Beyond all these technical discussions, however, I returned from Copenhagen with a slightly different perspective.</p>



<p>My notebook is filled with regulatory developments, practical examples, and new concepts. But alongside all of that, I believe there is a much bigger question we should be asking ourselves:</p>



<p>How can social sustainability truly be put into practice?</p>



<p>Over the past few years, topics such as human rights, supply chain responsibility, grievance and remedy mechanisms, and just transition have become much more prominent in the business world. European legislation is accelerating this shift, while development finance institutions, major investors, and customers are setting similar expectations.</p>



<p>Today, companies have a much clearer understanding of what they need to disclose, which processes they should establish, and which risks they should assess. All of these developments are important.</p>



<p>But let&#8217;s be honest.</p>



<p>The challenge is no longer limited to publishing a policy, sending a supplier code of conduct, or conducting a few audits. These activities are already becoming standard practice. Policies are written, codes of ethics are shared, and training sessions are delivered.</p>



<p>But what happens next?</p>



<p>Are our day-to-day business practices really changing?</p>



<p>Even if we have managed to put our own operations in order, how do we influence the way our suppliers, customers, and business partners conduct their business?</p>



<p>The discussions in Copenhagen encouraged me to reflect on these questions once again.</p>



<p>Four themes, in particular, stood out throughout the meeting: whether rights holders are genuinely being heard; the contradictions within supply chains; whether grievance and remedy mechanisms remain only on paper; and how emerging risks are reshaping this entire picture.</p>



<p><strong>1. We say we put rights holders at the centre. But are we really listening to them?</strong></p>



<p>One of the most striking sessions during the meeting was a workshop built around heat stress and extreme temperatures.</p>



<p>We were presented with a realistic case study involving a construction company operating in Europe. Climate change-induced heatwaves, extreme heat stress, and increased exposure to ultraviolet radiation were creating serious health risks for workers on construction sites. As temperatures rose throughout the day, exposure increased, along with the associated health risks—from severe sunburn and vision loss to skin cancer and even heat-related heart attacks.</p>



<p>Our task was to develop solutions.</p>



<p>Everyone around the table assumed a different role: a finance professional, a human resources specialist, an occupational health and safety expert, a trade union representative, and an employee.</p>



<p>For me, the most interesting part of the workshop was not the list of solutions we developed, but the way the discussion unfolded.</p>



<p>Everyone spoke from the perspective of their assigned role. The finance professional focused on costs. The occupational health and safety expert explained the risks. Human resources discussed implementation. The union representative highlighted the importance of worker representation.</p>



<p>The employee remained silent.</p>



<p>According to the role description, the employee was not allowed to speak unless invited to do so.</p>



<p>After a while, that silence became the most powerful thing in the room.</p>



<p>We were sitting around a table trying to find solutions&nbsp;for employees, yet the employee was physically present without having a voice.</p>



<p>I believe this is a moment where we should pause and perhaps engage in a bit of self-reflection.</p>



<p>In our work on human rights and social sustainability, we sometimes stumble at exactly this point. We believe we are placing rights holders at the centre, yet too often we speak on their behalf, define their risks for them, and design solutions without truly hearing their perspectives.</p>



<p>However, particularly when it comes to issues such as heat stress—where climate change is directly transforming working conditions—it is difficult to develop effective solutions without first listening to the experiences of the people affected.</p>



<p>That is why establishing genuine and transparent dialogue with rights holders is such a fundamental part of human rights due diligence.</p>



<p><strong>2. We expect suppliers to meet certain standards. But are we building relationships that enable them to do so?</strong></p>



<p>Another topic that stayed with me was the contradictions involved in putting human rights commitments into practice throughout the supply chain.</p>



<p>On paper, the system appears well structured. Human rights expectations are communicated to suppliers, audits are conducted, checklists are completed, and corrective action plans are requested.</p>



<p>Yet when you look at day-to-day business practices, the picture can be quite different.</p>



<p>Long payment terms, increasing price pressure, rising quality expectations, and ever tighter delivery deadlines can all make it difficult for suppliers to maintain the very standards we expect them to meet.</p>



<p>This inevitably raises an important question:</p>



<p>Who is actually creating these risks?</p>



<p>Too often, we focus solely on the supplier&#8217;s shortcomings. Yet in some cases, the source of the risk is not the supplier&#8217;s lack of capacity, but our own procurement practices, payment terms, and commercial pressures.</p>



<p>A delayed payment or an unrealistic budget can directly affect a supplier&#8217;s ability to provide decent working conditions for its own employees.</p>



<p>Perhaps, then, the question should not always be:</p>



<p>&#8220;Why isn&#8217;t the supplier improving?&#8221;</p>



<p>Sometimes we need to ask ourselves instead:</p>



<p>&#8220;Are we building the kind of commercial relationship that enables suppliers to meet the standards we expect?&#8221;</p>



<p>For me, this was one of the most valuable insights from the meeting.</p>



<p>Because at this point, the conversation shifts away from expectations placed on others and turns back to the company&#8217;s own behaviour.</p>



<p>Conducting audits is relatively straightforward.</p>



<p>Questioning whether our own procurement model contributes to human rights risks is much more difficult.</p>



<p>I believe this is particularly relevant for companies operating in Türkiye.</p>



<p>In industries characterised by intensive manufacturing, logistics operations, and complex multi-tier supply chains, there is a significant difference between expecting SMEs to comply with high standards and creating the commercial conditions that actually allow them to do so.</p>



<p><strong>3. Having a grievance mechanism is one thing. Building a mechanism that people trust is another.</strong></p>



<p>Another topic discussed at length during the meeting was grievance and remedy mechanisms.</p>



<p>The key takeaway for me was the difference between&nbsp;having&nbsp;a mechanism and&nbsp;having one that actually works.</p>



<p>Many organisations today have ethics hotlines, whistleblowing channels, or reporting mechanisms in place. However, a large proportion of these systems were originally designed to deal with fraud, misconduct, conflicts of interest, or compliance violations.</p>



<p>Using the same channels for human rights issues—such as discrimination, harassment, wages, working hours, workplace relations, or social impacts arising in the supply chain—may initially seem practical.</p>



<p>But once you begin looking more closely, it becomes clear that this requires a significant shift in organisational behaviour.</p>



<p>One of the key messages shared during the meeting was that, from the perspective of rights holders, having&nbsp;one accessible and easy-to-use reporting mechanism&nbsp;is often the most meaningful approach.</p>



<p>This makes sense.</p>



<p>Rights holders need to know where they can raise concerns, understand how the process works, and, most importantly, feel safe throughout it.</p>



<p>From a company&#8217;s perspective, however, this is precisely where the challenge begins.</p>



<p>Expanding the scope of an ethics hotline means aligning legal, compliance, human resources, internal audit, occupational health and safety, and sustainability teams around a single mechanism.</p>



<p>Questions immediately arise.</p>



<p>Which reports should be handled by which function?</p>



<p>Who is responsible for reviewing each case?</p>



<p>How will confidentiality be protected?</p>



<p>How will remedy be provided?</p>



<p>How will recurring issues be monitored and addressed?</p>



<p>These are not minor design questions.</p>



<p>There is a considerable difference between establishing a reporting mechanism and ensuring that it actually functions effectively.</p>



<p>Another question also stayed with me:</p>



<p>Do we ever ask the people who use these mechanisms whether they actually work?</p>



<p>Can they access them easily?</p>



<p>Do they feel comfortable speaking up?</p>



<p>Do they trust the process?</p>



<p>Although grievance mechanisms exist in the vast majority of companies, only&nbsp;16%&nbsp;measure their effectiveness by asking employees about their experience.</p>



<p>I found that statistic particularly striking.</p>



<p>Because in the end, the effectiveness of a grievance mechanism is determined not by whether it exists, but by whether people trust it enough to use it.</p>



<p><strong>4. It Is Not Enough to Say &#8220;New Risks Are Emerging&#8221;—We Need to Integrate Them into Social Sustainability.</strong></p>



<p>A significant part of the discussions in Copenhagen focused on emerging risks.</p>



<p>In particular, the research findings presented on the impact of artificial intelligence on women, its potential to reinforce discrimination in recruitment and performance management systems, its disproportionate impact on certain groups of workers, and its potential to lead to job displacement were particularly thought-provoking.</p>



<p>Artificial intelligence is often discussed in terms of productivity and efficiency.</p>



<p>But when we look at its social dimension, a different set of questions emerges.</p>



<p>Who is being left behind in this transformation?</p>



<p>Which jobs are becoming obsolete more quickly?</p>



<p>Who will need to reskill?</p>



<p>Who may be disadvantaged by algorithmic decision-making?</p>



<p>These are no longer simply questions about technology.</p>



<p>They are increasingly becoming questions about social sustainability and human rights.</p>



<p>Another topic that left a strong impression on me was conflict and fragility.</p>



<p>Geopolitical tensions, armed conflicts, migration, and operations in high-risk regions are making discussions on human rights far more complex.</p>



<p>One concept that particularly stayed with me was&nbsp;responsible exit.</p>



<p>Ending a business relationship, withdrawing from a market, or terminating a supplier contract may, at first glance, appear to be a straightforward crisis management decision.</p>



<p>From a human rights perspective, however, the situation is far less straightforward.</p>



<p>A sudden exit may create new hardships for workers, local communities, or stakeholders who are already in vulnerable situations.</p>



<p>At the same time, remaining may create different kinds of risks.</p>



<p>The issue, therefore, is not simply whether a company should stay or leave.</p>



<p>The more important questions are:</p>



<p>Who will be affected by this decision?</p>



<p>What impacts will it have on different stakeholders?</p>



<p>Under what conditions and through which approach should this transition be managed?</p>



<p>What kind of transition or management plan should accompany such a decision?</p>



<p><strong>What Did I Bring Back from Copenhagen?</strong></p>



<p>As I travelled home, one thing became even clearer to me.</p>



<p>Social sustainability is still regarded in many places as an issue of good intentions.</p>



<p>In reality, however, it is directly connected to business models, procurement practices, operational management, governance structures, and the decisions companies make during times of uncertainty.</p>



<p>Human rights cannot simply be delegated to suppliers.</p>



<p>Companies also need to examine their own commercial practices.</p>



<p>They need to genuinely listen to rights holders, establish grievance and remedy mechanisms that people trust, and recognise climate change, artificial intelligence, and conflict-related risks as interconnected parts of the broader social sustainability agenda.</p>



<p>I returned from Copenhagen with valuable insights and renewed motivation on all of these issues.</p>



<p>This is precisely the perspective we are bringing to our Human Rights Due Diligence work at Borusan.</p>



<p>Identifying risks is not enough.</p>



<p>We also need to recognise our own blind spots, engage more closely with our value chain, genuinely listen to rights holders, and connect our actions to everyday business processes.</p>



<p>If you asked me to sum up my biggest takeaway from Copenhagen in a single sentence, it would be this:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>The real test of social sustainability begins when it reaches the ground—and we are committed to meeting that challenge.</p></blockquote>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/reflections-from-copenhagen-where-the-real-test-of-social-sustainability-begins/">Reflections from Copenhagen: Where the Real Test of Social Sustainability Begins</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Döngüsel Ekonomi: Atıktan Kaynağa Dönüşüm</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/dongusel-ekonomi-atiktan-kaynaga-donusum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Borusan Turuncu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 13:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=5163</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belki de hepimizin aklına takılıyordur: “Bir ürün gerçekten ömrünü doldurdu mu, yoksa biz mi öyle sanıyoruz?” Çekmecenin kenarında bekleyen bozuk kulaklık, yıllardır dolabın diplerine itilen o kıyafet ya da çöp sandığımız ama aslında yeniden değerlendirilebilecek sayısız malzeme… Tüm bunlar aslında bir “son”dan ziyade yeni bir “başlangıç” olabilir. İşte döngüsel ekonomi tam da bu noktada sahneye [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dongusel-ekonomi-atiktan-kaynaga-donusum/">Döngüsel Ekonomi: Atıktan Kaynağa Dönüşüm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Belki de hepimizin aklına takılıyordur: “Bir ürün gerçekten ömrünü doldurdu mu, yoksa biz mi öyle sanıyoruz?” Çekmecenin kenarında bekleyen bozuk kulaklık, yıllardır dolabın diplerine itilen o kıyafet ya da çöp sandığımız ama aslında yeniden değerlendirilebilecek sayısız malzeme… Tüm bunlar aslında bir “son”dan ziyade yeni bir “başlangıç” olabilir. İşte döngüsel ekonomi tam da bu noktada sahneye çıkıyor ve bize şunu söylüyor: “Atık diye bir şey yoktur, yanlış tasarlanmış ürün vardır.”</p>



<p>Bugün değişen dünya düzeninde şirketler kadar bireylerin de gündemine aldığı bu model, yalnızca çevre için değil, ekonomik sürdürülebilirlik için de yeni bir sayfa açıyor. Borusan Turuncu olarak biz de bu dönüşümün tam merkezindeyiz ve sizi de bu yeni dünyanın hikâyesine davet ediyoruz. Hazırladığımız bu yazıya göz atarak döngüsel ekonomi nedir, neden önemlidir, örnekleri nelerdir gibi soruların cevaplarını detaylarıyla bulabilirsiniz.</p>



<h2>Dünyayı Değiştiren Yeni Ekonomik Model: Döngüsel Ekonomi Nedir?</h2>



<p>Klasik “al–kullan–tüket-at” döngüsünü bilirsiniz. Uzun yıllar boyunca hepimiz bu “doğrusal” sistemin içinde yaşadık: Ürün üretildi, kullanıldı ve çöp oldu. Oysa bunca zamandır pratik bulduğumuz bu süreç, gezegenimiz açısından hiç de öyle değil. Yaşadığımız dünyaya adeta nefes aldıran bir yöntem dizisi benimseyen döngüsel ekonomi modeli, ekonomik büyümeyi atık üretiminden ayıran bir model sunar. Yani hedef şu:</p>



<ul><li>Kaynakları daha az tüketmek,</li><li>Ürünleri daha uzun süre yaşatmak,</li><li>Atıkları tekrar kaynağa dönüştürmek,</li><li>Ve tüm süreci sürdürülebilir hâle getirmek.</li></ul>



<p>Bu sürdürülebilir ekonomi modelinde çöp kutusu yok, onun yerine “yeniden kullanım”, “tamir”, “geri dönüşüm” ve “yeniden üretim” gibi güçlü prensipler var. Üstelik ekonomik olarak da çok güçlü bir gelecek vadediyor. İş dünyası da giderek bu akıma yöneliyor; çünkü gezegen kazanırken şirketler de tasarruf ediyor, verimlilik artıyor.</p>



<h2>Döngüsel Ekonominin Arkasındaki Fikir: Atığın Yok Olduğu Bir Sistem</h2>



<p>Düşünsenize… Bir ürün tasarlanırken daha en başından ikinci kullanım senaryosu da yazılıyor. Mesela bir mobilya alıyorsunuz; eskidiğinde çöpe gitmiyor, parçalanıp yepyeni bir ürüne dönüşüyor. Ya da cihazınızın bozulan tek bir parçası değiştiriliyor ve siz onu yıllarca kullanmaya devam ediyorsunuz. Çok basit ama devrimsel bir fikir. Bu fikri benimseyen döngüsel ekonominin temelinde üç kritik ilke var:</p>



<ul><li>Atığı ve kirliliği kaynağında önlemek: Henüz tasarım aşamasındayken gereksiz malzemelerin, geri dönüştürülemeyen bileşenlerin önüne geçiliyor. “Nasıl olsa çöp olur” yaklaşımı tarihe karışıyor.<br></li><li>Ürün ve malzemeleri döngüde tutmak: Tamir etmek, yenilemek, paylaşmak, yeniden kullanmak… Kısacası ürün, değerini kaybetmeden sistemde kalıyor.<br></li><li>Doğal sistemleri yenilemek: Üretim süreçleri doğaya zarar vermiyor, aksine ekosistemi destekliyor. Organik atıklar toprağa geri dönüyor, enerji verimli süreçler tercih ediliyor.</li></ul>



<p>Kısacası döngüsel ekonomi ilkelerine baktığınızda çöp diye bir şeyin olmadığını açıkça görebilirsiniz. Çünkü bu yenilikçi ve çevreci ekonomi modelinde sadece yeni bir başlangıç var.</p>



<h2>Döngüsel Ekonomi Modeli Nasıl İşler? Üretimden Tüketime Yeni Döngü</h2>



<p>Zihninizde “Fikir güzel, peki, bu işin pratiği nasıl işliyor?” diye bir soru oluşabilir. Aslında döngüsel ekonomi, bir zincir. Ama bildiğiniz zincirlerden biraz farklı: Her halka, bir sonrakini besliyor.</p>



<p><em>Akıllı tasarım:</em> Ürün daha üretilmeden döngüsel mantıkla kurgulanıyor. “Kolayca tamir edilebilir mi? Parçaları sökülebilir mi? Geri dönüştürülebilir mi?” Bunların hepsi baştan düşünülüyor.</p>



<p><em>Sürdürülebilir üretim: </em>Enerji verimli sistemler, uzun ömürlü malzemeler ve yenilenebilir kaynaklar devrede tutuluyor.</p>



<p><em>Sorumlu tüketim:</em> Kullanıcı sadece tüketen değil; değer yaratan bir paydaş hâline geliyor. Ürün uzun süre kullanılıyor, gerektiğinde onarılıyor ya da ikinci el olarak paylaşılıyor.</p>



<p><em>Geri kazanım ve dönüşüm:</em> Ürün, ömrü tamamlandığında yok olmuyor; parçalarına ayrılıyor, geri dönüştürülüyor ve başka bir üretimin kaynağı oluyor.</p>



<p>İşin en güzel yanı ise şu: Bu süreç ilerledikçe daha az maliyet yaratıyor, bununla birlikte daha çok tasarruf ve daha temiz bir çevre sağlıyor. Yani herkes kazanıyor.</p>



<h2>Gerçek Dünyadan Döngüsel Ekonomi Örnekleri</h2>



<p>Döngüsel ekonomi artık “geleceğin hayali” değil; pek çok global markanın aktif olarak uyguladığı bir model hâline geldi. Bu modeli ütopik bir fikir olmaktan çıkarıp hayatımıza entegre eden markaların gerçek başarı hikâyelerine bir göz atalım:</p>



<h3>Adidas- Geri Dönüştürülmüş Plastikten Ayakkabı</h3>



<p>Adidas, okyanuslardan toplanan plastikleri Parley iş birliğiyle iplik hâline getirip spor ayakkabıya dönüştürüyor. Bu model hem plastik atıkları azaltıyor hem de tekstilde döngüsel tasarımın etkisini gösteriyor.</p>



<h3>Philips- “Ürün Yerine Hizmet” Modeli</h3>



<p>Philips, bazı hastanelere aydınlatma ekipmanlarını satmak yerine “ışık hizmeti” sağlıyor. Hastane ürüne değil, aldığı ışık performansına ödeme yapıyor. Ürünlerin bakımı, onarımı ve ömrünü tamamladığında geri alınması Philips’in sorumluluğunda. Böylece atık oluşmadan döngü tamamlanıyor.</p>



<h3>Levi’s- Geri Dönüştürülmüş Pamuktan Denim</h3>



<p>Levi’s, eski denimleri toplayarak yeni liflere dönüştürüyor ve “Water&lt;Less” programıyla üretimde su tüketimini ciddi şekilde azaltıyor. Döngüsel materyal kullanımında sektörün öncülerinden biri.</p>



<p>Dünyaca ünlü markaların ilham verici döngüsel ekonomi örneklerini de gösteriyor ki, bu döngüsel ekonomi modeli artık bir gelecek ideali değil; bugünün somut bir gerçeği.</p>



<h3>Endüstriyel Simbiyoz: Sanayide Atığın Kaynağa Dönüşmesi</h3>



<p>Döngüsel ekonomi yalnızca ürün bazlı ya da bireysel tüketim odaklı uygulamalarla sınırlı değildir. Özellikle sanayi ölçeğinde hayata geçirilen “endüstriyel simbiyoz” modelleri, bu dönüşümün en etkili örnekleri arasında yer alır.</p>



<p>Endüstriyel simbiyoz yaklaşımında, bir işletmenin üretim sürecinde ortaya çıkan atıklar; başka bir işletme için hammadde, enerji ya da girdi hâline gelir. Böylece hem kaynak kullanımı optimize edilir hem de atık miktarı önemli ölçüde azaltılır.</p>



<p>Örneğin bazı organize sanayi bölgelerinde, bir tesisin açığa çıkan atık ısısı veya buharı, komşu bir fabrikanın enerji ihtiyacını karşılamak üzere kullanılabilir. Benzer şekilde metal, kimyasal ya da biyolojik yan ürünler farklı sektörlerde yeniden değerlendirilerek ekonomik değere dönüştürülür.</p>



<p>Ellen MacArthur Foundation tarafından da öne çıkarılan bu sistem, döngüsel ekonominin şirket bazlı çözümlerden çıkarak ekosistem temelli bir yapıya evrilmesini sağlar. Sanayi kuruluşları arasındaki iş birlikleri sayesinde döngüsellik, daha büyük ölçekte ve kalıcı biçimde hayata geçirilebilir.</p>



<h2>AB ve Türkiye’de Döngüsel Ekonomi Eylem Planı: Geleceği Şekillendiren Adımlar</h2>



<p>Avrupa Birliği, bu konuda uzun zamandır iddialı. 2015 yılında tanıtılan ve 2030 yılı için güncellenmiş hedeflerle tekrar sunulan “Döngüsel Ekonomi Eylem Planı”, tüm sektörlerin daha sürdürülebilir bir şekilde yapılanmasını hedefliyor. Yasa tasarıları, geri dönüşüm hedefleri, ambalaj düzenlemeleri, ürün tasarım standartları… Hepsi daha döngüsel bir gelecek için.</p>



<p>Bu kapsamda özellikle endüstriyel simbiyoz projeleri, sanayi dönüşümünün hızlandırılması ve kaynak verimliliğinin artırılması açısından kritik araçlar arasında yer alıyor.</p>



<p>Türkiye ise paralel şekilde kendi döngüsel ekonomi yol haritasını güçlendiriyor. Atık yönetimi, Avrupa Yeşil Mutabakatına uyum çalışmaları, sürdürülebilir üretim modellemeleri ve sektör bazlı eylem planları hızla ilerliyor. Şirketler dönüşüyor, fabrikalar daha akıllı sistemlere geçiyor, tüketici alışkanlıkları bile değişiyor.</p>



<p>Borusan olarak bizler de bu sürecin aktif bir parçasıyız. Endüstride sürdürülebilir sistemler kurarak, malzemelerin değerini koruyarak ve projelerimizde atığı kaynağa dönüştürmeye odaklanarak geleceğin ekonomisine bugünden katkı sağlıyoruz. Doğadaki döngüsel modellerden ilham alarak yeniden kullanmayı, yeniden üretmeyi ve yeniden düşünmeyi hem üretim hem de hizmet süreçlerimize entegre ediyoruz.&nbsp;</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dongusel-ekonomi-atiktan-kaynaga-donusum/">Döngüsel Ekonomi: Atıktan Kaynağa Dönüşüm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÇiftçidenEve ile Tarıma Yeni Bir Nefes: Yerel Üreticilere Destek ve Sürdürülebilirlik</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/ciftcideneve-ile-tarima-yeni-bir-nefes-yerel-ureticilere-destek-ve-surdurulebilirlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uğur Mursaloğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 07:04:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilinçli seçimlerle sürdürülebilir yaşam hedefli bir tarımsal dönüşüm çevre, sosyal fayda ve sürdürülebilirlik gibi konularda duyarlılığımız maalesef sadece kriz anlarında ortaya çıkıyor. Sosyal sorunlara karşı hep birlikte çözüm üretmek elbette harika. Fakat kriz bitince, genellikle unutuyor veya umursamıyoruz. Rutin hayatımıza dönünce doğaya, çevreye, diğer canlılara ve hatta kendi sağlığımıza karşı bile bu duyarlılığımızı kaybediyoruz. Fakat [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/ciftcideneve-ile-tarima-yeni-bir-nefes-yerel-ureticilere-destek-ve-surdurulebilirlik/">ÇiftçidenEve ile Tarıma Yeni Bir Nefes: Yerel Üreticilere Destek ve Sürdürülebilirlik</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bilinçli seçimlerle sürdürülebilir yaşam hedefli bir tarımsal dönüşüm çevre, sosyal fayda ve sürdürülebilirlik gibi konularda duyarlılığımız maalesef sadece kriz anlarında ortaya çıkıyor. Sosyal sorunlara karşı hep birlikte çözüm üretmek elbette harika. Fakat kriz bitince, genellikle unutuyor veya umursamıyoruz. Rutin hayatımıza dönünce doğaya, çevreye, diğer canlılara ve hatta kendi sağlığımıza karşı bile bu duyarlılığımızı kaybediyoruz. Fakat bazı konular, her şeyden önce hayatımızın merkezinde yer almalı ve hepimizi yakından ilgilendirmeli. Dünyanın bugününü ve geleceğini ilgilendiren bu konularda çok geç olmadan, kalıcı çözümler için bilinçli ve uzun vadeli bir vizyonla hareket etmeliyiz. </p>



<p>Seçimlerimiz dünyayı şekillendiriyor. Doğaya ve kendimize zarar veren seçimler yaparak kirliliğe, aşırı tüketime, tembelliğe ve haksızlığa sebep oluyoruz. Bu tutum maalesef hepimizi tükenmişliğe sürüklerken, sonuçlarının bedelini de birlikte ödüyoruz. Doğayla uyum içinde yaşamayı henüz başaramıyoruz ve bu dengesizlik gezegeni tahrip ediyor. Kaybettikten sonra telafi etmeye çalışmak yerine, doğanın kendi akışına saygılı bir şekilde yaşamayı öğrenmeli, kendini yenileme gücüne inanmalıyız.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img width="1024" height="1024" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_3-1024x1024.jpg" alt="ÇiftçidenEve ile Tarıma Yeni Bir Nefes: Yerel Üreticilere Destek ve Sürdürülebilirlik" class="wp-image-4761" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_3-1024x1024.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_3-300x300.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_3-150x150.jpg 150w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_3-768x768.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_3.jpg 1469w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Doğaya zarar veren insan faaliyetlerinin etkisiyle değişen iklim, yaşanan seller ve depremler gibi afetler insanlıkla birlikte tüm habitatın hayatını tehdit ediyor. Bu tehdit, pek çok konuda olduğu gibi insanların beslenme alışkanlıklarını sorgulamasına yol açarak insanları daha bilinçli seçimler yapmaya yöneltti. Tüketiciler olarak artık markalaşmış güzel ambalajlı ürünlere aldanmıyor, içerik ve besin değerlerini sorguluyoruz. Raf ömürleri uzatılmış ambalajlı gıdalardan uzak durarak, üretim felsefesine güvendiğimiz, katkısız ve besin değeri yüksek gıdalar üreten küçük üreticileri ve yerel girişimleri tercih etmeye başladık.</p>



<p>Alışkanlıklarımızı gözden geçirerek ve bilinçli seçimler yaparak tükettiğimizde, bunun yaşam kalitemizden zihinsel durumumuza kadar hayatımızın her alanına önemli ölçüde olumlu bir etkisi olduğunu net bir şekilde görmemiz mümkün.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" width="1024" height="576" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2-1024x576.jpg" alt="ÇiftçidenEve ile Tarıma Yeni Bir Nefes: Yerel Üreticilere Destek ve Sürdürülebilirlik" class="wp-image-4762" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2-1024x576.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2-300x169.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2-768x432.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2-1536x864.jpg 1536w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2-1600x900.jpg 1600w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_2.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Bilinçli tüketim anlayışını geliştirmenin yolu, temiz gıdayı sofralarımıza ulaştıran üreticilere hak ettiği değerin verilmesinden geçiyor. Bu bilinçli tüketicilik anlayışı, gıdanın değerini ve arkasındaki emeği takdir etmemizi sağlayacak, çiftçilerle ve üreten ailelerle daha güçlü bir bağ kurmamızı da mümkün kılacaktır. Tarım kültürüyle gelişmiş bir toplum olarak, nesilden nesle aktarılan önemli bir değeri yaşatmanın ve çiftçiliği sürdürmenin anahtarının bu olduğunu düşünüyorum.<br><br>Benim gibi pek çok genç, topraktan zamanla uzaklaşsa da toprağa olan sevgimizle bizi tekrar bir araya getirdi. 2015 yılında, tarım sektörüne yeniden hayat verme ve katkı sağlayabilme kararlılığıyla pek çok üreticiyi bir araya getirdiğimiz ÇiftçidenEve dijital pazar yeri platformunu geliştirdik. ÇiftçidenEve ile üreticilere hak ettiği değeri kazandıran ve onları daha da iyiye motive eden bir sosyal girişim olarak yola çıktık. Platformumuz sayesinde üreticilerimiz, ürünlerini doğrudan tüketicilere ulaştırarak emeğinin karşılığını alıyor ve daha da iyi ürünler üretmeye teşvik edilmiş oluyor.</p>



<h3><strong>Deprem bölgesine gönülden destek</strong></h3>



<p>Yaşadığımız büyük deprem felaketinin hemen ardından özellikle başta Hatay, Osmaniye, Kilis ve Diyarbakır olmak üzere depremden etkilenen 11 ilimizdeki üreticilerimize ÇiftçidenEve platformunda sağladığımız tüm hizmetlerimizi gönüllü olarak vermeye başladık. Kısa bir süre içerisinde 27 üreticimizin yaklaşık 25 tonluk ürününün nakde çevrilmesine destek olarak üreticilere “cansuyu” olurken, yerel halka aş yapanlara sağlanan hammaddeleri koordine ettik. Gönderilen yardımları doğru yerlere hızla ulaştırabilmek için çiftliklerimizden bir kısmını dağıtım merkezine dönüştürmeyi birlikte başardık.</p>



<p>Ben de Hataylı bir girişimci olarak depremden birinci derece etkilenenlerden biriyim. Tekrar iyileşebilmek için birlikte umudumuzu kaybetmeden elimizdeki kısıtlı imkanlarla yürüttüğümüz çalışmalarla iyi bir etki yaratabildiğimizi gören Impact Hub İstanbul ekibinin yönlendirmesi ile Borusan Sürdürülebilir Fayda Programı’na başvurduk ve altı aylık programa seçildik. Bu sayede depremzede üreticilerimize sunduğumuz “Deprem Destek Planı” aboneliğini uzatabildik ve Borusan Holding etkisi ile birlikte “Üretim Varsa, Umut Var!” diyerek sesimizi çok daha geniş kitlere duyurabildik. Borusan Sürdürülebilir Fayda Programı’ndan gelen destek ile yaptığımız saha çalışmaları, mentorluk destekleri, yazılım geliştirmeleri ve pazarlama faaliyetlerimiz birlikte etkimizi %500’den fazla artırdık. Bölgede yer alan 50 üreticimizin 150 tondan fazla gıda ve 1000 adetten fazla tekstil ürününün kurumsal firmalar ve bireysel tüketicilerle buluşmasına köprü olduk. Konteyner kentlerdeki ihtiyaç sahiplerine ise dalında kalan mandalina gibi 30 tonu bulan narenciye ürününü ulaştırmayı başardık.</p>



<p>Hedefimiz, tarımsal kalkınma ve sürdürülebilirlik için çalışmaya devam etmek! Yılların tecrübesi ve gerçekçi planlarımızla bu yolda emin adımlarla ilerleyeceğimize inanıyoruz. Dayanışma gücümüzle bu değerlerimizi her zaman canlı tutmaya devam etmek istiyoruz. </p>



<p>Birliktelik kurtuluşumuz!<br>Özümüze dönerek, dayanışmayla sorunları aşabilir ve daha güzel bir dünya inşa edebiliriz.</p>



<p><strong>10. yılımızda, yenilenen marka kimliğimizle yeniden doğuyoruz</strong></p>



<p>2015 yılından günümüze faaliyet gösteren markamız, 10. yılına doğru ilerlerken gelecek hedeflerinin ifadesi olarak marka kimliğinde yeni bir dönüşüme giriyor. Mihenk taşı sayılabilecek yeni dönem çalışmalarımızı, güçlenen ekip yapımız ve modern, sadeleşen kimliğimizle sürdürecek olmaktan dolayı heyecan duyuyoruz.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" width="1024" height="638" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1-1024x638.jpg" alt="ÇiftçidenEve ile Tarıma Yeni Bir Nefes: Yerel Üreticilere Destek ve Sürdürülebilirlik" class="wp-image-4763" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1-1024x638.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1-300x187.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1-768x479.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1-1536x958.jpg 1536w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1-1600x998.jpg 1600w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/11/ciftciden_eve_1.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/ciftcideneve-ile-tarima-yeni-bir-nefes-yerel-ureticilere-destek-ve-surdurulebilirlik/">ÇiftçidenEve ile Tarıma Yeni Bir Nefes: Yerel Üreticilere Destek ve Sürdürülebilirlik</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Büyük Değişim Küçücük Bir Adımla Başlar</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/her-buyuk-degisim-kucucuk-bir-adimla-baslar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Çankaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 11:35:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4729</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sitenin bahçesinden gelen seslerle uyanıyorum. Temmuz geceleri, çocukluğumdaki kadar kavurucu olmasa da hâlâ sıcak. Klimayı kullanmayı reddediyorum; elektrik kotamı bitiriyor. İki yıl önce aşınca aldığım ceza hâlâ aklımda. Sabaha karşı ancak uykuya dalabilmiştim. Horozların sesi dikkatimi çekiyor, homurdanıyorum. Sahi, onca ağaca rağmen on altıncı kata kadar nasıl ulaşıyor bu gürültü? Ama kahvaltı için gelecek taze [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/her-buyuk-degisim-kucucuk-bir-adimla-baslar/">Her Büyük Değişim Küçücük Bir Adımla Başlar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sitenin bahçesinden gelen seslerle uyanıyorum. Temmuz geceleri, çocukluğumdaki kadar kavurucu olmasa da hâlâ sıcak. Klimayı kullanmayı reddediyorum; elektrik kotamı bitiriyor. İki yıl önce aşınca aldığım ceza hâlâ aklımda. Sabaha karşı ancak uykuya dalabilmiştim. Horozların sesi dikkatimi çekiyor, homurdanıyorum. Sahi, onca ağaca rağmen on altıncı kata kadar nasıl ulaşıyor bu gürültü? Ama kahvaltı için gelecek taze yumurtaları düşündüğümde, kızgınlığım geçiyor.</p>



<p>Güneş doğmak üzere. Camı açıyorum. Kuş sesleri horozlarınkini bastırıyor. Horozlara boşuna çatmışım. Ağaçlar sekizinci kata kadar uzamış, zemin gözükmüyor. Camın önündeki saksıdan burnuma nanenin serin kokusu geliyor. Ferahlıyorum. Arılar için çoktan sabah olmuş. Biberiyenin üzerinde çalışmaya başlamışlar. İlginç, soyları yüzyıl önce neredeyse tükeniyormuş. Saksının dibindeki toprağa dokunuyorum. Yeterince nemli. Otomatik sulama işini iyi yapıyor, zaten yeni sayılır, en fazla kırk yıllık. Böcekleri koruma yasası çıkınca kurmuş dedem bu sistemi. Geçtiğimiz gün komşununki bozulunca su kotasını epey zorladı, belki ay sonu ceza yer. Dikkatli tüketmek lazım tabi. Eskiden öyle miymiş? Hesapsızca tüketim, neredeyse sonumuzu getiriyormuş.</p>



<p>Bugün önemli bir gün. Çevreye dönüş günü. Hem de yüzüncü yılını kutluyoruz. Kelebek etkisiyle nasıl kurtulduğumuzu hatırlayacağız. Bunu bahane edip ben de bu sabah spora başlıyorum. Son zamanlarda biraz kilo aldım. Pantolonum kemerden sıkmaya başladı bile. Halbuki daha ancak sekiz yıllık. Keşke evdeki bisikleti biraz kullansaydım. Hem elektrik kotamı artırır hem de spor yapmış olurdum. Düzenli kullanımı taahhüt etmiştim, kullanmayınca geri vermek zorunda kaldım.</p>



<p>Elimi yüzümü yıkıyor, dişlerimi fırçalıyorum. Güneş ancak doğuyor. Güneş ocağını kullanmak için biraz yükselmesi lazım. Mecbur sporu aç karnıma yapacağım. Elektrik kotamı ay sonuna saklamak istiyorum. Zaten yemekler de gelmemiş. Aklıma geçtiğimiz gün yaptığım müze gezisi geldi. Orada yanıcı gazla çalışan ocak görmüştüm. Düşünüyorum da evin içinde ateş olması çok ilginç. Bir yandan da istediğim zaman yemeğimi pişirmek isterdim.</p>



<p>Lensimi takıyorum. Uyku verim biraz sapmış, öğlen şekerleme yapmam gerekecek. Kan değerlerim yaşıma göre normal. Sabah yüzümü yıkarken suyu biraz fazla kullanmışım, su bütçemi aşmışım. Keşke lensimi uyanır uyanmaz taksaydım. Bugün suya dikkat etmem lazım. Spordan sonra duşu kısa tutacağım. Elektrik bütçem tam planladığım gibi gidiyor.</p>



<p>Giyinip merdivenlere yöneliyorum. Elektrik harcamasam daha iyi olacak. Bahçeye inince hafif tempo koşuya başlıyorum. Keşke bisikleti vermeseydim. Güneş yükselmiş, sık yaprakların arasından sızıyor. Gökdelenlerin arasında yüz yıllık ağaçlar ve orman. Bu yürüyüş yolunu pek tercih etmem normalde ama malum bugün değişiklik günü. Burada çok fazla kuş oluyor, irkilip harekete geçtiklerinde başlıyor yürüyüşçülerin üzerine bombardıman. Sabah erken olduğundan kalabalık değil. Gün içi binlerce kişi geçecek buradan.</p>



<p>Hava kalitesi değeri lensimde beliriyor. Yıl başından beri tüm kirleticilerde sınır değerin altında kaldık, rekora yakınız. Uluslararası yaşanabilir şehir yarışmasındaki en önemli kriterlerden biri bu. Şehrimiz ilk üçe aday oldu. Tempomu biraz hızlandırıyorum. Atık getirme merkezindeki kompostun kokusu geliyor. Bunu yan mahalleye yapsalar daha mı iyi olurdu acaba? Unutmadan yarın çiçekler için biraz gübre almam gerekecek. Eve gidince kapları ayarlayayım.</p>



<p>Uzun zamandır koşmadığım için nefes nefese kalıyorum. Tempomu düşürüyorum. Susadığımı hissetmedim ama lensimde susuz kaldığımı belirten uyarı yanıyor. Hay aksi, yanıma su almayı unutmuşum. İlerideki su arıtma istasyonu ilişiyor gözüme. Mecburen avucumdan destek alarak içiyorum suyu. Kalan su kotam biraz daha düşüyor, fakat susuzluk uyarısı kayboluyor. Birkaç damla yere düşünce, canım sıkılıyor. Su kullanımını bu kadar kısıtlı tutmasalar daha iyi olurdu diye iç geçiriyorum. Biraz daha olsaydı keşke. Yeni suyun tadına da pek alışamadım zaten. Tadı daha yeni halk oylamasıyla değiştirildiğinden dört yılda elbet alışırım diye düşünüyorum.</p>



<p>Koşumu tamamlayıp sitelerin arasındaki toprak yoldan eve dönüyorum. Yorulsam da merdivenlerden çıkıyorum. Elektrik kotamı ay sonuna saklamam gerek. Site görevlisi hasadı yapmış, yumurta ve mevsim yeşilliklerini kapının önünde buluyorum. Kirli kıyafetlerimi temizlenmeleri için askıya asıyorum. İki saate güneş onları tertemiz yapacak. Kendini güneş ışığıyla temizleyen kumaş çıktığından beri çok kolaylık oldu. Son çamaşır makinası da müzede sergileniyordu. Daha önce planladığım gibi duşumu da bir litre suyla sınırlı tutuyorum.</p>



<p>Acıktığımı hissediyorum. Güneş de yeterince yükseldi. Güneş ocağını açıyorum, yumurtaları sahana kırıyorum. Yarım saate pişer diye umuyorum. Pişirme süresi uzun ama neyse ki elektrik kotamdan düşmüyor. Hasadı yeni yapılan domates ve biberleri kesiyorum. Saplarını mahallenin inekleri için ayırıyorum. Yarım saate mahalle görevlileri tüm organikleri inekler için toplayacaklar. Yeni gelen ineklerin sütüyle peynirimiz çok iyi oldu. Keserken bir lokma alıyorum, gerçekten iyi.</p>



<p>Kahvaltıma başlarken haberler lensime yansıyor. Günün anlamına uygun, tarihi anlar paylaşılıyor. Buzulların erimesinin duruşu, nesli tükenme tehlikesinden çıkan son hayvan, tarım ilacı kullanımının sonlandırılması gibi birçok tarihi ana beni tanıklık ettiriyor lensim. Bugünkü tüketim tercihlerimi düşünüp, mutlu oluyorum.</p>



<p>Sonra da o kahraman anılıyor. Bize bugünü hediye eden, attığı küçücük bir adımla kelebek etkisi yaratan… Hem de hiç umut olmadığını düşündüğü bir anda. Yüzyıl önce konforunu değil bizi düşünerek umutla küçücük bir adım atan&#8230; Neden onu tercih etti, merak ediyorum. Kim bilir, belki sadece daha iyi bir gelecek umut eden bir yazı ilham vermiştir kendisine.</p>



<p>O gün, konforundan vazgeçip, o küçük adımı atmasaydın bu temiz havaya, bu yiyeceklere, bu suya sahip olmayacak, her şeyin sırayla yok oluşunu izliyor olacaktım. O küçük adımın, bir kelebek etkisi yarattı. Şimdi attığın adımı hatırlıyor ve bu dünyada bıraktığın iz için minnet duyuyorum. Benim tercihlerime ilham veriyorsun. Çünkü biliyorum ki, her büyük değişim, attığın küçücük bir adım ile başlıyor. Teşekkür ediyorum, sana.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/her-buyuk-degisim-kucucuk-bir-adimla-baslar/">Her Büyük Değişim Küçücük Bir Adımla Başlar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Günü 2024: Plastiklere Karşı Mücadelede Harekete Geçme Zamanı</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/dunya-gunu-2024-plastiklere-karsi-mucadelede-harekete-gecme-zamani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Otman Bektaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Apr 2024 06:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gezegenimizin karşı karşıya olduğu çevresel tehditlere dikkat çekmek ve çözüm arayışlarını desteklemek amacıyla her yıl 22 Nisan Dünya Günü uluslararası bir etkinlik olarak düzenleniyor. Gelin bu günün neden Dünya Günü olarak kutlandığına biraz geçmişe gidip daha yakından bakalım. 28 Ocak 1968&#8217;de, Santa Barbara kıyılarında büyük çaplı bir petrol sızıntısı yaşandı. Bu olay, milyonlarca litre petrolün [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dunya-gunu-2024-plastiklere-karsi-mucadelede-harekete-gecme-zamani/">Dünya Günü 2024: Plastiklere Karşı Mücadelede Harekete Geçme Zamanı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gezegenimizin karşı karşıya olduğu çevresel tehditlere dikkat çekmek ve çözüm arayışlarını desteklemek amacıyla her yıl 22 Nisan Dünya Günü uluslararası bir etkinlik olarak düzenleniyor. Gelin bu günün neden Dünya Günü olarak kutlandığına biraz geçmişe gidip daha yakından bakalım. 28 Ocak 1968&#8217;de, Santa Barbara kıyılarında büyük çaplı bir petrol sızıntısı yaşandı. Bu olay, milyonlarca litre petrolün denize yayılması ve binlerce deniz canlısının yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı. Bu trajik olayın ardından, insanlar çevre konusundaki endişelerini dile getirmeye ve harekete geçmeye başladı. Böylece, yaşanan bu felaket çevresel kazalara ve özellikle büyük çaplı bu ve benzeri olaylara karşı kamuoyunda bir farkındalık oluşturdu. UNESCO&#8217;nun 1969&#8217;daki Dünya Konferansı&#8217;nda, gezegenimizin karşı karşıya olduğu iklim değişikliği ve çevre kirliliği gibi tehditlere dikkat çekmek için özel bir gün belirlenmesi önerildi. Bu öneri, 22 Nisan&#8217;ın Dünya Günü olarak kabul edilmesi ile kabul edilmiş oldu. İlk Dünya Günü etkinlikleri, çevreci Denis Hayes<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a>&#8216;in organizasyonu ve aktivist John McConnell<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a>&#8216;in önerisiyle ABD&#8217;de 1970 yılında gerçekleşti ve 20 milyondan fazla kişi bu etkinliklere katıldı. Bu etkinlikler, çevresel bilinçlenmeye önemli bir ivme kazandırdı ve daha sonraki yıllarda kabul edilen pek çok çevre koruma düzenlemesinin alt yapısının hazırladı.</p>



<p>1970 yılından bu yana, çevresel farkındalık ve çevresel aktivizmde dikkate değer ilerlemeler kaydedildiğini söylemek yanlış olmaz. Hükümetler, kurumlar, toplum ve bireyler tarafından iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve kirlilik gibi acil eylem gerektiren çevresel sorunları ele almak için önemli adımlar atıldı. Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalardan, fosil yakıtlardan uzaklaşma, yenilenebilir enerji girişimleri, gelişen pek çok çevre kanunu ve düzenlemeler, doğa koruma planları ve bu çabaları savunan temel inisiyatiflere kadar, gezegenimiz üzerindeki olumsuz etkilerin azaltılması yönünde kolektif bir eylemler bütününden bahsetmek mümkün.</p>



<p>Günümüzde aslında Dünya Günü, sadece çevresel sorunlara dikkat çekmekle kalmıyor, aynı zamanda gezegenimizin sürdürülebilirliği için toplumsal bilinçlenmeyi artırmaya da yardımcı olan bir araç. Dünya Günü her yıl, çevresel bir soruna odaklanan belirli bir tema ile kutlanıyor. 2024 Dünya Günü&#8217;nün teması ise &#8220;Gezegen ve Plastikler&#8221;. Bu tema, plastik kirliliğine dikkat çekmeyi, tek kullanımlık plastik tüketimini azaltmayı, hızlı moda anlayışına son verilmesini, plastik kullanımını azaltabilecek teknolojilere yatırım yapmayı ve 2040’a kadar plastik üretiminde %60 azaltımı amaçlayan, gerçekten Dünyamız için çok kıymetli ve önemli bir tema. Gezegen ve Plastikler teması, her yıl 380 milyon ton plastik üretilirken, üretilen plastiklerin sadece %9&#8217;unun geri dönüştürüldüğünü vurguluyor.</p>



<p>Okyanuslardan çöplüklere kadar plastik atıklar, hem karasal ekosisteme hem deniz ekosistemine, vahşi yaşama ve insan sağlığına kadar ciddi bir tehdit. Tek kullanımlık plastikler, plastik şişeler, poşetler, ambalajlar, hızlı giyim ürünleri kaynaklı tekstil atıkları gibi ürünler yaygın kullanımları ve kısa ömürleri nedeniyle bu soruna büyük katkıda bulunuyor. Bu plastik atıklar doğada yüzlerce belki binlerce yıl boyunca kalıyor. Bu noktada 16. İstanbul Bienali’ne de tema olan Pasifik Okyanusu’ndaki 7. Kıtayı hatırlatmak isterim. (Banu Tuna’nın 2019 yılında kaleme aldığı yazısından günümüze bu kıtanın yüzölçümü genişlemiş olabilir. <a href="https://sifiratik.gov.tr/kutuphane/haberler/turkiye-nin-iki-kati-olan-bu-dev-ada-hic-kimsenin-ve-herkesin" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Merak edenler yazıya buradan ulaşabilirler</a>.)</p>



<p>Plastik atıklara bu kadar vurgu yapmışken bireysel düzlemde neler yapabiliriz gelin tekrar birlikte hatırlayalım:</p>



<p>Atık oluşumunu önlemek için tek kullanımlık plastikleri azaltın: Tek kullanımlık plastiklerin kullanımını en aza indirmek, plastik kirliliğini önlemenin en etkili yollarından biridir. Mümkün oldukça tek kullanımlık plastik yerine yeniden kullanılabilen su şişeleri, alışveriş torbaları ve kaplar gibi alternatifleri tercih edin.</p>



<p>Doğru Geri Dönüşüm Yapın: Geri dönüşüm, plastik atıkların çöplüklere ve okyanuslara gitmesini azaltmaya yardımcı olur. Yerel geri dönüşüm yönergelerini takip edin, ayrıştırılmış atıkların semtinizden ne zaman toplandığını öğrenin ve geri dönüştürülebilir malzemeleri doğru şekilde temizleyip ayırarak toplama merkezlerine ulaştığından emin olun.</p>



<p>Düzenlemeleri Destekleyin: Tek kullanımlık plastiklerin üretimini ve kullanımını kısıtlayan politikaları destekleyin, plastik poşetlerin kullanımının veya pipetlerin yasaklanması gibi. Sürdürülebilir ambalajları teşvik eden ve plastik ürünlere alternatifler sunan girişimleri destekleyin.</p>



<p>Eğitim ve Farkındalığı Artırın: Plastik kirliliğinin çevresel etkileri ve plastik tüketiminin azaltılmasının önemi konusunda farkındalık yaratın. Arkadaşlarınızla sohbet ederken bu konudan bahsedin. Çocuklarınızı doğru atık yönetimi uygulamaları, geri dönüşümün ve tekrar kullanımın faydaları konusunda eğitin.</p>



<p>Şimdi benim bu küçük çabalarım 80 milyon tonluk atık adasına ne katkı sağlayacak dediğinizi duyabilir gibiyim. Bir basit örnek vermek istiyorum. Borusan grup şirketlerinde yalnızca bir yemekhanedeki çatal-bıçak ambalajlarını kaldırarak yaklaşık 2 ton atığın önüne geçtik. Küçük adımlar büyük etkiler yaratır. Atık çıkarmayarak, daha, sürdürülebilir alışkanlıklar edinerek ve değişim için mücadele ederek, bireyler plastik kirliliğiyle mücadelede kritik bir rol oynayabilirler ve gelecek nesiller için daha temiz, daha sağlıklı bir çevre oluşturabilirler. Birlikte, olumlu bir etki yaratabiliriz ve herkes için daha temiz ve daha sağlıklı bir gelecek inşa edebiliriz. Aslında Dünya Günü de bireyler olarak bize bunu hatırlatmak için burada..</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" width="581" height="308" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/04/dunya_gunu_2024_dunya_gunu_erkinlikleri_haritasi.png" alt="2024 Dünya Günü Etkinlikleri Haritası" class="wp-image-4698" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/04/dunya_gunu_2024_dunya_gunu_erkinlikleri_haritasi.png 581w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2024/04/dunya_gunu_2024_dunya_gunu_erkinlikleri_haritasi-300x159.png 300w" sizes="(max-width: 581px) 100vw, 581px" /><figcaption><em>Şekil 1: 2024 Dünya Günü Etkinlikleri Haritası (earthday.org)</em></figcaption></figure></div>


<p>Dünya Günü&#8217;nde dünyanın dört bir yanında binlerce etkinlik gerçekleştiriliyor. Bu etkinlikler hakkında bilgi almak için <a href="https://www.earthday.org/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">earthday.org</a> web sitesini ziyaret edebilirsiniz.</p>



<p>2024 Dünya Günü gelmişken hatırlanması gereken bir gerçek var: Kim olduğumuz, nerede olduğumuz veya ne iş yaptığımız fark etmeksizin, hepimiz gerçek, olumlu ve etkili değişiklikler yapma gücüne sabihiz. Bu sebeple, her yıl olduğu gibi bu yıl da earthday.org üzerinden, ‘Dünya Günü 2024 Kiti’ paylaşıldı. Bu kılavuz, 2024’ün teması olan Gezegen ve Plastikler çerçevesinde herkesin çevreci harekete katılması için pratik rehberlik ve uygulanabilir adımlar sunuyor. Dünya Günü hakkında daha fazla bilgi edinmek ve katılım yollarını öğrenmek için <a href="https://www.earthday.org/wp-content/uploads/2024/03/EarthDay-2024-Toolkit-March-12th-Update.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">&#8216;Dünya Günü 2024 Kiti’</a>ne göz atabilirsiniz.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p><p style="overflow:hidden;"><a id="_ftn1" href="#_ftnref1">[1]</a> Deniz Hayes kimdir: <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Denis_Hayes" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Denis_Hayes</a></p></p>



<p><p style="overflow:hidden;"><a id="_ftn2" href="#_ftnref2">[2]</a> John McConnell kimdir: <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/John_McConnell_(peace_activist)" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/John_McConnell_(peace_activist)</a></p></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/dunya-gunu-2024-plastiklere-karsi-mucadelede-harekete-gecme-zamani/">Dünya Günü 2024: Plastiklere Karşı Mücadelede Harekete Geçme Zamanı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Limit Aşım Günü: 2023 Kaynaklarını 214 Günde Tükettik</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/limit-asim-gunu-2023-kaynaklarini-214-gunde-tukettik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eylül Özfırat]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Aug 2023 04:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4566</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın bize bir yıl için sunduğu doğal kaynakları tükettiğimiz gün olan Küresel Limit Aşım Günü, Global Footprint Network tarafından bu yıl 2 Ağustos olarak belirlendi. Bu, dünya üzerinde 2023 yılı için var olan kaynakları 214 gün içinde tükettiğimiz ve bu tarihten sonra tüketeceğimiz her şeyin gelecek nesillerin kaynaklarından tüketeceğimiz anlamına geliyor. Eğer bu hızla tüketmeye [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/limit-asim-gunu-2023-kaynaklarini-214-gunde-tukettik/">Limit Aşım Günü: 2023 Kaynaklarını 214 Günde Tükettik</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dünyanın bize bir yıl için sunduğu doğal kaynakları tükettiğimiz gün olan Küresel Limit Aşım Günü, Global Footprint Network tarafından bu yıl 2 Ağustos olarak belirlendi. Bu, dünya üzerinde 2023 yılı için var olan kaynakları 214 gün içinde tükettiğimiz ve bu tarihten sonra tüketeceğimiz her şeyin gelecek nesillerin kaynaklarından tüketeceğimiz anlamına geliyor. Eğer bu hızla tüketmeye devam edersek, gelecek nesillere bırakacağımız kaynaklar da aynı hızla azalmaya devam edecek.</p>



<p>Limit aşım günü ilk kez 1971 yılında hesaplanmış ve o yıl 25 Aralık olarak belirlenmiştir. Her sene tekrar eden bu hesaplamaya göre neredeyse her yıl limit aşım gününe daha erken ulaşıyoruz. Bu da doğanın bize bir yıl için sunduğu kaynakları her geçen yıl daha da erken tükettiğimiz anlamına geliyor. Limit Aşım Günü’nün her yıl daha da erkene çekilmesinin en önemli iki nedeni hızla artan nüfus ve tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak artan karbon ayak izi. Dünya nüfusu her geçen gün artarken, buna paralel olarak doğal kaynak talebi de artmakta. İnsanlar, enerji, gıda, su ve diğer kaynaklara olan ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla tüketmekte ve atık üretmekte.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" width="518" height="352" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/Limit_Asim_Gunu_2_agu_23_Picture1.png" alt="Yıllara Göre Limit Aşım Günleri" class="wp-image-4569" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/Limit_Asim_Gunu_2_agu_23_Picture1.png 518w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/Limit_Asim_Gunu_2_agu_23_Picture1-300x204.png 300w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" /><figcaption><em>Şekil 1: Yıllara Göre Limit Aşım Günleri (<a href="https://overshootday.org" target="_blank" rel="noreferrer noopener">overshootday.org</a>)</em></figcaption></figure></div>


<p>Birleşmiş Milletler Çevre Programı&#8217;na göre, dünya genelindeki enerji tüketimi ve sera gazı emisyonları sürekli artmakta. Bu enerji tüketiminin büyük bir kısmı fosil yakıtlardan elde edilen enerjiye dayanmakta. Bunun sonucunda, atmosfere büyük miktarda karbondioksit ve diğer sera gazları yayılmakta. Bu emisyonlar, sera etkisi nedeniyle gezegenimizin ısınmasına ve iklim değişikliğine yol açmakta. Karbondioksit emisyonlarının azaltılması, sürdürülebilir enerji kaynaklarına geçişin teşvik edilmesi ve enerji verimliliğinin artırılması gibi önlemler, karbon ayak izimizi azaltmada kritik öneme sahip.</p>



<p><strong>Türkiye’nin kaynakları 22 Haziran’da bitti!</strong></p>



<p>Türkiye için limit aşım günü 22 Haziran olarak belirlendi. Bu da demek oluyor ki, tüm insanlık Türkiye’deki seviyede kaynak tüketseydi, dünyada 2023 yılı için var olan kaynaklar 22 Haziran’da bitmiş olacaktı. Yapılan hesaplamaya göre Katar ve Lüksemburg için bir yıllık kaynaklar şubat ayında, Kanada, USA, Avusturalya, Belçika, Danimarka ve Finlandiya için ise mart ayında bitti. Jamaika, Ekvador ve Endonezya’nın kaynakları ise aralık ayında bitecek. Bu veriler incelendiğinde ülkelerin tüketim kültürlerinin çevreye olan etkisinin gösterdiği değişiklik anlaşılabilir. Aşağıdaki görselden diğer ülkelerin Limit Aşım Günleri’ni inceleyebilirsiniz.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" width="458" height="356" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/Limit_Asim_Gunu_2_agu_23_Picture2.png" alt="Ülkelere Göre Limit Aşım Günleri" class="wp-image-4570" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/Limit_Asim_Gunu_2_agu_23_Picture2.png 458w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/Limit_Asim_Gunu_2_agu_23_Picture2-300x233.png 300w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /><figcaption><em>Şekil 2: Ülkelere Göre Limit Aşım Günleri (2023) (<a href="https://overshootday.org" target="_blank" rel="noreferrer noopener">overshootday.org</a>)</em></figcaption></figure></div>


<p><strong>Limit Aşım Günü’ne daha geç ulaşmak için neler yapabiliriz?</strong></p>



<ul><li>Dünya genelinde araba kullanımından kaynaklanan karbon ayak izimizi %50 azaltırsak ve bu mesafenin üçte birini toplu taşıma ile değiştirip, geri kalanını da bisiklet veya yürüyüşle tamamlarsak Dünya Limit Aşım Günü’nü 13 gün geciktirebiliriz.</li><li>WWF’in açıklamasına göre Limit Aşım Günü’nü her yıl altı gün ileriye taşıyabilirsek, 2050 yılına gelmeden önce bir yıllık kaynakların yeterli olduğu noktaya yeniden ulaşabiliriz.</li><li>İnsanlığın karbon ayak izini yarıya indirebilirsek Dünya Limit Aşım Günü&#8217;nü 93 gün ileriye taşıyabiliriz. Enerji tüketimini azaltmak ve kullandığınız enerjiyi yeşil enerjiye çevirmek, bilinçli et tüketicisi olarak kırmızı et endüstrisindeki CO2 salımını düşürmek ve doğaya geri dönebilecek atıkları ayırmak karbon ayak izimizi düşürebilecek adımlardan bazılarıdır.</li></ul>



<p>Sürdürülebilir uygulamaları benimsemek, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek ve enerji verimliliğini arttırmak sadece gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmakla kalmayacak, aynı zamanda ekonomik fırsatlar yaratarak toplumun refahını da arttıracak.</p>



<p>Sizler de aşağıdaki link üzerinden kendi karbon ayak izinizi hesaplayabilirsiniz!</p>



<p><a href="https://www.footprintcalculator.org/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://www.footprintcalculator.org/</a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/limit-asim-gunu-2023-kaynaklarini-214-gunde-tukettik/">Limit Aşım Günü: 2023 Kaynaklarını 214 Günde Tükettik</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Plastiksiz Temmuzdan Plastiksiz Yıllara</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/plastiksiz-temmuzdan-plastiksiz-yillara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Doğru]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Jul 2023 09:26:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı şeyler görünmezdir. Hayatımızın her yanını sinsice sararlar ama durumun farkına varmak zor olabilir. Mesela fosil yakıtların yani petrol, kömür ve doğalgaz, tümünün hayatımızın içine nasıl sızdığını çoğu zaman göremeyiz. Halbuki enerjimizin çoğunu onlardan sağlıyoruz hala. Lambanın her düğmesine bastığımızda, klimamızı çalıştırdığımızda, arabamızın kontağını çevirdiğimizde bir fosil yakıt kaynağını tüketiyor ve atmosfere, iklim krizine neden [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/plastiksiz-temmuzdan-plastiksiz-yillara/">Plastiksiz Temmuzdan Plastiksiz Yıllara</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bazı şeyler görünmezdir. Hayatımızın her yanını sinsice sararlar ama durumun farkına varmak zor olabilir. Mesela fosil yakıtların yani petrol, kömür ve doğalgaz, tümünün hayatımızın içine nasıl sızdığını çoğu zaman göremeyiz. Halbuki enerjimizin çoğunu onlardan sağlıyoruz hala. Lambanın her düğmesine bastığımızda, klimamızı çalıştırdığımızda, arabamızın kontağını çevirdiğimizde bir fosil yakıt kaynağını tüketiyor ve atmosfere, iklim krizine neden olan karbondioksiti salıveriyoruz.</p>



<p>Ancak enerji kullanımı dışında da aslında bir petrol denizinin içinde yaşıyoruz. Petrolden elde edilen plastikten bahsediyoruz. Kap kacağımızdan oturduğumuz kanepeye, yerdeki halımızdan çocuklarımıza aldığımız oyuncaklara, o mis kokulu kahveleri aldığımız kaplardan tek kullanımlık pipetlere kadar, hemen her şeyin içinde çoğu zaman plastik bulunuyor.</p>



<p>Ve ne yazık ki bu plastiklerin <a href="https://www.unep.org/interactives/beat-plastic-pollution/?gclid=CjwKCAjwtuOlBhBREiwA7agf1lJTc8sNffHYv56iAX0UES9-a4RWxMajqHlZmf1DTDZWl8IayMLn3BoCm60QAvD_BwE" target="_blank" rel="noreferrer noopener">çok azı geri dönüştürülüyor</a>. Birleşmiş Milletler Çevre Programı verilerine göre küresel ölçekte bu oran sadece %10 civarında. Kullanılmış plastiklerin %14’ü ise yakılıyor -ki bu da atmosfere karışan büyük miktarda karbondioksit anlamına geliyor. Peki geri kalan yaklaşık %76’sı ise nereye gidiyor? Bir kısmı vahşi depolama yoluyla toprağa gömülüyor ve toprakları kirletiyor. Ama daha büyük bir bölümü, yani yıllık 0.8 ila 2.7 milyar tonu dünyanın dört bir yanındaki binlerce nehir aracılığıyla denizlere, okyanuslara ulaşıyor.</p>



<p>Sonuç olarak bugün okyanusların dört bir yanında büyük çöp dağları yüzüyor. Hatta Kaliforniya ile Hawai arasındaki bölgede bulunan ve dünyanın en okyanus atık bölgesi olarak kabul edilen Büyük Pasifik Çöp Alanı (Great Pacific Garbage Patch), <a href="https://www.iberdrola.com/sustainability/plastic-island-in-pacific-eighth-continent" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sekizinci Kıta</a> şeklinde adlandırılıyor. Fransa’nın yüzölçümünün üç katına ulaşan bu bölgede, 1.8 milyar ton parça plastik atık bulunduğu tahmin ediliyor.</p>



<p>Suda çözülen önemli bir kısmı ise mikroplastik olarak deniz tabanına veya deniz canlılarının midelerine, oradan da bizim de dahil olduğumuz besin zincirine kavuşuyor.</p>



<p><strong>Plastik Atıksız Bir Dünya Mümkün mü?</strong></p>



<p>Bu korkunç gerçeklere uyananlar da var elbette. Batı Avustralya’da yaşayan Rebecca Prince-Ruiz ve arkadaşlarının 2011 yılında kurduğu Plastiksiz Vakfı’nın (<a href="https://www.plasticfreejuly.org/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Plastic Free Foundation</a>) Plastiksiz Temmuz inisiyatifi (Plastic Free July®) kısa zamanda yerkürenin dört bir yanındaki milyonlarca insana ulaşmayı başardı ve plastik kullanımının nasıl azaltılabileceğine dair somut örnekleri hayata geçirdi. Bugün 190’dan fazla ülkede 100 milyonun üzerinde katılımcının parçası olduğu hareket, insanların gündelik davranışları değiştirerek tek kullanımlık plastiklerin kullanımını hayatımızdan çıkarmak için uğraşıyor. Türkiye’de de faaliyet gösteren ve birçok uluslararası çevre ödülü kazanan <a href="https://www.plastiksiztemmuz.org/">Plastiksiz Temmuz</a> hareketi, Temmuz ayından başlayarak tüm ay ve günlerimizden tek kullanımlık plastikleri çıkarmak için yoğun ve etkili bir kampanya yürütüyor.</p>



<p>Plastik atıksız bir dünya ideali için uğraşan hareketin on yılı aşkın yoğun çalışmaları sonucunda, önemli etkiler ortaya koyduğu biliniyor. 2021 yılında 28 ülkede 20 binin üzerinde insanla gerçekleştirilen IPSOS araştırmasına göre, küresel ölçekte tüketicilerin %29’u Plastiksiz Temmuz çalışmalarından haberdar ve %13’ü de bu çabanın bir parçasına ortak olmuş. Bu da küresel çapta 140 milyona yakın insanın inisiyatifin bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Aynı çalışmaya göre, Plastiksiz Temmuz katılımcıları hane içi atıklarını önemli ölçüde azaltabiliyorlar ve yıllık atıklarının kişi başı 15 kilogramını geri dönüşüme ulaştırabiliyorlar; bu da %3.5 daha az atık anlamına geliyor. Toplamda ise atıkları 2.1 milyar ton azalıyor ve 300 milyon ton plastik atık geri dönüşüme kazanılıyor. İnisiyatifin 10 yıl aşkın çabasının plastik su şişelerine yönelik toplam talebin %2.3; meyve ve sebze ambalajlarına yönelik talebin %3.1 seviyesinde azalmasına neden olduğu otaya çıkmış durumda. Özellikle deniz canlılarının yaşamlarına büyük tehlike oluşturan tek kullanımlık pipetlerde ise bu oran %4 azaltım olarak gözüküyor.</p>



<p><strong>İlk Adım: Bir Çanta Alın ve Tek kullanımlık Olmasın!</strong></p>



<p>Bu büyük başarıya rağmen, sorun elbette bütün ciddiliğiyle ortada. 1970’lerden 1990’lara kadar plastik üretimi ve paralel olarak atık miktarı üçe katlandı. 2000’lerin başlarında ise plastik atıklar sadece 10 yılda, önceki 40 yıldakinden daha fazla arttı. Bugün yıllık ortalama plastik atık toplamı, 400 milyon tonu aşıyor. Tek kullanımlık plastiklerin yaklaşık %98’i ise tamamen fosil yakıtlardan elde ediliyor; yani sadece %2’si geri dönüşmüş plastikten üretiliyor. Fosil yakıt bazlı plastiklerin üretimi, kullanımı ve bertarafının 240 yılındaki toplam karbon bütçesinin %19’una ulaşacağı tahmin ediliyor. Tabii süreç aynı şekilde devam ederse.</p>



<p>Peki Plastiksiz Temmuz hareketi, bu süreci tersine çevirmek için tüketicilere neler öneriyor? Öncelikle belirtmek gerekir ki, birincil hedef tek kullanımlık plastikler çünkü sözgelimi beyaz eşya ya da araba komponentleri gibi dayanıklı tüketim mallarında kullanılan plastikler, sanayinin kendi döngüsü içinde büyük oranda geri dönüşüm süreçlerine ulaşıyor. Okyanusları ve toprağı kirleten plastikler büyük oranda poşetler, pipetler, sigara izmaritleri, pet su şişeleri gibi tek kullanımlık ürünlerden oluşuyor. Dolayısıyla tüketicilerin davranış değişiklikleri yoluyla bu plastiklerin kullanımını azaltmak ve kullanılanları da geri dönüşüm uygulamalarına ulaştırmak hayati öneme sahip.</p>



<p>Plastiksiz Temmuz hareketine katılanların bir araya geldiği blogda bu konuda çok değerli ve etkili öneriler bulunuyor. Sözgelimi Türkiye blogunda yer alan Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’nun <a href="https://www.plastiksiztemmuz.org/post/plastiksiz-temmuz-da-plastikten-arinmak">önerilerinin</a> başında bir çanta taşımak geliyor. “Bir çanta taşımak sizi daima hazırlıksız yakalanma ihtimalinden uzaklaştıracaktır.” şeklinde söze başlayan Gündoğdu, “Çantanın içerisine çok kullanımlık saklama kabı, su şişesi, kişisel bir bardak ve bir iki adet de bez torba koyduğunuz takdirde tek kullanımlık birçok plastiği de kullanmaktan kaçınmış olursunuz.” diyor. Streç film yerine saklama kabı; tek kullanımlık pipetlere tamamen hayır demek ya da çok elzemse yanınızda metal veya bambu pipetler taşımak; yemeğini sipariş etmek yerine yerinde ya da evinde yemek; ambalajlı üründen uzaklaşmak (tabii burada yine yanımızda çanta taşımaya geliyoruz); çok sevdiğimiz çayı sallama değil, demleme içmek; şampuan yerine çok daha sağlıklı bir alternatif olan sabun kullanma ve belki de en önemlisi&nbsp; planlı bir alışveriş sistemi kurmak da Gündoğdu’nun diğer önemli tavsiyeleri. Bahsettiğimiz blogda son derece mantıklı, etkili ve uygulanabilir daha birçok öneri bulabilirsiniz.</p>



<p><strong>Sadece Temmuz mu?</strong></p>



<p>Bir çok uluslararası ödüle sahip olan Plastiksiz Temmuzlar hareketinin, uluslararası yurttaş hareketlerinin yeni yol haritası olan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile bağlantısı da önemli vurgulardan biri olarak kabul edilmeli. 11. (<a href="https://turkiye.un.org/tr/sdgs/11">Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar</a>), 12. (<a href="https://turkiye.un.org/tr/sdgs/12">Sorumlu Üretim ve Tüketim</a>), 14. (<a href="https://turkiye.un.org/tr/sdgs/14">Sudaki Yaşam</a>) ve 15. Amaçlarla (<a href="https://turkiye.un.org/tr/sdgs/15">Karasal Yaşam</a>) doğrudan ilişkili olan Plastiksiz Temmuz inisiyatifi aslında gezegendeki insan yaşamı için bireylerin kendi başlarına ilerleyebilecekleri başlı başına bir yolu önümüze açıyor.</p>



<p>Yunanca “her şekle girebilen”, “kalıplanabilen” anlamına gelen plastikos (πλαστικός) kelimesinden türeyen plastik, insanlık için sağlıktan ulaşıma, hijyenden yalıtıma kadar birçok önemli malzemenin üretimi için önemli kapılar açsa da bugün, insanlığın ve ekosistemin başına gelen en büyük sorunlardan biri haline dönüştü. İnsanlığın yarattığı her yeni nesne gibi, aslında kendi başına bir kötülüğe sahip değil elbette plastik. Birçok materyalin aksine sorunsuz bir şekil dönüştürülebilen ve yeniden kullanılabilen plastiği doğru ve kontrollü kullanmak bütün mesele. Ve tek kullanımlık plastikleri hayatımızdan çıkardığımızda, ihtiyaç duyulan sanayi üretimlerindeki kullanımları da süreğen olarak geri dönüştürülebildiğinde, iklim krizinden deniz ve karasal kirliliğine kadar birçok soruna da hızlıca çözüm bulmamız mümkün olacak.&nbsp;</p>



<p>Bu arada neden sadece Temmuzlar plastiksiz olsun ki! Her günümüzün, ayımızın plastiksiz olacağı günler yakın; yeter ki davranışlarımızı değiştirme cesaretimiz olsun…</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/plastiksiz-temmuzdan-plastiksiz-yillara/">Plastiksiz Temmuzdan Plastiksiz Yıllara</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikâye Anlatıcılığı İklim İçin Neden Önemli?</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/hikaye-anlaticiligi-iklim-icin-neden-onemli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Borusan Turuncu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Jul 2023 07:38:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4512</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazarlar: İklim krizi dediğimizde aklımıza gelen ilk görüntü nedir? Ana kütlesinden kopmuş bir buz parçası üstünde tek başına duran bir kutup ayısı olabilir mi? Bizi duygulandıran bir fotoğraf karesi yani… Evet, bu kare bizi duygulandırıyor, büyük ihtimalle üzüyor da, fakat etkisi bizleri harekete geçirecek, iklim krizinin çözümü için emek vermemizi sağlayacak kadar uzun sürmüyor. Çünkü [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/hikaye-anlaticiligi-iklim-icin-neden-onemli/">Hikâye Anlatıcılığı İklim İçin Neden Önemli?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Yazarlar:</strong></p>


    <div class="" data-nc-gutenberg-section="true" data-nc-gutenberg-section-type="block-users-grid" data-nc-gutenberg-section-api="{&quot;blockName&quot;:&quot;nc-block-user-grid&quot;,&quot;graphQLvariables&quot;:{&quot;variables&quot;:{&quot;include&quot;:[134,133]},&quot;queryString&quot;:&quot;GQL_QUERY_GET_USERS_BY_SPECIFIC&quot;},&quot;hasSSrInitData&quot;:{&quot;hasSSrInitData&quot;:true,&quot;initUserIDs&quot;:[134,133]},&quot;settings&quot;:{&quot;userCardName&quot;:&quot;card2&quot;,&quot;gridClass&quot;:&quot;grid-cols-2 sm:grid-cols-3 md:grid-cols-2 lg:grid-cols-3 xl:grid-cols-4&quot;,&quot;gridClassCustom&quot;:&quot;grid gap-x-2.5 gap-y-4 sm:gap-6 2xl:gap-8 grid-cols-2 sm:grid-cols-3 md:grid-cols-2 lg:grid-cols-3 xl:grid-cols-2&quot;,&quot;heading&quot;:&quot;&quot;,&quot;subHeading&quot;:&quot;&quot;,&quot;hasBackground&quot;:false,&quot;blockLayoutStyle&quot;:&quot;layout-2&quot;,&quot;expectedNumberResults&quot;:2}}"></div>



<p>İklim krizi dediğimizde aklımıza gelen ilk görüntü nedir? Ana kütlesinden kopmuş bir buz parçası üstünde tek başına duran bir kutup ayısı olabilir mi? Bizi duygulandıran bir fotoğraf karesi yani…</p>



<p>Evet, bu kare bizi duygulandırıyor, büyük ihtimalle üzüyor da, fakat etkisi bizleri harekete geçirecek, iklim krizinin çözümü için emek vermemizi sağlayacak kadar uzun sürmüyor.</p>



<p>Çünkü kutuplar çok uzak, yavaş eriyorlar ve deniz seviyesi hâlâ hissedilir ölçüde yükselmedi.</p>



<p>Çünkü kutup ayıları çok sevimli hayvanlar olmalarına rağmen varlıkları insanlık için vazgeçilemez bir “fayda” yaratmıyor.</p>



<p>Haydi şimdi bu fotoğrafa bir hikâye yazalım. Çok düşünmeden, ilk aklımıza geldiği hâliyle. Ana kütlede yaşayan dört bireylik bir kutup ayısı ailesi olsun. İki yetişkin, iki genç birey. İşimizi kolaylaştırıp anne, baba ve çocuklar diyelim bunlara…</p>



<p>Anne ve baba, çocuklardan biriyle oyun oynasın. Neşeyle, keyiﬂe, buzların üstünde yata yuvarlana… Diğer çocuksa kıyıda, yüz üstü uzanmış, küçük patilerini uzatıp suyun içindeki balıkları yakalamaya çalışsın. Balıklar patilerinin arasından sıvışıp kaçsınlar. Genç kutup ayısı bedenini sürükleyerek suya daha da çok yaklaşsın, kollarını daha da ileri uzatsın, kaçan balıkları tutmak için çabalasın.</p>



<p>Belki bu tatlı hikâyeye güneş ışıkları da eşlik ediyordur. Yüzümüze yüzümüze vururken içimizi de ısıtan rengârenk güneş ışıkları…</p>



<p>Biz güneş ışıkları ile içimizi ısıtırken hafif bir çıtırtıyla kendimize gelelim. Aaa! Az önce balıkların başında bıraktığımız genç kutup ayısının altındaki buz parçası kopmuş. Bizim ufaklık henüz bu durumun farkında değil. Hatta patileri ile suyu çektikçe sürükleniyor, sürüklendikçe kıkırdıyor çünkü her seferinde balıklara biraz daha yaklaşıyor. Yaklaştıkça daha da çok neşelenip kollarını daha çok çırpıyor.</p>



<p>Anne, babası ve diğer kardeş keyiﬂe oyunlarına devam ediyorlar, ufaklığın kopan buz parçası üstünde kendilerinden hızla uzaklaşmakta olduğunun farkında değiller.</p>



<p>Burada hikâyeye büyük bir virgül atıp, duygularınızı sormak istiyorum. Ne hissediyorsunuz? Ben daha çok üzülmeye başladım, duygularım derinleşti. Harekete geçmek, anne babaya seslenmek istiyorum: “Hey! Çocuk gidiyor, buz koptu! Koşun, kurtarın onu!”</p>



<p>Ama maalesef beni duymuyorlar. Bu noktadan sonra hikâyemiz büyük bir trajedi ile sonlanıp hepimizi üzüntüye boğabilir. Buzun erimesine kızar, ailenin dağılmasına çok üzülürüz. Ve böylece iklim krizinin yarattığı aile faciası bizi iklim krizinin diğer etkilerine döndürebilir, iklim</p>



<p>krizine yaptığımız katkıyı düşünmemize sebep olabilir. Çünkü hikâyeler, olaylar arasında bağ kurmamızı kolaylaştırır. Hikâyeler; gördüğümüz, anladığımız bir durumu hafızamıza taşır, “bellek” oluşturmamızı sağlar.</p>



<p>Eski çağ düşünürlerinin sezdiği, modern çağ biliminin ise tespit ettiği bu durum, yani hikâyelerin insanı değiştirme gücü, iklim kriziyle mücadele etmek için de kullanılabilecek bir güç. Çünkü bilimin bize sunduğu gerçeklerin yaratacağı etkileri hikâyeleştirmediğimiz zaman kitleselleştiremiyoruz. İklim kriziyse seferberlikle çözülebilecek bir kriz. Sadece bilim insanları, sadece teknokratlar, sadece siyasetçilerle çözülmeyecek.</p>



<p>Ben bu hikâyeyi çocuklara anlatmak istiyorum, o yüzden de burada bırakamam. Virgülü attığımız yeri dönüm noktası olarak belirleyip, bu hikâyeyi mücadele dolu bir umut yolculuğuna dönüştürebilirim. Dönüştürmeliyim. Benim hikâyemde, anne, baba ve kardeş, kopan buz parçasını fark edip, suya atlıyor ve kendilerinden hızla uzaklaşan genç kutup ayısını yakalamaya çalışıyorlar. Kutup ayısı da durumu fark edip geri dönmek için elinden geleni yapıyor. Ama iki taraf da başarısız oluyor. Genç kutup ayısı koca okyanusun içinde yolculuğuna devam ederken arkada kalan genç kardeş işin peşini bırakmıyor, kardeşinin nereye gittiğini bulmaya çalışırken buzların neden ve nasıl eridiğini araştırmaya başlıyor.</p>



<p>Buz parçası üstündeki ufaklıksa önce korkup sonra ulaştığı ilk kıyıda karaya çıkıyor ve karşılarında kutup ayısı gören şaşkın insanları harekete geçiriyor. İnsanlar, çaresiz kutup ayısını evine götürürken bir taraftan da eriyen buzullara çözüm aramaya başlıyorlar. Herkesten yardım istiyorlar. Aile tekrar kavuşuyor. İki kardeş kutup ayısının mücadelesi, bize hem ilham hem de umut veriyor.</p>



<p>Peki iklim krizi farkındalığını yaygınlaştırmaya çalışırken anlatabileceğimiz tek hikâye kutup ayılarının hikâyesi mi? Kesinlikle değil. İklim krizi, merkezinde insan davranışları olan onlarca durumun tetiklediği, etkilediği ve milyonlarca canlının etkilendiği bir durum. Kutuplar kadar uzakta değil, hayatımızın tam içinde ve hatta hayatımız onun içinde. Bu yüzden de her başlığın ele alınması, harekete geçmemizi sağlayacak, motive edecek bir hikâye ile birlikte anlatılması gerekiyor. Hem yetişkinlere hem de çocuklara! Edebiyatın, sinemanın veya hangi disiplinde olursa olsun hikâye anlatıcılığının iklim krizi ile mücadeledeki payı, bana göre bu olmalı.</p>



<p>Biz insanların, iklim krizini inkâr etmemizin ya da kabullensek bile harekete geçmememizin önemli nedenlerinden biri felaket karşısında kendimizi güçsüz hissetmemiz. Bir diğeri ise değiştirmemiz gereken alışkanlıklarımıza duyduğumuz kuvvetli bağ. O zaman haydi mağaradaki atalarımızı hatırlayalım, iklim şartlarının da zorlu olduğu uzun kışlara geri dönelim. Atalarımız, çok korktukları vahşi hayvanlardan kendilerini korumak ve dışardaki çetin şartlara uyum sağlamak için ne yapıyorlardı? Bedenleriyle, sesleriyle birbirlerine hikâye anlatıyorlardı. Hayvanları tanımak için onları taklit ediyor, geliştirdikleri kaçış ya da av yöntemlerini paylaşmak için duvarlara hikâyeler çiziyorlardı. Değişiyorlardı, dönüşüyorlardı…</p>



<p>Bu sefer de karşımızdaki vahşi hayvan, yarattığımız medeniyetin bizi taşıdığı iklim krizi. O zaman haydi, umut dolu, güçlendirici hikâyelerle yeni bir gelecek yaratmak için harekete geçelim. Distopyayı ütopyaya dönüştürelim!</p>



<h4>İklimkurgu başlığı altında kabul edilen bazı yetişkin kitapları:</h4>



<p><em>Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları </em>serisi, Buket Uzuner, 2012</p>



<p><em>Köpekli Çocuklar Gecesi</em>, Oya Baydar, Can Yayınları, 2019</p>



<p><em>Solar</em>, Ian McEwan, YKY, 2020</p>



<p><em>Ağaçlar</em>, Hermann Hesse, Kolektif Kitap, 2018</p>



<p><em>Göç</em>, Julie Bertagna, İş Kültür, 2012</p>



<p><em>Sondan Sonra</em>, Megan Hunter, YKY, 2019</p>



<h4>İklimkurgu başlığı altında kabul edilebilecek bazı çocuk kitapları:</h4>



<p><em>Ayşe’nin Bulut Projesi</em>, Behiç Ak, 2023</p>



<p><em>Yeryüzü Okulu</em>, Raşel Meseri, Habitus, 2017</p>



<p><em>Denizi Kim Kirletiyor</em>, Gönül Simpson, Yeşil Dinozor, 2016 <em>Zaman Yolcusu Kreta</em>, Gülşah Özdemir Koryürek, 2020 <em>İklim Dostu</em>, Koray Avcı Çakman, Final Kültür, 2021</p>



<p><em>Dünyayı Kurtaran Öffie</em>, Megan Herbert ve Michael E. Mann, Nota Bene Yayınları, 2020</p>



<p><em>Su insan ve Çeşmesi</em>, Ivo Rosati, Nota Bene Yayınları, 2020</p>



<h4>İklimkurgu başlığı altında kabul edilebilecek bazı yetişkin ﬁlmleri:</h4>



<p><em>Küçülen Hayatlar, Alexander Payne, 2017 Çılgın Max: Öffieli Yollar, George Miller, 2015 Kar Küreyici, Bong John Ho, 2013</em></p>



<p><em>Düşler Diyarı, Bent Zeitlin, 2012 Yarından Sonra, Roland Emerich, 2004</em></p>



<h4>İklimkurgu başlığı altında kabul edilebilecek bazı çocuk ﬁlmleri ve dizileri:*</h4>



<p><em>Vol-İ, Andrew Stanton, 2008</em></p>



<p><em>Prenses Mononoke, Hayao Miyazaki, 1997 Rüzgarlı Vadi, Hayao Miyazaki, 1982</em></p>



<p><em>Octonauts: Above &amp; Beyond, Neflix, 2022 (çizgi dizi)</em></p>



<p>*Lütfen filmlerin yaş aralığının çocuklarınıza uygun olup olmadığını kontrol edin.</p>



<h4>Bu yazı hazırlanırken kullanılan kaynaklar:</h4>



<p><em>İklimkurgu, İklim Değişikliği, Antroposen’in Poetikası ve Ekoeleştirel İzler</em>, Kerim Can, Yazgünoğlu, Çizgi Kitabevi, 2022</p>



<p><em>Homo Narrans İnsan Niçin Anlatır?</em>, İsmail Gezgin, Redingot Yayıncılık, 2020</p>



<p></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/hikaye-anlaticiligi-iklim-icin-neden-onemli/">Hikâye Anlatıcılığı İklim İçin Neden Önemli?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marmara’nın Umudu Pina!</title>
		<link>https://borusanturuncu.com/marmaranin-umudu-pina/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Sarı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Jul 2023 10:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://borusanturuncu.com/?p=4493</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sanırım biz insanların en büyük yanılgısı, yaşadığımız dünyayı, var olduğu günden beri aynı sanmamız. Oysa sadece 10 bin yıl önce ne Anadolu böyleydi ne çevremizdeki denizler. Hele 30 milyon yıl geriye gidersek, bırakın kıtaları, toprakları, denizi soluduğumuz hava bile aynı değildi. Kısa ömürlerimizde her şeyi anladığımızı sanan varlıklar olarak tabii ki 30 milyon yıl öncesini [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/marmaranin-umudu-pina/">Marmara’nın Umudu Pina!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sanırım biz insanların en büyük yanılgısı, yaşadığımız dünyayı, var olduğu günden beri aynı sanmamız. Oysa sadece 10 bin yıl önce ne Anadolu böyleydi ne çevremizdeki denizler. Hele 30 milyon yıl geriye gidersek, bırakın kıtaları, toprakları, denizi soluduğumuz hava bile aynı değildi. Kısa ömürlerimizde her şeyi anladığımızı sanan varlıklar olarak tabii ki 30 milyon yıl öncesini tam olarak kavrayamıyoruz.</p>



<p>Şimdi sizi 6 milyon yıl geriye götüreceğim. Yaklaşık 6 milyon yıl önce, kuraklık yüzünden Akdeniz’in Atlas Okyanusu ile irtibatı kesildi. Nehirler kurudu. Akdeniz’in bugünkü en derin yerinde büyük nehirlerin taşıdığı az miktarda su kaldı. O da aşırı buharlaşma nedeniyle çok yüksek tuzluluğa sahipti. Bugün deniz olarak gördüğümüz her yer, karaya dönüştü. Diyarbakır’dan çıkan bir deve hiçbir engelle karşılaşmadan Madrid’e kadar gidebilirdi. Bilimsel olarak Messiniyen Tuzluluk Krizi (MSC) olarak bilinen bu kâbus, yaklaşık 5,3 milyon yıl önce Zanclean Seliyle son buldu. Dünya yağışlı periyoda girince, Cebelitarık Boğazı açılarak Atlas Okyanusu’nun serin suları iki yıl boyunca bir şelale gibi Akdeniz’i doldurdu. Tuzluluk krizinin yaşandığı yıllarda Akdeniz, içinde yaşayan türlerinin büyük bir kısmını kaybetti. Ne güzelim orkinoslar, ne kılıç balıkları, ne palamutlar kaldı Akdeniz’de. Biri bitki, biri hayvan grubundan iki tür müstesna: Deniz çayırları ve pina!</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" width="1024" height="768" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3-1024x768.jpg" alt="Marmara’nın Umudu Pina" class="wp-image-4497" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3-1024x768.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3-300x225.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3-768x576.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3-1536x1152.jpg 1536w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3-1600x1200.jpg 1600w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_3.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>“Pina da nereden çıktı? Nasıl bir şey?” dediğinizi duyar gibiyim. Haksız sayılmazsınız. Pina çok azımızın bildiği çok nadir ve harika bir canlı. Aslında dünyada sadece Cebelitarık Boğazı ile İstanbul Boğazı arasında yer alan denizlerde hemen kıyıdan başlayıp 60 m derinlere kadar yaşayabilen bir çift kabuklu. Ömrü yaklaşık 50 yıl ve boyu en fazla 120 cm kadar olan bir büyük midye. Vücudu üçgene benziyor. Üçgenin dar ucu deniz dibinde kumlara gömülü ve dibe “byssus” iplikçikleriyle tutunarak sabit yaşıyor. Diğer adı yelpaze midyesi (fan mussel). Çünkü eski demirci ocaklarını harlamaya yarayan körüklere benziyor aslında. Üçgenin geniş tarafıyla iki kabuğunu sürekli açıp kapayarak bir taraftan nefes alıyor bir taraftan suyu süzerek besleniyor. Ortalama bir pina saatte 6 litre deniz suyunu filtre ediyor. Bu esnada suyun içindeki oksijeni alıyor, yine suda bulunan plankton ve diğer parçacıkları süzerek onlarla besleniyor. Bu esnada suyu filtre edip temizliyor. Anlayacağınız bizim arıtmadan denize boca ettiğimiz atıklarla mücadele ediyor pina.</p>



<p>Küresel iklim değişimi sonucunda, deniz suyu sıcaklıklarının sürekli arttığını, sanırım artık bilmeyenimiz yok. İşte bu sıcaklık artışlarının tetiklediği bir hastalık yüzünden 2016 yılında başlayan toplu pina ölümleri sonucunda 2019 yılına gelindiğinde, Marmara Denizi haricinde tüm pina stokları topluca öldü! Diğer bir ifadeyle Cebelitarık Boğazı ile Çanakkale Boğazı arasında kalan denizlerdeki tüm pinaları topluca kaybettik. Deniz için bu kadar önemli ve hayati bir türün, bu kadar kısa sürede topluca kaybı bütün bilim dünyasında şok etkisi yarattı. Ancak Marmara Denizi’nin özel yapısı ve düşük tuzluluğu, pinada toplu ölümlere sebep olan hastalığın henüz bizde etkili olmamasına neden oluyor. Yani pinalar için Marmara son sığınak! Şimdi bütün dünya gözünü dikti bize bakıyor: “Tamamı bir ülkenin sınırları içindeki nadir denizlerden olan endemik pinaların korunması için Marmara Denizi’nde Türkiye nasıl önlemler alacak bakalım?” diye bekliyorlar.</p>



<p>Bu yüzden pina hemen koruma altına alındı. 2016’da başlayan toplu ölümlerden sonra Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) pinanın popülasyon statüsünü Kritik Düzeyde Tehlikede (CR) olarak değiştirdi. Yani pina yok oluşa sadece bir basamak uzakta. Bir sonraki aşama, doğada yok oluş!</p>



<p>İşin başka bir boyutu ise biz insan faktörü. Yediğimiz her lüfer veya hamsiyi, karidesi ya da tekiri avlamak için kullanılan ağlar pinalar için ölüm tuzağı. “Yaz gelse de gidip deniz kıyısında biraz dinlensek” diye tatili iple çeken yurdum insanı, plajda ne pinayı ne pinanın yaşam alanı olan deniz çayırlarını istemiyor. Denizci millet olalım diye çoğalttığımız her bir tekne için tonozlar atılıp uygun bağlama şamandıraları yapılmadığı için kıyısal alanı tekne demirleri kazıyarak pinalara zarar veriyor. Marmara Denizi çevresindeki yedi ilin bütün evsel ve endüstriyel atıklarıyla nehirler aracılığıyla Marmara’ya ulaşan tarım zehirleri denizi kirletirken pinanın yaşamını zorlaştırıyor. Yani derdimiz çok.</p>



<p>Malumu ilam olsa da Marmara’nın içler acısı halini bir kez daha vurgulayalım. İklim değişip sular ısınırken, Marmara’nın özel yapısı bilinirken gözümüz gibi korumamız gerekirdi değil mi? Üzgünüm, o gözler kör oldu ve 50 yıl boyunca bütün atıklarımız için Marmara’yı atık çukuru belledik. 2021 yılında müsilaj denen felaketle karşılaşınca da herkes bir başkasını suçlamaya başladı. Hiçbirimiz biraz önce çektiğimiz sifon sonucu klozetten uzaklaşan atıkların nereye gittiğini düşünmedik. Oysa yıllar önce çaresizlikten başlatılan derin deşarj, Marmara çevresinde “yeni normal” oldu. Atıkları Marmara Denizi’nin dip bölgelerinde Karadeniz’e doğru akan akıntılar alıp gidecek aldatmacasına inandık. Fizik kanunlarını hiçe saydık. Aklı ve bilimi öteledik. Belediye başkanları, partiler, hükümetler, bakanlar değişti. Atıkları arıtmadan denize boca etme alışkanlığı değişmedi. Sanki gül ektik, ısırgan otu bitti gibi şaşkın şaşkın “Aaaa bu müsilaj nereden çıktı!” diye sorup durduk.</p>



<p>Yani özetle pinaya yine kötü haber vereceğiz ama Marmara’nın derdi başından aşkın. 22 eylemden oluşan Marmara Denizi Eylem Planı tüm tarafların imzasıyla uygulamaya alınsa da halen denizin kirlilik yükünü azalttığımız söylenemez. 2024 yılına kadar Marmara Denizi çevresindeki tüm atık arıtma tesisleri ileri biyolojik arıtmaya döndürülmesi için karar alındı, bütçeler ayrıldı ve inşaatlar başladı. Ama henüz dönüşen, yeni açılan bir biyolojik arıtma tesisi yok. Başka bir ifadeyle müsilaj öncesi denize ne kadar atık gönderiyorsak aynı atıklar bugün de gitmeye devam ediyor.</p>



<p>Bir tarafta yaşam umudu Marmara’yla sınırlı kalmış pina, bir tarafta bütün ekosistemi müsilaj yüzünden altüst olmuş Marmara. Bir tarafta bizim arıtmadığımız atıkları filtre ederek temizleyen pinalar, bir tarafta onun iyileştirmesiyle restore olma umudu taşıyan bir deniz.</p>



<p>Eğer pinaları korursak, pinalar Marmara’nın iyileşmesine destek olacak. İçinizdeki sesin “Ne duruyoruz hemen koruyalım ama nasıl?” sorusu geçiyor muhtemelen. Bir türü korumak için önce onun yaşadığı habitatı, alanı korumak gerekiyor. Pina, deniz çayırlarıyla bütünleşik bir hayat sürüyor. Marmara kıyılarında deniz çayırlarının sağlıklı olduğu alanlarda pinalar da gayet sağlıklı. Yani pinayı korumak için deniz çayırlarını korumamız lazım. Ancak kirlilik ve kıyı dolguları başta olmak üzere deniz çayırı alanları tehdit altında. Başka bir tehdit de turizmden geliyor. Nerede bir çayır-çimen görse hemen çoraplarını çıkarıp çime basmak isteyen insan, plajda yüzerken ayağına deniz çayırı değdiğinde ürperip korkuyor. Sifonu çekmekten, denizi, toprağı, havayı, suyu kirletmekten korkmayan insan deniz çayırından korkuyor. Müşteri otelciye, otelci de belediyeye şikâyet ediyor deniz çayırlarını. Her yıl Marmara kıyılarında yaz sezonu başlamadan hummalı bir deniz çayırı sökme işi başlıyor. Oysa deniz çayırları da koruma altında!</p>



<p>Denizin dibini sadece turizm amacıyla kazımıyoruz ne yazık ki. Balıkçılıkta kullanılan ağlar sadece balıkları avlamıyor, denizin dibinde pina da dahil ne var ne yok her şeyi yukarı çıkarıyor. Kıyılarda sandal sefası için demirlenen teknelerin çapası her atılıp çekildiğinde pinalara ve deniz çayırlarına zarar veriyor. Dalış etkinliklerinden, yüzerken gördüğü pinayı söküp plajda kumda oynayan çocuğuna oyuncak diye getirenlere kadar oldukça geniş bir “pina zararlısı” mevcut. Sanırım pinayı korumanın o kadar da kolay ve basit olmadığı anlaşıldı bu kısa özetten.</p>



<p>Pinaları koruyabilmek için önce bütün kıyılarımızda pina yoğunluğu yüksek bölgeleri belirlemek, otelciden tatilciye, balıkçıya, dalgıca özetle tüm kıyı kullanıcılarına pinanın önemini öğretmek şart. Sonra başta kanun koyucular ve uygulayıcılar olmak üzere tüm tarafların bir araya gelerek bir koruma stratejisi oluşturması gerek. Bir taraftan da Marmara Denizi çevresinde yaşayan her bir insanı deniz ekosistemi, bu sistem içinde pinanın yeri ve müsilajla mücadelede bize nasıl yardım edeceğini bıkmadan usanmadan anlatmak lazım.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" width="1024" height="683" src="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2-1024x683.jpg" alt="Prof. Dr. Mustafa SARI" class="wp-image-4496" srcset="https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2-1024x683.jpg 1024w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2-300x200.jpg 300w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2-768x512.jpg 768w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2-1536x1024.jpg 1536w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2-1600x1067.jpg 1600w, https://borusanturuncu.com/wp-content/uploads/2023/07/bt_marmaranin_umudu_pina_2.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Biz bir gurup akademisyen (Prof. Dr. Mustafa SARI, Doç. Dr. Uğur KARADURMUŞ, Yl. Öğr. Tacan BENLİ) bu düşüncelerle bir araya gelerek “Marmara’nın Umudu Pina” projesini bu yüzden geliştirdik. Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi olarak yaktığımız bu umut ışığına hemen Borusan Holding ve ImpactHub İstanbul destek oldu. “Marmara’nın Umudu Pina” projesi ocak ayında başladı. Projenin üç ayağı var aslında. Zor ve zahmetli bir iş olan kıyısal alandaki pina sayımı işlemi yapılıyor öncelikle. Bir taraftan kıyı kullanıcıları pina, deniz ekosistemi, müsilaj bağlamında sürekli bilgilendiriliyor. Bir taraftan da tüm kıyı kullanıcısı paydaşlarla nasıl bir koruma stratejisi geliştirileceği tartışılmaya devam ediyor. Pina Elçileri adını verdiğimiz “Pina için ben de bir şey yapmak istiyorum” diyenler emekleriyle pinaya umut olmaya başladılar bile.</p>



<p>Yıllardır ülkemizde arzulanan bir iş birliği ortaya çıktı aslında. Bir tarafta üniversite, bir tarafta özel sektör ve sivil toplum kuruluşları, bir tarafta yerel ve ulusal kamu kurumları hep birlikte pinaları korumak için harekete geçti. Bir umut projesine dönüştü pina. Bu umudu paylaşmak, büyütmek, şimdilik Bandırma’dan yanan bu umut ışığını orta ateşine döndürmek için sıra sizde. 20 milyon yıldır yaşamını sürdüren pina için siz de <a href="http://www.umutpina.com.tr" target="_blank" rel="noreferrer noopener">www.umutpina.com.tr</a> web sitesine girip, Pina Elçisi olarak pinaların korunmasına katkı sağlayabilirsiniz!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com/marmaranin-umudu-pina/">Marmara’nın Umudu Pina!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://borusanturuncu.com">Borusan Turuncu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
